top of page

Ludwig von Mises'in Metodolojisi

Dün, Bugün ve Daima


24/06/2013 - Serkan Kiremit
“Dar kafalı insanlar sürekli olarak kendileri gibi düşünmeyenlerle aralarındaki farklara kafayı takarlar.”
Ludwig von Mises
İnsan Eylemi, s. 7

Modern iktisatçıların, Mises’in çalışmalarını anlamak için kılı kırk yarmak bir kenara, onun iktisattan ne anladığına dair en ufak bir bilgileri bile yoktur. Bütün suçlu herhalde Mises’in garip metodolojisi veya onu takip eden bir avuç tuhaf delirmiş kişiler olmayacağı gibi, iktisatçıların Mises’i anlamak istememeleri veya onu görünmeyecek bir köşeye saklamak istemeleri de olamaz. Nedir öyle ise Mises’i pas geçmek? Bu sorunun tek bir cevabı yok. En basit anlatımla şöyle: Mises, çağının ruhunun değil, sadece gerçeğin ve doğrunun ruhunun peşinde koşmuştur. Mevki, para ve şöhretin değil, hümanist entelektüel bilgi aşkı ve bunun yayılmasının arzusundaydı. Böylelikle Mises yaşadığı çağın nimetlerinden bilinçli bir şekilde yararlanamamıştır. Ve onun peşinden giden çırakları ve öğrencileri de birçok kürsüden, sosyeteden, ödüllerden ve sürekli gelirlerden mahrum bırakılmıştır. Mises, en basit anlatımla iktisadı en anlaşılır dille sokaktaki insana ifade etmiştir. Onun entelektüel dili yöntemsel metotta değil, yazılarında anlaşılan çeşitli ve derin bilgi kırıntıları sayesinde fark edilir. Mises’in fikri gücü metodolojisinden ve iktisadı bir bütün olarak görmesinden kaynaklıdır. Mises insan doğasını özel mülkiyet üzerinden gerçekçi bir şekilde değerlendirerek iktisattan ne anladığını şöyle tarif eder:


Ekonomi şudur: Kıt kaynaklar karşısında bireyin özgür tercihlerine dayalı olarak ortaya çıkan tüketici kararlarına, en çabuk şekilde cevap veren ve ayak uyduran girişimcilerin ve üreticilerin hedeflediği maksimum kâr ile tüketicilerin amaçladığı en az maliyetle alınıp satılabilen maddi ve manevi malların sürekli değiş-tokuşu ile oluşturulmuş gönüllü işbölümü sistemiyle barışçıl ve serbest bir biçimde topluma aktarılmış sonsuz sayıdaki yararlar dünyasıdır.¹

Onun ekonomi tarifinde tarımsal iktisat ile işgücü iktisadı ya da makro iktisat ile mikro iktisat gibi doğal olmayan ayrılıklara yer yoktur. Mises için iktisat bir bütündür. Çünkü parasal iktisadı kamusal iktisattan ayıramayacağımız için, bu böyledir. Siz hiç insanı kolundan bacağından çekip çıkardıktan sonra kalbin nerelere kan pompaladığını bulabilir misiniz? Bulabilirsiniz belki ama hep eksik bilgiyle ve bütünü kaçırarak...


Mises, iktisat bilimine giriş yaptığında hemen hemen iki sıfır geride başlamıştı. Çünkü onun anladığı ekonomik anlayış yani kısaca liberal ekonomi, 20. yüzyılın başında ana akım iktisatçılar arasında artık eskimiş bir iktisat fikriydi. Mises, ekonomi bilimine bulaştığında neredeyse liberal ekonomiyi hatırlayan bile yoktu. Bu sebeple, modern iktisatçılar Mises’i itici ve eskiyi öven biri olarak anladılar. Onun iktisada getirdiği deha parıltılarından habersiz kaldılar. Onu okumayı gereksiz ve zaman kaybı saydılar. Ne yazık ki iktisatçılar sözbirliği etmişçesine onun iktisada getirdiği metodolojik buluşu fark edemediler. Yüzyıllardır iktisatta insanın doğasını ve hür kararlarını, iktisadî sonuçlara ve sosyal olaylara bağlayabilecek o köprüyü göremediler. Ta ki Mises’in keşfi olan “Genel İnsan Eylemi Bilimi”, yani Praksiyoloji’ye kadar...


