Makul Tercihler ve Sorumlulukların Varış Noktası Zenginlik ve Özgürlüktür

24/04/2022 - Fırat Kaan Aşkın

“Marx hakkında tek iyi şey var: O bir Keynesçi değildi.”


Pek çok progresif sol-liberalin ve sosyalistin iddialarının aksine, zenginlik en başta emek yoluyla yaratılmaz; daha ziyade risk alarak ve hazzı ertelemeye istekli olarak yaratılır. Evet, emek, daha az değerli malları birleştirerek ve daha değerli mallara dönüştürerek bir miktar zenginlik yaratabilir, ancak çoğu emek basitçe takas edilir — aslında dikkate değer bir zenginlik yaratmaz.


Bir miktar servete sahip olan insanlar zenginliklerini kişisel zevk veya hayatta kalmak için kullanmaktan vazgeçip bunun yerine (doğrudan veya yatırım yoluyla dolaylı olarak) iş kurmak ve fabrika inşa etmek gibi üretken çabalara tahsis ettiğinde dikkate değer bir servet yaratılır. İnsanlar bu tür çabalara yatırım yaptıklarında, hem risk alıyorlar hem de gelecekteki kâr beklentisiyle hazzı erteliyorlar.


Faiz kazanmak için borç para vermek, hazzı ertelemenin iyi bir örneğidir. Faiz, faizciler zalim şeytanî tefeciler oldukları, yoksulların zor durumlarından zenginleştikleri için değil, borç verenin hazzı ertelemeye ve borç para verme riskini almaya istekli olduğu için ödenir. Kendi parasını eğlenceli bir şeye harcamak yerine, hem onu ​​harcamanın anlık zevkinden vazgeçmesine hem de paranın asla geri ödenmeme riskini üstlenmesine ihtiyaç duyan kişilere ödünç verir.


Bir örnek olarak, uygun gördüğüm gibi kullanmak için bir milyon doları olan zengin bir adam olduğumu varsayalım. Bir yat satın almak istiyorum ama aynı zamanda yeni bir yat şirketine yatırım yapma fırsatım da var. Bugün yeni yatımı almak yerine, bu zevkten vazgeçeceğim ve beş yıl içinde iki milyon dolarlık bir yat karşılığında bir başkasının bu bir milyonu kullanmasına izin vereceğim. Tabii ki yeni yat şirketi iflas ederse bir milyonu kaybedebilirim. Yatımı almamdaki gecikmeyle birlikte bu risk unsuru, beş yıl içinde paramı nasıl ikiye katlayabildiğimin göstergesidir.


Para ödünç alan insanlar (resmi bir kredi yoluyla veya sadece bir kredi kartı kullanarak) esasen hazzı ertelemenin tam tersini yapıyorlar. Mal ve hizmetleri o kadar çok satın almak istiyorlar ki en azından harcayacak paraları olana kadar beklemek yerine, şimdi elde etmek için daha fazla ödemeye (fiyat artı faize) razı oluyorlar.


Bazen “zenginler daha da zenginleşiyor ve fakirler daha da fakirleşiyor” deniliyor, ancak böyle bir ifade, zengin ve fakir insanların tipik olarak yaptıkları ve koşullarının iyileşmesine veya kötüleşmesine neden olan tercihleri görmezden gelir. Daha doğru bir ifade, başarılı insanların hazzı ertelediği ve başarısız insanlarınsa ertelemediği olacaktır. Olanaklarınızın sınırları dahilinde ve tercihen altında yaşamak, yatırım yapmanıza ve servetinizi büyütmenize izin verirken, olanaklarınızın sınırında, dışında veya çok üstünde yaşamak, sabırsızlığınız pahasına başkalarının servetlerini büyütmesine izin verir.


Bazı insanlar “Çok çalıştım, bu yüzden yeni bir televizyonu (ya da arabayı, evi, vb.) hak ettim” gibi şeyler söyler. Bu tür bir akıl yürütme, çabayı yani çok çalışmayı servet yaratma ile yanlış bir şekilde ilişkilendirerek ekonominin gerçekliğini görmezden gelir. Genel olarak, ne kadar çok çalıştığınız durumunda değil, emeğinizin bir girişime/işletmeye ne kadar değer kattığı gerçekliği göz önünde bulundurularak ödeme alırsınız.


