Uçkurlarına Mukayyet Olamayan Maymunlar
- Çınar Akyol
- 4 May
- 9 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 6 gün önce
Enerjiyi ya da Diğer Bir İsmiyle “Yaşam Gücünü” Doğru Yönetmenin Tarihsel ve Güncel Avantajları, Bunu Başaramayanların Kaçınılmaz Sonu

Kimse, biyolojik gerekliliklerden muaf tutulma gibi bir ayrıcalığa sahip olamayacağından dolayı, her birey yaşamaya devam etmek ve gün içerisinde gerçekleştirdiği her faaliyet için gereken gücü bulabilmek için beslenmek zorundadır. Bu beslenmenin nasıl planlanacağı, yani neyin yenilip içileceği ve yenilmeyip içilmeyeceği bireyin özgür tercihine bağlı bir husus olduğundan, bireyler arası sağlık farklılıklarının ortaya çıkması ve her bireyin herhangi bir eylemi gerçekleştirmek için duyduğu isteğin, sahip olduğu gücün, kıt zaman içerisinde gerçekleştirmeyi tercih edebileceği eylemler içinden seçim yaparken düşük bir zaman tercihine mi yoksa yüksek bir zaman tercihine mi sahip olacağının (bu konudaki tek etken elbette beslenme şekilleri değildir) bireyler arasında farklılık göstermesi de özellikle günümüzde kaçınılmazdır. Zira içinde bulunduğumuz dönemde, beslenme ve genel sağlık konusu hakkında ortaya atılan sayısız safsata ve bu safsatalara devlet kurumunun da destek olmasıyla birlikte, insanlar “yaşam gücüne” gerçekten sahip olmanın nasıl hissettirdiğini unutacak hâle geldiler ve sebepsiz isteksizlik, kronik hâlsizlik, cinsel arzunun yozlaşması ve çoğunlukla yokluğunun hissedilmesi gibi problemler toplum içerisinde oldukça yaygınlaşarak “normal” kabul edilmeye başlandılar.
Tüm bunlara rağmen, konuya farklı bir pencereden bakıldığında, 18. yüzyılda başlayan, insanlığın refah seviyesindeki tarihte örneği görülmemiş düzeyde gerçekleşen artış, bireylerin “enerji kaynaklarında” bir çeşit bollaşmayı da beraberinde getirmiştir. İnsanların yaşam koşullarının her açıdan hızlı bir şekilde iyileşmesi ve buna bağlı olarak istek ve ihtiyaçlara geçmişte olduğundan daha kolay ve hızlı bir şekilde ulaşılabilmesi, insanların sürekli yenilenecek şekilde yüksek miktarda enerji elde etmesini de mümkün hâle getirmiştir. Yaşam koşullarının iyi olmadığı, toplumun yüzyıllardır saplanıp kaldığı Malthus Tuzağı’ndan bir türlü kurtulmayı başaramamış olduğu dönemde, kişi başına düşen gelir hâlihazırda ve azalarak devam eden bir şekilde günümüzdeki bolluğu sağlayabilecek seviyeye ulaşamamıştır ve bu seviyeden giderek uzaklaşmıştır. Malthus Tuzağı kavramı kısaca, teknolojik ilerlemenin olmadığı veya etkisini hissettirecek yeterliliğe ulaşmamış olduğu ve teknolojik gelişmişlik düzeyi sabit kalırken bir yandan da üretim yapılabilecek ek araziye sahip olunmadığı ve dolayısıyla artan nüfusun zaman içerisinde kişi başına düşen gelirde azalmaya yol açtığı bir toplumsal kıskacı ifade etmektedir. 18. yüzyıl dolaylarında İngiltere’de doğan Sanayi Devrimi, gözlerini âdeta insanlığı bu bataklıktan çıkarmak için açmıştır. Art arda gerçekleşen teknolojik devrimler, kişi başına düşen gelirin çok uzun bir süre sabit seyretmesinin ardından ilk defa artan nüfusa rağmen muazzam oranlarda yükselmesine vesile olmuştur.

Grafik A Short History of Man adlı kitabının 2. bölümünün çevirisinden alınmıştır.