Mises’in ayrılıkçı metodolojisi görünürde bir farklılıktır. Aslında o sadece çağın ruhunun ilerisinde kalmıştır. Praksiyoloji bilimi onun adlandırılmasıyla “...iki bağlamdan insanîdir. İnsanîdir çünkü altında yatan varsayımlarla tam olarak tanımlanmış alan içerisinde, teoremlerinin tüm insan eylemleri için evrensel geçerliliğini iddia eder. Dahası, praksiyoloji insanîdir, çünkü sadece insan eylemi ile ilgilenir ve –ister insan bilinçaltı, ister süper insan olsun- insanla ilgili olmayan eylemler hakkında herhangi bir şeyi amaçlamaz.”²


Mises’in metodolojisi, her çağda her yaşam koşulu altında ve herkes için aynı başlangıç önermesi ile başlar. Her insan eylemde bulunur. Bu genel insan eylem kategorisidir. Değişmez, bozulmaz, yanlışlanamaz, deneylenemez, mistik ve romantik değildir. O temel bir öz ve insan varoluşunun bir gerçeğidir. Bu evrensellik her gün karşılaşılabilecek bir şey olduğu gibi herkesin her vakit şahitlik edebileceği bir durumdur. Çünkü bu, insanda ortak olan bir şeydir. İnsan muhakemesinin mantıksal yapısına da uygundur. Her an insanın biricik mantığına danışılır. Bu belirlenmiş alanda yani “genel insan eylemi kategorisinde” doğru ve gerçek ile akıl ve aksiyon buluşmuştur.


Böylece iktisadın ne olduğuna dair herkesin ortak bir fikri belirebilir. Mises’in metodolojiyle birlikte, insan doğası ve hür tercihleri ile sosyal ilişkileri ve sonuçları için köprü kurulmuştur. Mübadeleye girişmek, iki insanın eylemidir. İki insan, iki kültürdür. İki kültür, farklı ve çeşitli ulusların kültürüdür. Böylece ticaret doğası gereği barışçıl ve işbirlikçidir. Almak, satmak ve kâr elde etmek veya maliyetleri düşürmek de genel insan eylemidir. Bu düşünceden türeyen faiz, ücret, fiyat, iktisadî politikalar, sosyal ilişkiler ve insan işbirliği sistemi hep praksiyoloji biliminden var olur. Böylece “aksiyomatik tümevarımsal” metotla birlikte akıl ve eylemin bir ve doğru, uyumlu ve homojen olduğunu gösteren sosyal bilimlerin bütününe ve tartışılmaz bilgisine varılır.


Mises’in metodolojisi, “insan eylemde bulunur” düşüncesinden başlayıp yavaş ve ağır adımlarla muhakemenin merdivenlerinden çıkarak amaçlara ve sonuçlara ulaşmanın bilimidir. Tıpkı her insanda içkin olan sayı sayma mantığı gibi... Herkes bir başlangıçtan sonra her rakamı bir arttırarak sona ulaşmayı planlar. Matematik dehasıyla sıradan bir çocuk bile sayı sayma işlemini ancak böyle gerçekleştirir. İnsan zekâsına sunulmuş başka bir bilinç yoktur.


Doğru praksiyolojik muhakeme ile elde edilmiş teoremler, doğru matematiksel teoremler gibi, sadece mükemmel kesinlikte ve tartışılmaz değildirler. Dahası, hayatta ve tarihte görüldüğü gibi, eylemin realitesine önsel kesinliğin eğilmez ve tartışılmazlığa ile göndermede bulunur. Praksiyoloji gerçek nesnelerin tam ve mükemmel bilgisini iletir.³

Mises’i en çok hor görenler iktisat metodolojisini fizik bilimi hâline getirmek isteyenlerdi. Fizikalizm (iktisat bilimini fizik bilimi gibi görmek), Mises’in yöntemsel olarak reddettiği bir şeydi. Fizikalizm, iktisadın evrensel kanunlarını sürekli ve düzenli olarak deneye tâbi tutarak sonuçta kesin ve herkes için aynı tecrübeye dayalı olarak aynı fen bilimlerindeki gibi mükemmel sonuçlara ulaşmak istemektedir. Yalnız tecrübe insanî bir şey olduğuna göre geçmişte, gelecekte ve şimdi de bütün insanlar için -yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olanlar için de aynı olmak zorundadır- aynı tecrübenin deneylenmesi imkânsız bir süre gerektirmektedir. Çünkü bu “imkânsız sonsuz süre”, tecrübenin kişisel bir meseleden kaynaklanmasından dolayı mümkün değildir, önceden yaşamışları kapsadığından deneyimi (ki kişiseldir) ölmüş bir tecrübedir. Ölmüş bir tecrübe fizikalizm için deneye tâbi tutulamaz. Sonrasında bugünün deneyimi gelecekte yaşayacak insanlar için muhtemelen spekülatif bir tecrübe olacağından daha sonra yaşayacak her kişi için tecrübe sürekli bir değişime varması olasıdır. Çünkü sürekli gelecek gelmektedir ve deneyimin kişisel hayatlar ve zamanlar için farklı tercihlerden farklı sonuçlara varması mümkündür. Yani tecrübe veya deney bütün insanlık için farklı ve evrensel olmayan doğrulara, oradan da gerçeklere varacaktır. Buradan ancak spekülatif bir bilgi ve sürekli şüphe çıkacaktır. Böylece fizikalizm imkânsız bir temel zemine oturmaktadır: Salt tecrübe... Ve fizikalizm ne yazık ki tecrübeyi gerçekleştirmek için bile temel ve evrensel bir önsel bilgiye ihtiyaç duymaktadır: Her insan tecrübeyi elde etmek için eylemde bulunmak zorundadır.


O vakit fizikalizm maddenin değişmez yasalarıyla nasıl olur da insan varoluşunun belirsiz tercihlerini aynı kefeye koyar. İşte Mises’in fizikalizmde gördüğü en büyük yanlış buydu. Mises, insan tercihlerinin ve doğasının özgür yapısından dem vurur ki onları sadece varoluşsal bir özde yani sadece eylem kategorisinde anlamaya çalışır. Fizikalizm ise insanı cansız nesneler gibi emir-komuta ve salt içgüdülerle yönetilen bir şey olarak görür. Mises’in yöntemi, akıl ile amaçsal davranışta insan özgürlüğüne dayanırken fizikalizmin yolu robotik insanlar gibi aynı tecrübeyle sabit olmak kaydıyla insanın köleliğine yaslanmaktır.


Fizikalizmin iktisatta çok güçlü ve çeşitli ekolleri vardır. Bunların en etkilisi deneyci-pozitivist iktisattır. Deneyci-pozitivist iktisat otomatik ve mekanik insan tercihlerine dayalı olarak insanın asla bir amacı olamayacağını ama sürekli bir şekilde aynı tecrübeye dayanan bir nedene sabitlenebileceğini söylemektedir. Örneğin bir ülkenin büyümesi onlar için (deneyi yapan veya gözlemleyen kişi için) iyi ise diğer insanlar için de iyidir. Ve böylece herkes deneyci-pozitivist yönteme göre büyümeye odaklanarak, hükümetin müdahaleleriyle (filozof kral yani iktisatçının yardımıyla), en doğru istatistikî bilgiyle en doğru nedensel davranışa başvurmak zorundadır. Fizikalizmin sonucu Mises’in belirttiği gibi “emir-komuta” sistemidir. Yani iktisadî liberalizmin zıttı olarak “emir-komuta sistemi”, insan doğasının evrensel birliğinden çıkıp “filozof-kral” iktisatçının matematiksel tecrübesine bağlı olarak yani birkaç kişinin keyfine göre insanlara cebri tercih yapılmasını salık verme hedefinde olacaktır.