Ayrıca, yatırımın sadece hâlihazırda zenginler için bir fırsat olmadığını da belirtmek gerekir. Küçük lükslerden (Starbucks kahvesi, meyhane, araba yıkatma, saçmasapan Apple cihazlar, bin türlü giyim-ayakkabı veya masaj gibi) vazgeçmek, borçları ödemek ve akıllıca yatırım yapmak için ayrılabilecek, yıllık yüzlerce veya binlerce dolar tasarruf sağlayabilir.


Birkaç istisna dışında, çoğu “yoksul” insan, sadece hazzı ertelemeye istekli olsalar, borçtan kurtulmak ve servet inşa etmek için çok daha fazlasını yapabilirlerdi. Zenginlik, sahip olduğunuz her şeyi (hatta daha fazlasını) harcayarak yaratılmaz; risk alarak ve hazzı geciktirerek yaratılır. Kısacası, zengin olmak istiyorsanız, daha az harcayıp daha fazla yatırım yapabilirsiniz.


Nitekim sosyalizmin benimsediği sayısız yanılgı arasında en dikkate değer olanlardan biri, yatırımın ve riskin değerini tamamen göz ardı etmektir. Sosyalistler, “emeğin” değeri ve emek sayesinde kârın nasıl elde edildiği hakkında konuşmayı severler, ancak insan doğasının temellerini ve piyasanın gerçekte nasıl işlediğini görmezden gelirler. Emek, bir alet fabrikası kurmaya yatırım yapmaz. İşçi, aletlerin modasının geçmesi veya pazarda yeni bir şeyin onun yerini alması riskini almaz. İşçi, sağlık ve güvenlik denetimleri için ödeme yapmaz. Emek, amortisman darbesini karşılamaz.


Herhangi bir kâr görülmeden önce emek, ücretini tahsil eder. Fabrika yandığında emek hiçbir şey kaybetmez. Emek yatırım yapmaz, risk almaz ve bu nedenle emeğin ödülden pay alma hakkı yoktur. Emek, para için en baştan ve doğrudan zaman ve beceri ticareti yapar. Bunun ötesinde, emeğin bir kapitalistin yatırımının ve riskinin yaratabileceği olası kârlar üzerinde hiçbir hak iddiası olamaz.


Kapitalist olmaktansa emekçi olmak bir seçimdir; riskin kesinlik için, kâr olasılığının ise ücretlerin garantisi için dışlandığı, görmezden gelindiği güvenli bir seçim. Çoğu insan hem işçi hem de kapitalisttir. Para için doğrudan zaman ve beceri ticareti yapıyoruz, ancak aynı zamanda borsada, tahvillerde, kripto para birimlerinde ve hatta arkadaşa, akrabaya, komşuya (faizli) bir borç vererek de yatırım yapıyoruz.


Kâr, emekle kazanılmaz. Ücretler emekle kazanılır. Kâr, yatırım ve risk yoluyla kazanılır. Sosyalist bunu adaletsiz olarak görür, ancak kâr olasılığı olmasaydı, birinin neden riskli bir yatırıma girişeceğini açıklayamaz. Bunun yerine sosyalist, serbest piyasanın tüm üretkenliğine bir alternatif olarak merkezî planlamayı benimsemeye zorlar veya o doğrultuda irrasyonel ve dezenformatif gürültüler çıkararak erdem sinyallemeler yapar.


Sosyalist, “devletin” sanayiye, altyapıya, araştırma-geliştirmeye ve diğer her şeye yatırım yapmanın tüm riskini üstlenmesini ve ardından teorik olarak üreteceği kârı, o kârın yaratılmasında rol ve katkıları hesaplanamaz belirsizlikteki insanlara -işçilere- özverili bir şekilde dağıtmasını sağlardı.


Peki, ne yanlış gidebilir ki?