Önceden, kişi başına düşen gelir, bireyin yarına çıkmasını sağlamaktan öteye geçmeyi başaramıyordu. Yani birey ne kadar üstün niteliklere sahip olsa da, verdiği emeğin miktarı ne kadar fazla olsa da, mevcut koşullar onu her şeye rağmen düşük zaman tercihli bir birey olmaktan alıkoyacak ve neredeyse tüm potansiyel yatırımlarının önüne geçecekti. Bu koşullara bir de kontrolsüz olarak artan nüfus sorunu eklenince, işler iktisadi ve toplumsal çerçevede içinden çıkılmaz bir hâl almıştır. Hans-Hermann Hoppe A Short History of Man: Progress and Decline adlı eserinin 2. bölümünde Ludwig von Mises’in konu hakkındaki görüşlerine yer vermektedir:
Doğum oranının refahın maddi potansiyellerinin arzına yönelik bilinçli bir şekilde ayarlanması, insan yaşamının ve eyleminin, uygarlığın, zenginlik ve refahtaki her türlü gelişmenin vazgeçilmez bir koşuludur. ... Ortalama yaşam standardının nüfustaki aşırı artış nedeniyle kötüleştiği durumlarda, uzlaşmaz çıkar çatışmaları ortaya çıkar. Her birey, hayatta kalma mücadelesinde diğer tüm bireylerin rakibi konumuna gelir. Rakiplerin yok edilmesi, kişinin refahını artırmanın tek yolu olur. ... Doğal koşullarda insan, herkesin herkese karşı acımasız savaşı ya da toplumsal işbirliği arasında seçim yapmak zorunda kalır. İnsanlar doğal üreme ve çoğalma dürtülerini serbest bırakırsa toplumsal işbirliği imkânsız hâle gelir.
Sanayi Devrimi’nin kurtarıcı etkisi sonucu toplum temel ihtiyaçlara zamanla artan bir kolaylıkla erişebilir hâle gelmekle kalmamış, aynı zamanda devletin antitezi olan kapitalizmin, tam anlamıyla (mümkün) olmasa da bir miktar kendini hissettirerek bu kurtarıcı etkiye destek vermesiyle birlikte, bu temel ihtiyaçlara erişimde çok geniş bir çeşitlilik imkânına da sahip olmuştur. Devlet ne kadar bölgesel hukuk tekelini elinde bulunduruyor olsa da sağlam parayı ortadan kaldırarak kendi kâğıt parasını yaratmak ve sonrasında da bu kâğıt parçalarının arzını ardı arkası kesilmeyecek şekilde arttırmak fikri aklına henüz gelmemişti. Fakat bütün devletler, hâlihazırda oldukça gayrimeşru olan zenginliklerini daha yıkıcı ve yağmacı yöntemlerle her daim arttırma isteğinde olduklarından, bu fikrin gerçekleştirilmesi için de fazla bir zaman geçmesi gerekmeyecekti. Tabii bu yazı, itibari para üzerine olmadığından, bu konuyu burada bitiriyorum, ama yine de devletin parayı mübadele aracı olma görevinden saptırarak kendi kitlesel cinayet, yağma ve soygun benzeri amaçlarına finansal destek sağlaması için arzını sürekli arttıracak şekilde kullanmasının insanın refah düzeyine olan ciddi olumsuz etkilerinin bilinmesi de elzemdir.
Ortalama yaşam standardındaki bu yükseliş, dediğim gibi, insanların enerjiye daha kolay ve sürekli yenilenecek, hatta tüm faaliyetlerden sonra artacak şekilde erişimini mümkün kıldı. Piyasa ve para arzına olan müdahalenin diğer ülkelere göre daha az olduğu ülkelerde, bu kısa vadeli ancak etkili avantaj, teknolojik gelişim faktörüyle birlikte hareket ederek insanlara rahat koşullar altında, konforlu bir yaşam sürdürme imkânı sundu. Devlet kurumu, toplumun iktisadi ve sosyal anlamda daha fazla özgürleşmesini ve kademeli olarak kendinden bağımsız hâle gelmesini engellemek için, “refah” devleti oyununu ortaya atana kadar bu konforlu yaşamın koşulu birtakım niteliklerle öne çıkmak ve üretken olmaktı. İnsanlar arasında yüzyıllardır işleyen bu doğal düzenin (tembelin elenmesi ve üretken olanın hayatta kalarak üreme başarısını arttırması) devletin temel propaganda araçlarının yardımıyla, müdahalecilik metotları üzerinden kırılması toplumda zenginliği asıl hak eden kesimin gittikçe fakirleşmesine ve asalaklığın yüceltilerek asalak insan sayısının arttırılmasına neden oldu. Doğal düzenin sarsılması, beraberinde etkilerini gittikçe arttırarak gösteren ve son nokta olarak üretken ve zeki insanı yok etmeyi amaçlayan bir toplumsal çöküşü getirdi. Ancak bu tip insanların yok edilmesi neredeyse imkânsız olduğundan, yakın gelecekte devletin bu gayeye ulaşmak için daha yıkıcı yöntemleri denemekten kaçınmayacağını söyleyebiliriz. İlerleyen bölümlerde bu doğal düzenden ayrıntılı olarak bahsedilecektir.
Kişi başına düşen gelir yetersiz olduğundan ve teknolojik gelişmişliğin de yetersizliği zor koşullarda sağ kalmayı daha da zorlaştırdığından geçmişte hayatta kalmak insanın günlük yaşamında önemli bir problem oluşturmuştur, ancak günümüzde gelişmiş toplumlarda insani bir içgüdü olmaktan öteye gitmemektedir. Hoppe bu sorunun tarihte toplumlarda karmaşık günlük hayat problemlerine daha etkili çözümler getirmeye yaradığını ve insanları zihinsel anlamda ileri taşıdığını söylemektedir ve gayet mantıklıdır da zira örneğin bireyin hayatını tehdit edecek düzeydeki soğuk iklim koşulları, bu koşulların yaşandığı bölgelerde yaşayan toplulukların birbirine yakın seyreden -yani yıl içerisinde pek fazla değişiklik göstermeyen- öngörülebilir iklim koşullarında yaşayan topluluklara göre aklını daha aktif çalıştırmasını sağlamış ve günümüzde sayısız veriyle desteklenebilecek zekâsal farklılıklara neden olmuştur. Bu farklılıklar ne kadar salt bu faktörlere bağlı olmasalar da oynadıkları rolün önemi göz ardı edilemez.
Bu zor koşulların hüküm sürdüğü bölgelerde yaşayan bireyler içerisinde bu koşullara en iyi şekilde uyum sağlayan ve başarıyla hayatta kalan bireyler üreme başarılarını arttırma imkânına sahip olmuşlar, bu bireylere nazaran daha yüksek zaman tercihine sahip ve çevredeki problemlere yeterince iyi çözümler üretmeyi başaramamış bireyler kademeli olarak elenirken soylarını devam ettirebilmişlerdir. Zorlu koşullar, doğal seçilimin etkisini daha sert hissettirmesine vesile olmuş, zaman içerisinde bölgede daha seçkin bireylerin ve bu bireylerin genetik özelliklerini aktardıkları yavrularının çoğalmasını ve bilişsel üstünlüğe sahip bir popülasyonun oluşmasını sağlamıştır. Hoppe bu konu hakkında şöyle yazmıştır:
Tropik bölgelerin istikrarlı ve değişmeyen ortamının aksine, ılıman bölgeler daha fazla değişim ve dalgalanma sunuyor ve bu nedenle avcı ve toplayıcılar için (giderek artan) zor entelektüel mücadeleler oluşturuyordu. Sadece tropik bölgelerde (Endonezya’nın volkanik bölgeleri hariç) bulunmayan büyük hayvanlarla ve onların hareketleriyle nasıl başa çıkacaklarını öğrenmek zorunda kalmadılar. Bundan daha da önemlisi, ekvatoral bölgelerin dışında mevsimsel değişiklikler ve insan çevresindeki dalgalanmalar giderek daha büyük bir rol oynadı ve bu tür değişiklikleri ve dalgalanmaları tahmin etmek ve bunların gelecekteki gıda arzı (bitki ve hayvan) üzerindeki etkilerini öngörmek de her geçen gün daha önemli hâle geldi. Bunu iyi tahmin edip uygun hazırlıkları ve ayarlamaları yapabilenlerin hayatta kalma ve çoğalma şansı, yapamayanlara kıyasla bir hayli arttı.

Dünya IQ haritası (Bu konuda rol oynayan sayısız farklı etkene rağmen, Hoppe’nın tropik ve ılıman bölgeler arasındaki farklılığa dayanan iddiası gayet yeterli bir şekilde desteklenmektedir.)
Kısacası, zorlu doğa koşulları mevcuttur ve bu sorunlarla en iyi şekilde başa çıkabilmek zekâ ve en önemlisi bu zekânın doğru kullanımını, yani bireyin enerjisini zekâsının yardımıyla en optimal şekilde kullanmasını gerektirir. Bireyin sadece topluluğun diğer üyelerinden daha kullanışlı ve hızlı fikirler üretebiliyor olması yeterli değildir, bu fikirleri nasıl ve ne zaman uygulaması gerektiğini de bilmelidir. Veyahut birey elde ettiği fiziksel enerjiyi hayatta kalması için (veya herhangi bir hedefe ulaşması için) çözmesi gereken sorunlar dururken kısa vadeli faydasız arzularına boyun eğip anlık tatminler yoluyla boşa harcarsa, zekâ düzeyi fark etmeksizin seçilim sahnesinde yine başarısız birey konumuna düşecektir. Zamanın ve enerjinin kıtlığında, bireyin bu kıt zamanda ve enerjiyle gerçekleştirebileceği eylemleri belirli bir önem sırasına sokması gerektiği bilindiğinden, bu önem sırasının bir iradesizlik ve güçsüzlük göstergesi olarak yanlış yapılmasının birey için iyi sonuçlara yol açmayacağı da rahatlıkla tahmin edilebilir.
Avcı-toplayıcı topluluklar, Hans-Hermann Hoppe’nın deyimiyle parazitik (asalak) türden bir yaşam tarzına sahip topluluklardı. Belirli ve azımsanmayacak bir süre boyunca doğanın nimetlerini tüketerek ama hiçbir geri dönüşte bulunmadan, yani üretim faaliyetlerinden hatta üretim fikrinin kendisinden yoksun bir şekilde yaşamlarını sürdürebildiler. Bu konudan A Short History of Man: Progress and Decline’da fazlasıyla bahsedildiğinden avcı-toplayıcıların bu yaşantılarının nereye kadar devam ettiğinden ve süre zarfında nelerin olup bittiğinden ek olarak bahsetmeyeceğim. Burada konumuza uygun olarak değinilmesi gerekilen nokta, bu asalak yaşam tarzının nasıl sona ererek yerini Neolitik Devrim’le birlikte gelen tarım ve hayvancılığa dayalı bir yaşam tarzına bıraktığıdır. İnsanlar bunca yıl doğanın onlara verdiklerinin üzerinden, doğaya geri hiçbir şey katmadan geçinerek, karınlarını doyurarak yaşadıktan sonra, bir anda tamamen farklı bir yaşam tarzını benimsemeyi mi seçtiler? Elbette hayır; bu bir çeşit zorunluluğun ürünüydü. Bu parazitik sistem zaman içerisinde sınıra ulaşıldığı konusunda uyarı vermeye başladı, yani doğa, insanların artık bu şekilde yaşamayı sürdüremeyeceğini sinyal vererek anlatmaya çalışıyordu. Kaynaklar artık sürekli olarak kontrolsüz şekilde artan nüfusun ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyordu ve toplum Malthusçu bataklıkta her gün biraz daha derine battı. “Erkekler uçkurlarına hâlâ mukayyet olamıyorlardı.” der Hoppe. Avcı-toplayıcılar bu sistemin yavaş yavaş çöküşünün berberinde getirdiği yıkıcı etkilerden korunmak için farklı yollar seçtiler. Hoppe bu yolları şu şekilde tanımlamaktadır:
... Bunun yerine, yaklaşık 11.000 yıl öncesine kadar avcı-toplayıcı kabileler aşırı nüfusun yinelenen meydan okumasına her zaman ya göç ederek, yani (sonunda toprakları tükenene kadar) ek toprakları kullanıma alarak ya da nüfus büyüklüğü gerçek gelirlerin düşmesini önleyecek düzeyde azalana kadar birbirleriyle ölümüne savaşarak karşılık vermişlerdir.
Savaşma yolunu seçenler, yıkıma yıkımla karşılık vermekten farklı bir şey yapmış olmadılar. Göç edenler ise yalnızca bir süreliğine alıştıkları rahatlığa kavuşabildi, zira popülasyon genişlemeye devam ediyordu ve bu da insanların yaşam standartlarını durmadan baltalıyordu. Bu yolların denenmesini içeren süreç hayli uzun zaman boyunca devam etti ve sonuç olarak bir gelişim kat edilmedi. Bunun başlıca sebebi (sürecin uzun yıllar devam etmesi) Hoppe’nın da dediği gibi insanlığın yeterince zeki olmamasıydı. Tarım Devrimi ve Sanayi Devrimi’nin gerçekleştirildikleri sürelere kadar gerçekleştirilmemiş olmalarının en büyük nedeni buydu. Hoppe insanı bu devrimlere götüren zekânın kesinlikle azımsanacak türden bir zekâ olmadığını vurgulamaktadır:
Önce ekin ekme, sonra onlara bakma, koruma ve nihayetinde hasat etme fikri basit, sıradan ya da önemsiz değildir. Hayvanların evcilleştirilmesi, beslenmesi ve yetiştirilmesi fikri de basit, sıradan ya da önemsiz değildir. Bu tür kavramları düşünmek azımsanmayacak derecede zekâ gerektirir.
Bu zekânın birinin koşarken yere düşüp kafasını taşa vurmasıyla ortaya çıktığını varsayamayacağımızdan, daha mantıklı bir açıklamaya ihtiyaç duyuyoruz. Doğru açıklama, zihinsel ve fiziksel nitelikler bakımından toplumun geneline üstünlük sağlayan, enerjisini mümkün olan en doğru şekilde kullanma yeteneğine sahip olan bireylerin doğal olarak daha yüksek üreme başarısına sahip olmasıyla birlikte toplumun zekâ düzeyinin giderek artması olacaktır. Bu istikrarlı ama yavaş artış, eninde sonunda toplumu, bu büyük devrimlerin temelini oluşturan fikirleri üretebilecek kapasiteye getirmiştir. Enerjilerini faydasız, gereksiz eylemler yoluyla boşa harcama hatasında bulunan bireyler, bu gelişmelere ve bu gelişmelerin beraberinde getirdiği zenginliğe ortak olamamışlardır.
Yine de Tarım Devrimi, insanlığı uzun vadeli bir rahatlığa erdirecek kadar etkili olamamıştır. Çünkü bireyler kontrolsüzce üremeye devam etmiş ve Tarım Devrimi’nin getirdiği nispeten daha üretken düzen, bu artan nüfus tarafından hızla âdeta emilmiştir. 18. yüzyıla dek aşağı yukarı bu şekilde devam eden sürecin Sanayi Devrimi tarafından kırılmasıyla, bireyler yazının başında bahsi geçen lütuflara sahip olmuşlardır ve (devlet kurumunun varlığına rağmen) toplumdaki genel üretkenlik düzeyi hızla kademeli olarak artış göstermiştir. Aile örgütlenmesinin de icadıyla birlikte (ki bu çok daha önce gerçekleşti ancak yazıyı fazla uzatmamak için değinmedim) nüfus bir anlamda kontrol altına alınmış, zekâ daha iyi korunabilir ve yetiştirilebilir hâle gelmiştir. Daha rahat yaşam koşulları, zamanın kıt olduğu olgusu değişmezken, bireyin sahip olduğu ve kendine ayırabileceği boş zaman ve enerjinin artmasını sağlamıştır. Ancak bir kaynakta meydana gelen bollaşmanın, genellikle kaynağa verilen primde azalmaya yol açtığı bilindiğinden, toplumun birçok üyesi elde ettiği bu avantajı dezavantaja çevirecek kadar kötü kullanmış, gün içinde elde ettiği enerjiyi üretken amaçlardan ziyade basit hayvani içgüdü ve arzulara boyun eğmek suretiyle boşa veya (aslında çoğunlukla nötr olmak yerine) kendi zararına olacak şekilde kullanmayı seçmiştir. Devletin başlıca suçlusu ve yaratıcısı olduğu ilk bölümlerde de değinilmiş olan toplumsal çöküş, daha iradesiz, asalak, tembel, aptal, sağlıksız bireylerin sayısının artmasına neden olmuştur ve bu özellikler başı çekecek şekilde yaşam koşullarındaki rahatlamayla birlikte hareket ederek doğal seçilimin eleyeceği insan modelini oluşturmak gibi bir amaç doğrultusunda hareket ediyormuşçasına oldukça endişe verici bir toplum profili meydana getirmiştir. Devletin etkisini arttırarak yürüttüğü anti-liberteryen iktisadi ve sosyal politikalar toplumun zaman tercihi derecelerinde ciddi bir yükselişe neden olarak bu iradesiz insan tipinin oluşumuna tam destek vermiş, ve oluştuktan sonra var olmayı sürdürebilmesini sağlayan yegâne şeyler olmuşlardır.
Ancak, “bahsedilen bu iradesiz, asalak, tembel, aptal, sağlıksız insan modeli artık toplumsal bir gerçek olarak kabul edilmeli ve bu özellikleri taşıyan bireyler normal karşılanmalıdır” demek de kesinlikle akli melekeleri yerinde bir insan tarafından amaçlanacak bir şey olamaz. Tam tersine, devletlerin yardımıyla sayısı artan bu insanlar, sayıları her arttığında daha fazla artacak şekilde bir ayrımcılık ve nefretle karşılanmalı, gerekirse toplumdan uzaklaştırılmalılardır. Toplumun hak ettiği refaha erişebilmesi ve bu refahın gelecekte de korunabilmesi için bu parazitler toplumdan mümkün olduğunca sert bir şekilde dışlanmalı ve bu bireylerin benimsemiş olduğu hastalıklı yaşam tarzına özenen veya benzeri bir yaşam süren bireyler rencide edilecek şekilde aşağılanmalı, kınanmalılardır. Aptal bir hoşgörü anlayışı benimsemiş olan sahte liberteryenler dâhil herhangi bir ideolojiye mensup herkes gerekirse zorla, bu ve benzeri türden yaşayış biçimlerine sempatiyle yaklaşılmaması ve bu insanların bu yaşantıların beraberinde getirdiği zorunlu sonuçların olumsuz tüm etkileriyle yüzleşmeleri gerektiğini anlamalılardır. Bunu anlamayan ve inatla bu insanların varlığını savunan bireylerin de zaten bu insan grubuna dâhil edilmesi gerektiğinden, bu bireylerin de gerekirse toplumdan uzaklaştırılmaları ciddi önem taşımaktadır. Bu özellikler doğal bir düzende zaten bu insanların toplum içinde barınmasına engel olacak, zaman içerisinde de elenmelerini sağlayacaktır. Bu doğal düzenin işleyişi üzerindeki tüm müdahalelerin ortadan kaldırılması elzemdir.
Kişi, gerçek mutluluğa ve refaha ancak eylemleri arasında doğru önem sırasını belirleyerek ve enerjisini bu önem sırası doğrultusunda optimal şekilde kullanarak erişebilir. Aksi takdirde elenmeye mahkûmdur. Toplum içerisinde bunu daha iyi yapabilme becerisine sahip bireylerin bulunduğu ve doğal olarak da sahip olunan yaşam standartları ve üreme başarısı gibi hususlarda diğer bireylere üstünlük sağlayacağı aksi iddia edilemez bir gerçekliktir. Yalnızca bireyler değil, daha üstün toplumların bulunduğu da bir gerçektir ve basit bir akıl yürütmeyle bunun gerçekliği ve sebepleri anlaşılabilir. Dolayısıyla, yaşasın refahın ve barışın yegâne sağlayıcısı ve koruyucusu doğal düzen ve onun yarattığı eşitsizlik!




Yorumlar