Deneyci-pozitivist iktisattan sadece vesayetçi yönetim anlayışları yararlanabilir. Bu da Mises’in yaşadığı çağa uygun bir ruhtur. Sosyalizmin, muhafazakâr, sosyal ve liberal demokrat (liberal; liberteryen değil) yönetimlerin onaylayacağı bir iktisat yöntemidir... Yoksa Mises’in yöntembiliminin amaçsal insan davranışı yoluyla asla müdahaleci bir politika yani bireylerin kararlarına karışacak ve engelleyecek bir yan bulunamaz. Böylece Mises’in özgürlükçü siyaseti, insan doğasına uygun olarak “a priori” (kendinde doğru) bilgiden türemiş amaçsal davranış ile insan eylemini sadece iktisadın evrensel kanunlarıyla denetler. Onu serbest bırakarak onu etkinleştirir ve sürdürülebilir kılar.


Ne ünlü aşırı deneyci iktisatçı Terence Wilmot Hutchison’ın ne de ünlü eski pozitivist ve şimdinin nihilist iktisatçısı Mark Blaug’un Mises’in metodolojisi hakkında söylediklerinden en ufak bir şey çıkarılamaz. Çünkü ikisi de Mises’in metodolojisini rasyonalist bilgi felsefesine dayandırarak değil de kendi ilginç fizikalizm yaklaşımlarına ve sonraki yıllarda da mantıksal perspektivizme indirgeyerek yanlışlamaya çalışmışlardır. Ve sonuç koca bir hiç olmuştur.


Modern iktisatçılar, Mises’i yorumladıkları ölçüde Mises’in bugünün iktisadî düşüncesinde yabancı bir ot gibi olduğuna kanaat getirmişlerdir. Onlar, Mises’in, fen bilimlerinin sürekli yükseldiği bir çağda sosyal bilimlere bulaştırmadan nasıl oluyor da sadece rasyonalist bir düşünceyle metodolojisini kurabileceğini anlayamamışlardır.


Bir diğer fizikalist okul olan mantıksal pozitivistler, kriterlerinin aşırı güçlü olduğunu rasyonalistler kadar iddialı söylemektedirler. Yöntemsel olarak ortaya koydukları hem “doğrulanabilirlik” kıstası hem de “yanlışlanabilirlik” kıstaslarıyla asla çelişkiye düşmeyeceklerini ortaya koymaktadırlar. Oysaki kriterlerini kendi yöntembilimlerine uyguladıklarında sonuç olarak karşımıza iki araç çıkmaktadır. Birincisi kesin ve evrensel kriter olan “doğrulanabilirlik” bir diğeri de yine kesin olarak hem evrensel hem de yerel olarak doğru olan “yanlışlanabilirlik” kriteridir. Oysa ikisi de deneye ve bireysel tecrübeye bağlı olan bilgi anlayışları olduğuna göre aynı zaman zarfında asla ikisi de aynı anda mümkün olamayacaktır. Böylece mantıksal pozitivizm tutarsızlığa ve çelişkiye düşmüştür. Bir şey anlık olarak ya doğrudur ya da yanlıştır. Mantıksal pozitivizmin eleştirel aklı böylece kendi tuzağına düşmüştür. Metafizik tuzağa yakalanan mantıksal pozitivistler her şeyi içine alan kıstaslarını uygulamaya koyduklarında kendi kendini saf dışı eden bir kıstas hâline getirmişlerdir. Şöyle ki her insanın eylemde bulunması için öncelikle deneye tâbi tutulması değil, önce eylemde olması gerekir. Böylece mantıksal pozitivistlerin kıstasının deneye değil, yine rasyonalistlerin söylediği gibi temel bir zemine ihtiyacı vardır. Bu da “tecrübe” değil, “eylemdir”. Eylem yoksa tecrübe veya deney yoktur.


Öyle ki “üçgenin iç açılarının toplamı 180 derecedir” ya da “insan eylemde bulunur” kesin bilgileri, neden ve nasıl olarak tecrübeye bağlı olacakmış ki? Bu gibi a priori bilgi türlerinin deneyden önce var oldukları bir gerçek iken neden insanlar sabit doğruları tecrübe etmek ile vakit kaybetsin? İşte bir mantıksızlık ve saçmalık daha...


Yani Ay ile Güneş’i ayırt etmek için sürekli ve her seferinde deneye mi gerek duymak gerekir? Tabii ki asla... İşte Mises’in de söylediği budur. A priori bilgi türü deneyden bağımsızdır. O muhakeme yolu ile bir kere bulunduktan sonra hep doğrudur. Deney ve tecrübe ya da istatistik ve sürekli tekrar eden tarihi bilmek gerekmez. Onu muhakeme yoluyla kavradıktan sonra iş tamamlanmıştır. Geriye dönmeye gerek yoktur. Her insan Güneş’e ve Ay’a gitmek zorunda değildir. Onu mantığımızda ayırt etmemiz yeterlidir.


Günümüzde Mises-Rothbard ekolünün tartışılmaz en etkili savunucusu Hans-Hermann Hoppe’nın deyişiyle, Mises metodolojisini baştan kabul etmek zordur. “Ancak itiraf edilmelidir ki geçerliliği tecrübeden bağımsız olarak tespit edilebilen gerçek şeyler hakkındaki bilgi olarak bilgi kavramının kendisi, kavranması zor bir şeydir. Aksi hâlde empirizm-pozitivizm felsefesinin bilim camiası ve ‘eğitimli halkın’ fikrindeki ezici başarısını açıklamak güçtür.”⁴


Fakat bir kere Mises metodolojisini kavramak mümkün ise “apriori bilgi” olarak, iktisat bilimi içinde deneyci-pozitivist metodoloji ile birlikte yani salt-tecrübe ile elde edilen sabit geçerlilikler ile benzerlik taşıması da olasıdır. Bir malın arzının fazla, talebinin düşük olması sonucu onun fiyatının düşük olmasının tespiti hem muhakeme yoluyla hem de deneysel yolla mümkün iken neden tecrübe (deney) ile hem vakit hem de para kaybedelim ki? Bu tür şeyleri aslında insan zihninde mantık silsilesiyle bilmek mümkündür. En az maliyetle ve en hızlı olarak...


Aslında rasyonalist düşünce, Mises’in metodolojisine göre, sezgi veya doğuştan insan zihnine gelen fikirler ile değil de (ne insan zihni doğduğunda boş bir alandır ne de altıncı his yoluyla muhakeme ederek bilgiyi ve adları keşfetmiştir) insanlar doğuştan bir takım temel önseller yani kategorik düşünce biçimleriyle adları bilmek üzere düzenlenmiş evrimsel bir sürecin sonucunda bilgiyi oluşturmaktadır. Dil konusu böyle bir şeydir. Her bebek nedense (kategorik olarak elbette) nefesini belli bir süre zarfında kontrol etmesiyle konuşmaya başlar. Başlar çünkü yine deneye ve tecrübeye gerek kalmadan temel önsel bilgiyle bunu “aksiyomatik tümevarımsal” olarak gerçekleştirir. Bu da Mises’in metodolojisinin sınırlı bir alanda iş gören mantığının kendine özgü bir “rasyonalist yöntembilimi” olarak görülebilir. Şöyle ki insan beyni her şeyi duymak istemez, bu “kategorik olarak temel bir önsel”dir. Yani insan zihni her şeyi duysa odaklanması imkânsız bir kakafoni oluştururdu; kimse kimseyi duyamazdı ve iletişim kurmakta zorluk çekerdi.


Oysa insan zihni evrimsel süreçle, kategorik bir bilgi depolama sistemiyle seçerek duymuş, odaklanamadığı sesleri de zihninin diğer kategorik odalarında bilgiyi anlamak ile yani kendi teknolojik olanakları doğrultusunda örneğin böceklerinin ayak titreşimlerini steteskopla veya depremin sallantılarını sismografla ya da uzayı teleskoplarla duymayı başarmıştır.


Bu açıdan Misesyen fikir, rasyonalist geleneğin ruh ve beden ikiliğini ve metafizik yönlerini de bertaraf etmiştir. Metafiziğin bilinemez yönleriyle uğraşmayı bırakmıştır. Şöyle ki “vahiy konusu” her insanda kategorik olarak gerçekleşmediği için onu baştan metafizik alana göndermiştir. Buradan herhangi bir “aksiyomatik tümevarımsal” bir bilgi çıkaramadığından, onu bilenemez alana göndermiştir. Böylece vahiy konusu praksiyoloji bilimi için ilintisiz bir konudur. Mises vahyin böylece bilim olmadığı gibi sadece inanç olarak görülmesini dillendirmiştir. Bunun yanında insan psikolojisini ve davranışsal iktisadı da “temel önsel bilgiden” çıkarmıştır. Şöyle ki davranışsal iktisadın insanlardan Pavlov’un köpeği gibi bir yolla bilgi edinmesini baştan reddetmiştir. Davranışsal iktisat konusundaki tutumunu Mises daha 1930’ların başlarında netleştirmiştir. Mises böyle bir şeyin olamayacağını çünkü insanın evrimsel süreçle (sadece biyoloji ve iktisat bilimiyle) hayvandan tamamen ayrıldığını ifade etmektedir. Böylece Mises tarafından görülür ki davranışsal iktisat mensuplarının, “masa başı iktisatçılardan” herhangi bir farkı yoktur. Onlar, insanı bir amaç olarak değil, hayvanlardaki gibi yönlendirilen bir varoluşsal araç olarak görmektedirler.


Mises bununla birlikte 1920’lerde Viyana’da peydahlanan psikoloji bilimine kendi bilimsel alanında sıcak yaklaşsa da iktisat bilimi için faydasız ve ilgisiz görmüştür. Seksin insan üzerindeki tek psikolojik davranış olduğunu mümkün gören Freudyen ve Jungçu düşünceye karşı Mises basitçe düşüncesini şöyle açıklamaktadır: Örneğin erkek salt içgüdüleriyle hareket etse her kadın veya erkek sürekli cinsel taciz ve tecavüzle karşılaşacaktır. Böylece insan rasyonel tavırla, bilerek ve isteyerek toplumsal işbirliğinin meyvelerinden yararlanmak adına sürekli barışçıl bir ortamın refahını sürmek için, evrimsel süreçle psikolojik yanını yani içgüdüsünü geride bırakarak (bastırarak) aklını yani sosyal ortamını geliştirmiştir.


Mises’in yolu sağlam ekonomik muhakemenin alanını bilinçli bir şekilde sınırlamak ve herkes için geçerli bir başlangıç noktasıyla temellendirdikten sonra yavaş yavaş aklın merdivenlerini çıkarak iktisadı bütünsel olarak anlamak üzerine kuruludur.


Yalnız bugünlerde Mises’in metodolojisini değerlendirirken modern iktisatçılar serbest piyasa çarklarına göre Misesyen düşüncenin neden popüler olmadığını ve bunun da Misesyen iktisadın kendi içinde çelişki yaratıp yaratmayacağını sormaktadırlar. Bu çok yanlış bir mantık sorusudur. Çünkü Dante eserini Orta Çağ’da verirken popüler değildi, bugün de değildir zira yine de Dante’nin eseri, büyük bir anıtsal sanat ürünüdür. Bu reddedilecek bir şey değildir. Mises çalışmalarını popüler ve ünlü olmak için gerçekleştirmemiştir. Onun amacı iktisadı bir bütün olarak tutmak ve değerini korumaktır. Ve iktisadı engizisyon sansüründen ve elit entelektüalizmden çekip çıkarmak ve halkın emrine vermektir. Çünkü sürekli barış ve hoşgörü ortamının siyasî olarak değil de ancak iktisadî olarak mümkün olabileceğini düşünmektedir. “Mises’in iktisadı” mümkündür ki insan eylem bilimi politikasıyla tercihini çeşitlendirebilir ve artan nüfusu doyurabilir. Bunun yanında ticaret ve mübadele bilimi birçok kişi ve farklı uluslar ile yapıldığından barış ve hoşgörü ortamı sürekli sağlanabilir. Böylelikle, dünya barışı ve refahın kalıcılığı gerçekleşebilir.


Aslında Manchester Liberalizmi’nin ve Fransız Radikal Okulu’nun düşüncelerinin bir sonucu olarak bu iki okulun sentezi 20. yüzyılda Ludwig von Mises’te parladı. Bu parlaklık aşırıydı, onu görmek ve anlamak -yakınına gelinmediği sürece- zorlaşmıştı. Gündüzleri çok parlayan şeylerin insan gözünde yansıma yapıp fark edilmemesi gibi bir durum kesinlikle Mises’in iktisadını betimlemektedir. Yani, mesele Mises’in metodolojisinin çok aydınlık olmasıdır. Dikkatlice incelenmez ise görünmez ve anlaşılmaz niteliktedir.


Lakin Misesyen düşünceleri takip eden ve onu anlayan aşırı yetenekli iktisatçılar, felsefeciler ve siyaset bilimciler oldu. Bugün Mises adına Amerika’da bir vakıf mevcuttur. Teorilerini, düşüncelerini, felsefesini, iktisadını ve metodolojisini takip etmek isteyen kişilere mises.org adresini tavsiye edebiliriz. Türkiye’de Misesyen düşünceyi takip eden ve onu yaymaya çalışan Caner Baykal adlı arkadaşımızın önderliğindeki misesenstitusu.com adresini de ısrarla takip etmelerini söyleyebiliriz. Çalışkan ve maharetli dostum Ünsal Çetin’in unsalcetin.com adlı sitesi de Misesyen fikirler için güzel bir alan sunmaktadır. Liberte Yayınları da Mises’i ve onu takip eden öğrencilerinin (Rothbard gibilerinin) kitaplarının birçoğunu güzel Türkçemize kazandırmışlardır. Hepsinin emeğine ve eline sağlık!


Mises’in metodolojisini günümüzde dünyada tavizsiz bir biçimde savunan birçok kişi mevcuttur. Bu, Misesyen fikrin usta-çırak ilişkisiyle geleceğe taşınmasının mümkün olduğunun bir göstergesidir. Asla günü kurtarmalık politik fikirlerle oluşmamış bu metodolojinin gücü, evrensel doğru ve gerçeklerle örüldüğü için bir bakıma da ölümsüzdür.


Onun yolundan sapmamış ender iktisatçılardan olan Murray Rothbard, Mises’in yetiştirdiği onca ünlü öğrencinin (Oskar Morgenstern, F.A. von Hayek, Gottfried von Haberler, Lionel Robbins, Israel M. Kirzner, vs.) bir anda yan çizmesinin nedenini şöyle açıklıyordu:


Evet, tabii ki Mises “dogmatikti”, yani kendini tamamen hakikate, özgürlüğe ve serbest teşebbüse adamıştı. Evet, gerçekten de tüm insanların en nazik ve en ilham vericisi olan Mises insanları daima “yabancılaştırmıştı”, yani kolektivistleri, sosyalistleri, devletçileri ve her türlü çıkarcı ve fesatçıları sistematik şekilde yabancılaştırmıştı. Tabii ki bu tür suçlamalar yeni değildi. Mises cesur ve yılmaz yaşamında bu türden pek çok iftiraya uğramıştı. Korkunç şekilde rahatsız edici olan şey bu söylentileri dile getiren insanların hepsi daha iyi biliyorlardı: çünkü görünüşte bunların hepsi “gelişme” döneminden önce ve gelişme döneminde kendini adamış Misesçilerdi. Ne tür bir oyunun oynanmakta olduğu kısa süre içinde açıkça ortaya çıktı. İster bağımsız olarak ister organize şekilde olsun, bu yön değiştirmede yer alan çeşitli insanlar ve gruplar bilinçli kritik bir karar vermişlerdi: İnsan mantığının, Avusturya İktisadı’nın, laissez-faire'in (bırakınız yapsınlar’ın) ne politikacılar ve ne de Müesses Nizam arasında popüler olmadığını uzun süre önce anlamış olmaları gerektiği hükmüne varmışlardı. Bu görüşler ana eksen akademisyenler arasında da “saygın” değildi. Zengin bağışçılardan oluşan küçük grup paranın ve gücün yolunun burada değil, başka bir yerde olduğuna karar verdi. Çok sayıda genç akademisyen de öğretim üyeliği kariyerlerinin, sık sık küçümsenen hakikate bağlılık yerine akademide popüler olan tutumlara sarılmadan geçtiğine karar verdiler.⁵

Ve Mises tekrar bu sorunlar karşısında doğruluğun ve geçerliliğin inadıyla geleceğe şöyle sesleniyordu:


İktisadın cevaplamak zorunda olduğu esas soru, iktisadî faaliyetlerin amacını kavramak olan insan eylemi gerçeği ile ifadelerin ilişkisinin ne olduğu sorusudur... İnsan eylemi problemlerinin izahında iktisat teorisi ifadelerinin faydalarına karşı çeşitli noktalardan getirilen itirazları incelemek, iktisattan başka hiçbir bilim dalının görevi değildir. İktisadî düşünceler sistemi öyle bir şekilde inşa edilmelidir ki, irrasyonalizme, tarihçiliğe, panfizikalizme, maddeciliğe, davranışçılığa ve polilogizmin (çok mantıkçılığın) bütün çeşitlerine karşı delil sunabilmelidir. İktisadın çabalarının abes ve gülünç olduğunu göstermek için yeni argümanlar gün be gün ilerlerken, iktisatçıların bütün bunları ihmal ediyormuş gibi davranması, hoş görülecek bir tavır değildir. Geleneksel çerçeve içerisinde iktisadî problemlerle mücadele etmek artık yeterli olmamaktadır. İnsan eylemi genel teorisinin, yani praksiyolojinin, sağlam zemini üzerine katalaktik teoriyi (bütün ilişkilerin serbest piyasa mantığına dayanması teorisini) inşa etmek zorunludur. Bu işlem sadece birçok çürük temelli eleştirileri bertaraf etmekle kalmayacak, aynı zamanda hâlâ tatminsizce çözülmüş, hatta şu ana kadar yeterince görülmemiş problemleri de açıklayacaktır; özellikle de iktisadî hesaplamanın köklü sorunu orada öylece dururken.⁶

Neticede Mises bu sözleri söyledikten 45 yıl sonra ve Mises popüler değilken iktisadî hesaplamanın köklü sorunu kendi kendine çözüldü. Berlin Duvarı çöktü ve reel sosyalizm rasyonel hesap yapmada sorunlar yaşayarak en küçük ülkede bile vatandaşlarına genel refah sağlayamadan tarihin sahte bilimler çöplüğünde gözden kayboldu. Bugün de Mises’in metodolojisi hiç değişmeden katı ve sert tutumlarıyla orada durmaktadır. Hiçbir rüzgâr onu eğip bükemez, ün ve şöhret dalgası onun yöntembilimini alıp bizden götüremez, ismini bizden çalıp neyi anlatmak istediğini değiştiremez. Sahte bilimler ve ana akım iktisatçılar onu yolundan döndüremez. Ve korkarım ki her dönemde olduğu gibi geleceğin onu reel olarak doğrulamasını beklemektedir: Dün, bugün ve daimî olarak...


Dipnotlar:

1. Mises yazılarında ve kitaplarında ekonomiyi onlarca kere tarif etmiştir. Velhasıl derli toplu tarifi ancak bu olabilir.

2. Ludwig von Mises, İnsan Eylemi, s. 39

3. A.g.e., s. 42

4. Hans-Hermann Hoppe, Sosyal Mühendislik Sosyalizmi ve Ekonomik Analizin Temelleri

5. Murray Rothbard, Ekonomiyi Anlamak, ss. 381-382

6. Ludwig von Mises, İnsan Eylemi, ss. 6-7


 

Yazar: Serkan Kiremit
132 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Yazı: Blog2 Post
bottom of page