Daima ortaya çıktığı gibi, her şey! Düzenli olarak başarısız olan, iflas eden ve her şeyini kaybeden kapitalistlerin aksine, devlet bu kadar önemli riskleri göze alamaz. Devlet, kapitalistin motivasyonundan yoksundur ve bu nedenle, kapitalistin atlayacağı aynı olasılıklarla karşı karşıya kaldığında geri tepmektedir. Tüm devletlere özgü olan yolsuzluk ve verimsizlik görmezden gelinse bile, devlet, önceliğe sahip olduğu herhangi bir sektörde anlamlı kazanımlar elde etmek için riskten çok uzaktır. Devlet makul olmayanı tercih ettiği anda da soygunu, zulmü ve çürümeyi yürürlüğe sokmuş olur.


Kâr olasılığı, yatırımı ve riski değerli kılan şeydir. O olmadan yatırım ve risk için teşvik olmaz ve yatırım ve risk olmadan toplumsal ilerleme, yenilik ve zenginlik yaratımı olamaz. İnsanlar, böyle yapmanın ödülü, riskten daha ağır basmadığı sürece kaynaklarını riske atmayacaklardır. Bu temel insan doğasıdır, makul insan eylemidir.


Duymuş olabileceğinizin aksine, sosyalizm “kağıt üzerinde de” pratikte olduğundan daha iyi çalışmıyor. Her hâlükârda çalışmıyor, nokta. İnsan varlığından kârı çıkarmaya çalışmak, insanlığı kendini geliştirmeye iten motivasyonu ortadan kaldırır. Sosyalizm (pratikte her zaman olduğu gibi) felaketle başarısız olmasa bile, en iyi ihtimalle, üretkenliğin durma noktasına gelmesiyle insanlığın gerilemesine, dejenereleşmesine yol açacaktır. Bu, kimsenin savunması gereken bir gelecek olamaz.


En tehlikeli ve yaygın ekonomik yanılgılardan biri de tüketimin sağlıklı bir ekonominin anahtarı olduğu inancıdır. Bu fikri, özellikle ekonomik krizler sırasında popüler basında ve gündelik konuşmalarda her zaman duyuyoruz. “İnsanlar yeniden bir şeyler almaya başlasaydı, ekonomi toparlanırdı” veya “Tüketicilerin eline daha fazla para geçirebilseydik, bu durgunluktan çıkabilirdik” gibi şeyler söylenir. Tüketimin gücüne olan bu inanç, aynı zamanda, sonsuz teşvik paketleri akışıyla son birkaç yılda ekonomi politikasının çoğuna rehberlik eden şeydir.


Bu inanç, akılsızca yanlış olan Keynesçilik düşüncesinin bir mirasıdır. Zenginliğin kaynağı tüketim değil, üretimdir. Sağlıklı bir ekonomi istiyorsak, üreticilerin başkalarının tüketmesi için zenginlik yaratma sürecini sürdürebilecekleri ve hanehalklarının ve firmaların bu üretimi finanse etmek için gerekli tasarrufu gerçekleştirebilecekleri koşulları yaratmamız gerekiyor.


Bunun bir “tavuk ve yumurta paradoksu” karmaşası olduğunu söylemek gerçekten caziptir; sonuçta, onları tüketecek kimse yoksa, bir şeyler üretmenin ne faydası var? Bu döngüden çıkmanın yolu, ancak tüketime girişme araçlarını elde etmek için bir şeyler üretip sattıysak, tüketme gücüne sahip olduğumuzu kabul etmektir. Analize tüketimle başlamak, kişinin hâlihazırda elde edilmiş araçlara sahip olduğunu varsayar. Bu analizin aksine, zenginlik, kaynakları insanların alternatif düzenlemelerden daha fazla değer verdiği şekillerde yeniden düzenleyen üretim eylemleri yoluyla yaratılır. Bu eylemler, tüketimden kaçınan hanehalklarından sağlanan tasarruflarla finanse edilmektedir.


Bir hükümet teşvik paketi aracılığıyla tüketicilerin eline daha fazla kaynak vermek kesinlikle başarısız oluyor çünkü bu şekilde aktarılan servetin nihayetinde üreticilerden gelmesi gerekiyor. Bu durum, harcamaların vergilendirme ile finanse edilmesiyle ortaya çıksa da bütçe açığına dayalı devlet harcamaları ve enflasyon için de aynı şekilde geçerlidir. Bütçe açığı harcamasıyla servet, üreticilerin devlet tahvili alımlarından gelir; enflasyonla da satın alma gücü aşırı para arzı nedeniyle zayıflayan dolar sahiplerinden (üretim eylemleriyle elde edilen dolarlardır) orantılı olarak gelir. Her iki durumda da hükümet zenginlik yaratmaz. Tüketim de öyle. Yeni tüketme yeteneği hâlâ önceki üretim eylemlerinden kaynaklanmaktadır. Gerçek bir teşvik istiyorsak, üretim için daha uyumlu ve ılımlı bir ortam yaratarak üreticileri serbest bırakmalı ve onları finanse eden tasarrufları cezalandırmamalıyız.


Tarihsel olarak, ekonomiye tüketim vurgusunu getiren Keynesçiliktir. Keynesçi devrimden önce ekonomistler arasındaki standart inanç, üretimin talep kaynağı olduğu ve ekonomik büyümeyi sağlamanın yolunun tasarruf ve üretimi teşvik etmek olduğu yönündeydi. Bu, Say’in Piyasalar Yasası’nın aşağı yukarı doğru anlaşılmasıydı. Jean-Baptiste Say’in 19. yüzyıl başlarında yazdığı gibi:


Salt tüketimin teşvik edilmesi ticarete fayda sağlamaz; çünkü zorluk, tüketim arzusunu teşvik etmede değil, araçları temin etmede yatmaktadır; ve bu araçları yalnızca üretimin sağladığını gördük. Bu nedenle, iyi hükümetin amacı üretimi teşvik etmek, kötü hükümetin amacı tüketimi teşvik etmektir.

Tabii ki, ”üretimi teşvik etme” ihtiyacı, üreticileri standart klasik-liberal hukuk çerçevesine uygun gördükleri şekilde kâr elde etmekte özgür bırakmaktan başka bir şey ifade etmiyor. Bu, hükümetin üreticilere tüketimi, teşvik etmesi gerekenden daha fazla yapay olarak fayda sağlaması gerektiği anlamına gelmez.


En büyük ironi, solcuların sık sık kapitalizmin “tüketimcilik” (consumerism) ile eşit olduğunu iddia etmeleridir. Serbest piyasa savunucularının daha fazla tüketimin ekonomik büyümeyi desteklediğine inandıklarını düşünüyorlar; bu nedenle, yaşamları zorlaştırmak ve kaynakları israf etmek olarak gördükleri tüketimciliği haklı çıkaran ideolojik kılıfı sağlamakla görevlendirilmiş sayılıyoruz. Solcu eleştirmenlerin gözden kaçırdığı şey, iktisatçıların, Keynesçilere karşı serbest piyasacı eleştiri sesleri yükselene kadar tüketimi asla ekonomik büyüme ve refahın itici gücü olarak görmemeleridir.


Keynesçilik sayesinde, toplam gelirin ögelerini (tüketim, yatırım ve devlet harcamaları) manipüle etmek, makroekonomik politikanın ve ekonomik kalkınmanın odak noktası hâline geldi. Bu konuya odaklı milli gelir istatistiklerinin geliştirilmesine yol açan ve daha fazla tüketim için popüler argümanları dolaylı olarak şekillendiren Keynesçilerin teorik çerçevesiydi.


150 yılı aşkın bir süredir serbest piyasa savunucuları, tasarruf ve üretimin yarattığı zenginliği tüketimin yok ettiğini gördüler. “Tüketimi teşvik etmenin” refaha giden yol olduğunu asla savunmadılar. Bu nedenle “tüketici kültürünü” haklı çıkarmakla suçlanamazlar. Aynı şey, Mises ve Rothbard gibi 20. yüzyılın serbest piyasa savunucuları için de geçerlidir.


Solcu eleştirmen, modern ekonominin tüketime odaklanmasını kınamak istiyorsa, bakışlarını Keynesçi müdahalecilere çevirmelidir.



Yazar: Fırat Kaan Aşkın

77 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör