Kıyamet Vekâleti
ABD ve Rusya’nın Kanlı Tampon Bölgesi Avrupa

Eğer stratejik bir düşmanı hiçbir ABD askeri kullanmadan, yani Amerikan birliklerini sahaya sürmeden alt edebilirseniz, profesyonelliğin zirvesindesiniz demektir.
General Keith Kellogg
Avrupa’nın Ukraynalaştırılması Hipotezi
ABD’nin tüm cephelerdeki eylemlerinin arkasında bir mantık olduğunu ve kapsamlı bir stratejinin bulunduğunu varsayarsak, bu strateji ne olabilir?
Karanlık ama akla yatkın bir hipotez, Amerikan stratejisinin artık Ukraynalı erkekler tükendiğinde onların yerini Avrupalılarla doldurabilmek adına Avrupa’yı “Ukraynalaştırmak” [Ukrayna benzeri bir yapıya dönüştürmek] olduğudur. Amaç, Ukrayna’da kullanılan her tedbiri birebir kopyalamak değildir. Amaç şu aynı sonuca ulaşmaktır: O kadar fakir, o kadar sıkı kontrol edilen ve propaganda ile Rusya’ya karşı tamamen izole edilmiş bir ülke [veya kıta] yaratmak ki, cephe malzemesi [harcanabilir insan gücü ya da piyade] olarak tüketilebilsin. Ukrayna’da bu durum IMF şok terapisi [ağır ekonomik reform paketleri], sanayisizleştirme ve ülkeyi Rus karşıtı bir projeye dönüştüren uzun bir kampanya ile gerçekleştirildi. Avrupa’da ise araçlar farklıdır. Bu araçlar enerji şoku, ucuz Rus girdilerinin [hammaddelerinin ya da enerji kaynaklarının] kaybı, mali baskı, NATO’nun yeniden silahlanması ve aynı türden bir enformasyon savaşıdır. Bunun işe yaraması için işsizliğin ve çaresizliğin artması, ayrıca Rusya’dan gelecek bir tür saldırının kışkırtılması ya da uydurulması [“false flag operation” dediğimiz düzmece bir saldırı senaryosu kurgulanması] gerekmektedir.
Bu hazırlık sadece konvansiyonel, yani nükleer olmayan geleneksel bir cepheyle sınırlı kalmaz. Yeterince ileri ve geniş bakıldığında, aynı rota nükleer alana uzanır: Yani gerilimi tırmandıracak [tırmandırmaya mecbur kalacak] kadar çaresiz bir Avrupa ve sonuçların dışında kalabilen bir Birleşik Devletler. Nükleer yüzleşmelerde, tıpkı satrançta olduğu gibi, amaç genellikle oyunu sonuna kadar oynamak değil, rakibi “zugzwang” pozisyonuna, yani satrançta oyuncunun yapacağı tüm olası hamlelerin konumunu daha da kötüleştirdiği çaresizlik durumuna düşürmektir.
Ola Tunander, “From U.S. Horizontal Escalation to Russian Escalation Dominance” [ABD’nin Yatay Tırmandırmasından Rus Tırmandırma Dominasyonuna] başlıklı çalışmasında, Birleşik Devletler’in Soğuk Savaş’ın sonlarında saldırı denizaltılarındaki üstünlüğü sayesinde tırmandırma dominasyonunu, yani gerilimi kontrol etme ve tırmandırmada üstünlük sağlama gücünü nasıl elde ettiğini anlatır. Washington DC, Moskova’nın misilleme nükleer füzelerini taşıyan Sovyet denizaltılarını tehdit ederek, Sovyetler’in ikinci darbe kapasitesinin, yani bir Amerikan ilk nükleer saldırısından sonra dahi karşı nükleer misilleme yapabilme yeteneğinin güvenilirliğini sarstı. Sovyet liderleri için temel sorun Mutual Assured Destruction idi, ki bu Karşılıklı Kesin Yıkım olarak Türkçe literatüre geçen ve taraflardan birinin nükleer ilk saldırı yapması durumunda diğer tarafın da onu yok edebileceği, bu yüzden de kimsenin ilk saldırıyı başlatamayacağını öngören doktrindir. Bu ikinci darbe kapasitesi şüpheye düştüğü anda, Karşılıklı Kesin Yıkım doktrininin mantığı çözülmeye başladı ve Sovyetler Birliği geri adım atmak zorunda kaldı.
Üst düzey Batılı askerî stratejistlerin perspektifinden bakıldığında, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Varşova Paktı’nın dağılması gerçek bir askerî zafer teşkil ediyordu. Siyasi sınıf 1991’i çoğunlukla ideolojik bir mücadelenin sonu olarak yorumladı, ancak bunu askerî bir zafer olarak görenler, kazananın şartları dikte etme, diğer bir deyişle, kendi koşullarını dayatma hakkını elinde tuttuğu varsayımını hiçbir zaman terk etmediler. Dolayısıyla Putin’in Rus egemenliğini yeniden tesis etmesi, bu ayrıcalığın bir ihlali olarak algılandı.
Bugün ise bu ilişki, daha doğru tabirler, güç dengesi tersine dönmüştür. Rusya, denizaltı cephesinde arayı kapatmış ve aşırı yüksek hızlarda seyreden ve uçuş sırasında manevra yapabilen Avangard, Zirkon, Kinjal ve Oreşnik gibi hipersonik füzeleri konuşlandırmıştır; bu özellikler füzelerin mevcut ABD ve NATO savunma sistemleri tarafından engellenmesini [imha edilmesini] son derece zorlaştırmaktadır. Tırmandırma dominasyonu Rus tarafına geçmiştir. Dikey tırmandırma, yani çatışmanın şiddetini ve nükleer boyutunu artırma riski taşıyan her hamle artık Washington DC için Moskova’ya kıyasla çok daha büyük bir belirsizlik taşımaktadır.
İşte bu yüzden yeni bir strateji geliştirilmiştir. Birleşik Devletler artık tırmandırma merdivenini kendisi tırmanma riskini göze alamadığı için, yüzleşmeyi belirli bir dereceye kadar makul inkâr edilebilirlik, yani kendi sorumluluğunu gizleyebilme ya da inkâr edebilme imkânı ile bir vekile, yani taşeron güç olarak kullanacağı tarafa devretmektedir ki bu söz konusu taraf maalesef akut bir çaresizliğe sürüklenmiş, nükleer silaha sahip veya nükleer paylaşım içinde olan bir Avrupa’dır. Böyle bir çaresizlik, Rus hipersonik füzelerinin kilit Avrupa silah fabrikalarını imha etmesinden, on binlerce Avrupalı askerin Ukrayna’da öldürülmesinden ve Rus kuvvetlerinin Kiev’e ya da hatta Polonya sınırına yaklaşmasından sonra ortaya çıkabilir.
Bu noktada, gerilimi tırmandırmak ve çatışmayı şiddetlendirmek için en güçlü doğrudan teşvike ve motivasyona sahip taraf Avrupa’nın kendisi hâline gelirken, Birleşik Devletler hem mesafesini hem de makul inkâr edilebilirliğini korur. Avrupa, kendi başına belirleyici bir tırmandırma gerçekleştirecek konvansiyonel, yani nükleer harici askerî kaynaklardan yoksundur; NATO yetkililerinin ve Avrupa istihbarat servislerinin değerlendirmeleri, Rusya’ya karşı ciddi bir konvansiyonel hazırlığın 2030’ların başı veya ortasından önce mümkün olmadığını göstermektedir. Böyle bir konvansiyonel çaresizlik ve güçsüzlük içinde, nükleer silahlar mevcut tek “hızlı çözüm” ya da kestirme çare olarak görülme riski taşır. Putin’in nükleer tehditlerinin bir “blöf” olduğu yönündeki nakarat, Moskova’yı caydırıcılığının inandırıcılığını yeniden tesis etmek amacıyla nükleer silah kullanmaya zorlayabilecek bir tırmanmanın psikolojik engelini düşürmektedir.
Bu mantık, Ola Tunander’ın “The U.S. Nuclear Umbrella – Does it exist?” başlıklı yazısında ABD “nükleer şemsiyesinin” tarihsel gerçekliği hakkında gösterdikleriyle tutarlıdır. Bu şemsiye, Birleşik Devletler’in NATO müttefiklerini kurtarmak ve dolayısıyla Amerikan şehirlerinin yıkılması riskini göze almak için Rus topraklarını vurmaya hazır olduğu anlamına gelmiyordu. ABD’nin taktik nükleer silahları, herhangi bir nükleer çatışmayı coğrafi olarak sınırlı tutmak amacıyla, tam da Avrupa içinde, Avrupa topraklarındaki kuvvetlere karşı kullanılmak üzere planlanmıştı. Elverişli bir hedef kümesi olarak Varşova Paktı kalmadığı ve ABD’nin tırmandırma dominasyonu yok olduğu için, şemsiye fiilen var olmaktan çıkmıştır. Ciddi bir yüzleşmede, yani fiziksel çatışmada, Birleşik Devletler hem savaşmayı hem de nükleer riski Avrupalılara devretmek için her türlü teşvike ve gerekçeye sahip olacaktır.
Strateji, Rusya’yı tek alternatifin stratejik geri çekilme ya da Avrupa’nın bir vekil ya da taşeron olarak yok edilmesi olduğu bir konuma yerleştirmeyi amaçlamaktadır, ki bu yok oluş, Amerikan anakarası menzil dışında kalırken, Avrupa nükleer silahlarının Rus topraklarına ve kuvvetlerine vereceği hasar pahasına gerçekleşecektir. İnsan böyle bir baskı altında Rusya’nın geri adım atmasını makul bir şekilde bekleyebilir. Ancak bu yöntem, kazaen nükleer savaş çıkma riskini katbekat artırmaktadır.
Bu durum ayrıca Rusya’yı ağır bir ikilem ya da çıkmazın içine sokmaktadır. Sergey Karaganov, Avrupa elitleri ve halkları arasında nükleer silah korkusunu yeniden tesis etmek ve böylece onları savaşa verdikleri desteği bırakmaya zorlamak amacıyla Avrupa hedeflerine karşı sınırlı bir nükleer saldırıyı birkaç yıldır açıkça savunmaktadır. Ancak Avrupa’ya yönelik sınırlı bir nükleer saldırının kendisi, Avrupa’nın Rusya’ya karşı nükleer silah kullanma eşiğini düşürecek ya da derhâl bir karşı saldırıyı tetikleme riski yaratacaktır. Dolayısıyla Rusya, en uygun sonucu ya da ideal çözümü olmayan bir seçimle karşı karşıya kalacaktır: Bu seçim ya çaresiz, nükleer silahlı bir Avrupa cephesinin kademeli olarak inşa edilmesine katlanmak ya da erken davranıp engellemeye çalıştığı tırmanma riskini göze almak arasında olacaktır. Ancak bu durumda Rusya saldırıdan kaçınsaydı dönüşeceği hâle kıyasla hâlâ biraz daha az güçlü olan bir rakibe karşı harekete geçmiş olacaktır.
Amerikan hesabının bu ikilemin istismar edilebileceği yönünde olduğu görülmektedir. Birleşik Devletler, baskı seviyesini kademeli olarak artırarak, yani Rusya’yı açık bir stratejik nükleer çatışmaya girmeden “zugzwang” bölgesinde tutarak, Moskova’yı daha geniş bir savaşın maliyetlerini kabul etmek yerine geri adım atmaya zorlamayı ummaktadır. Avrupa harcanabilir bir nükleer cephe olarak konumlandırıldıkça, ikilem de o kadar keskinleşir. Amaç, Batı’daki pek çok kişinin 1991’den sonra hâlâ borçlu olunduğuna inandığı yenilginin kabul edilmesini dayatmak olabilir. Pratik etki ise tüm Avrupa kıtasını ve tabii ki Rus karar alma mekanizmasını pamuk ipliğine bağlamaktır.
Şimdi, bu son derece tehlikeli ve sosyopatik stratejinin arkasındaki motivasyonun ve tam da bu koşulları yaratmak için tasarlanmış gibi görünen iktisadi, siyasi ve askerî adımların bir incelemesini yapalım.
Güdü: İmparatorluk Gücünün Aşırı Yayılması [Imperial Overreach Doctrine]
Güçlü bir küresel aktörü, kendi müttefiklerini bu derece radikal bir şekilde terk etmeyi ve onlara ihanet etmeyi düşünmeye sevk eden şey ne olabilir? Bence buna cevap olarak, “kendisini artık eski şartlar altında yeniden üretemeyen, varlığını sürdüremeyen ve yöneticileri başarısızlığın sonuçlarını çok iyi bilen bir düzendir” diyebiliriz.
Bu, dumanaltı bir odada bir avuç komplocu tarafından çizilmiş bir “Büyük Tasarım”, yani ustaca kurgulanmış gizli bir plan değildir. Aksine, ilkesizleşmiş, lekelenmiş, çürümüş ve zaaflarla bağlanmış bir güç ağı içinde en az direnç gösterilen yolu izlemenin doğal, kendiliğinden ortaya çıkan bir sonucudur. Epstein belgelerinin de gösterdiği gibi, sosyolojik bir çevre, diğer bir deyişle, seçkin kitle, sırlarını resmî bir komplo yoluyla değil, paylaşılmış zafiyetler, şantaj unsurları ve karşılıklı çıkar ilişkileri vasıtasıyla koruyabilir. Kariyerler, mal varlıkları ve hukuki sorumlulukların tamamı aynı sisteme bağlandığında, her bir aktör için rasyonel seçim, ne pahasına olursa olsun o sistemi korumaktır. Ortaya çıkan sonuç, ana bir plandan, ustalıkla kurgulanmış bir senaryodan vesaire ayırt edilemez durumdadır, ancak çürütülmesi çok daha zordur.
On yıllardır Batılı çekirdek ya da merkez devletler, finansallaşma, yani finans sektörünün reel ekonomiye egemen olması ve üretimin sistemli bir şekilde yurt dışına kaydırılması, yani offshoring ya da sanayinin ucuz iş gücü ülkelerine transferi ile yaşamıştır. Metropol ekonomileri rant elde etmeye, sermaye getirisi toplamaya, varlık enflasyonuna, hisse senetleri ve gayrimenkul fiyatlarını suni yükseltmeye ve küresel birikimlerin dolar sistemi aracılığıyla yeniden dolaşıma sokulmasına yönelirken, sanayi kapasitesi düşük ücretli ülkelere taşındı. 2008’deki küresel finansal kriz, bu yapının uçuruma ne kadar yaklaştığını gözler önüne serdi. Michael Hudson’ın Killing the Host [Ev Sahibini Öldürmek] adlı kitabında gösterdiği gibi, bankalar kurtarılırken temelindeki borç yükü el değmeden bırakıldı. Sıfır faiz oranları ve birbirini izleyen Parasal Genişleme, yani piyasaya karşılıksız para enjeksiyonu dalgaları üretken kapasiteyi, reel sanayiyi geri kazandırmadı; aksine hisse senetlerinde, tahvillerde ve gayrimenkulde çok daha büyük balonlar şişirdi. 2020 ve sonrasındaki Korona dönemi bu kalıbı daha büyük bir ölçekte tekrarladı. Yapısal sorunlar çözümsüz kalmaya devam etmektedir. İnşa edilen şey, çok daha yüksek kaldıraca sahip, borçla şişirilmiş ve kırılgan bir sistemdir.
Eş zamanlı olarak, dış müdahale ve tahakkümün eski araçları başarısız olmaya başlamıştır. Borçlandırma, özelleştirme ve siyasi itaat üzerine kurulu klasik “Ekonomik Tetikçi” modeli (bkz. John Perkins kitapları), alternatiflere sahip olan devletlere karşı artık işe yaramamaktadır. Rusya ekonomisini “enkaza” çevirmesi ve rublesini “moloz yığınına” dönüştürmesi beklenen yaptırımlar bunların hiçbirini başaramadı. İran da benzer şekilde, ağır yaptırımlara dayandı. Australian Strategic Policy Institute [Avustralya Stratejik Politika Enstitüsü] tarafından yayınlanmış, dünyadaki en mühim 74 teknolojinin tamamını kapsayan ve 2021-2025 yayın verileri setinin güncellenmiş hâlini içeren “Critical Technology Tracker”ın Haziran 2026 tarihli güncellemesinde de görüleceği üzre, Çin’in kritik alanların çoğundaki teknolojik ilerlemesi, “kalıcı Batı üstünlüğü” varsayımını yok etti. Afrika ve diğer Küresel Güney, yani gelişmekte olanlar ve üçüncü dünya ülkeleri aktörleri giderek daha fazla yeni ortaklara yönelmektedir. Zayıf bölgeleri kalıcı bir gelişmemişlik içinde tutmaya yönelik uzun süreli kapasite ve güç elden kayıp gitmektedir.
Aynı zamanda, en üst düzey karar alıcı kast, geçmişteki eylemlerinin kanlı bilançosuyla er ya da geç yüzleşmek zorunda kalacaklarının farkındadır ve kurumsal yapının nihai çöküşü, bugüne dek ertelenen adil yargılanma ve hesap sorma sürecinin kaçınılmaz bir şekilde başlaması anlamına gelecektir. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüleri bu hususu şok edici bir doğrudanlıkla dile getirmişlerdir. Ağustos 2022’de Zhao Lijian, Birleşik Devletler’i 11 Eylül saldırılarını bir “false flag” operasyonu, yani savaşa gerekçe yaratmak veya suçu başkasına atmak amacıyla kendi halkına karşı düzenlenen gizli bir eylem olarak gerçekleştirmekle fiilen suçlayan bir internet memini kamuoyuyla paylaştı, ki bu, amacı ardından gelen savaş dizisi ve savaş suçları için iç ve dış destek toplamak olan, en yüksek suç boyutuna sahip bir eylemdi.

“The era in which USA acted arbitrarily in the world is over.” diyen Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Wang Wenbin de benzer şekilde uluslararası toplumu ABD’nin savaş suçlarını incelemeye ve sorumlulardan hesap sormaya çağırmış, adaletin gecikebileceğini ancak engellenemeyeceğini ve yok sayılamayacağını eklemiştir. ABD’nin suç kaydı kabarık ve kapsamlı bir listeden oluşmaktadır: Savaşa rıza üretmek ya da kamuoyunu savaşa ikna etmek için kullanılan uydurma vahşet hikâyeleri (bakınız: Hill & Knowlton iletişim firması tarafından kurgulanan Kuveytli bebek küvözü tanıklığı, Libya’ya yönelik Viagra destekli tecavüz iddiaları, Irak hakkındaki kitle imha silahları dosyası ve benzerleri), uzun bir rejim değişikliği operasyonları dizisi ve ABD ile müttefik personelini Uluslararası Ceza Mahkemesi’nden korumak amacıyla tasarlanmış, halk arasında “Hague Invasion Act” [Lahey İşgal Yasası] olarak bilinen American Service-Members’ Protection Act [Amerikan Hizmet Personelini Koruma Yasası] gibi resmî hukuki mekanizmalar. Nürnberg İlkeleri çerçevesinde belirlenen esaslara göre, bir saldırı savaşının planlanması ve başlatılması en ağır uluslararası suçu teşkil ediyordu. On yıllardır neredeyse tam bir cezasızlık, yaptırımsızlık, dokunulmazlık] ile hareket eden bir elit tabaka, gerçek bir sistemik çöküşün kendi güvenliği için ne anlama gelebileceğini çok iyi anlamaktadır. Hegemonya mücadelesi, sistemi yönetenler için varoluşsal bir meseledir. Daha güvenli hiçbir seçenek kalmadığında, hâlâ en ufak bir başarı şansı olan her türlü önlemi kullanacaklardır.
Vasalları Kurban Etmek
Avrupa’nın güvenliği, Birleşik Devletler için uzun zamandır pahalıya patlıyordu. On yıllarca bu ikisi tek bir emperyal doruk noktasını oluşturdu: Yani sistemin tarihsel çekirdeği kültürel ve kurumsal olarak Avrupalı kalırken, askerî kas gücü ve finansal komuta yapısı kademeli olarak Birleşik Devletler’de yoğunlaştı. On yıllar boyunca Amerika, Avrupa medeniyetine hâlâ hürmet gösteren ve üstünlüğünü, kıdemini kabul eden daha güçlü ortak rolünü oynadı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin yakın zamandaki Trump’a “Daddy” [Baba] diye hitap etme gösterisi şeklindeki ibretlik manzara, bu ilişkinin ne kadar kaydığını, hürmetin ve boyun eğmenin artık hangi yöne doğru aktığını göstermektedir.
Bu uzlaşı yapısı artık bozulmakta ve çökmektedir. Washington DC’de kontrolü daha milliyetçi ve Avrupa’yı daha az romantize eden, yani Avrupa sevdalısı olmayan güçler ele geçirdi. Kıta Avrupası, artık “Rules Based Order”, yani Kurallara Dayalı Düzen’in zirvesinde eşit bir ortak olarak değil de, aksine sömürülecek, faydalanılacak, sağılacak bir kaynak olarak görülmektedir: Hatta daha doğru bir tabirle, ekonomik olarak kurutulan, siyasi olarak tâbi kılınan, bağımlılaştırılan ve askerî olarak emperyal gerilemenin bedellerinin ödeneceği bir tiyatro sahnesi, bir çatışma alanı olarak hazırlanan bir kaynak…
ABD, Basra Körfezi’nden yapılan enerji ihracatının yaklaşmakta olan kesintisini veya tamamen çöküşünü atlatabilmek ve ayakta kalabilmek için kendi yerli enerji üretimini artırmaya büyük yatırımlar yaptı. Askerî-sınai düşünce kuruluşu Brookings Enstitüsü’nün 2009 tarihli “Which Path to Persia?” [İran’a Hangi Yol?] makalesinde ana hatları çizilen stratejiye uygun olarak, kışkırttıkları mevcut çatışmaya hazırlandılar. Bir yandan bir çözüm arıyormuş gibi yaparken, diğer yandan da, özellikle İsrail’i bir araç olarak kullanarak, gerilimi tırmandırmak için sürekli yeni adımlar atmaktadırlar.
Avrupa artık Amerikan enerjisine bağımlıdır. İster Körfez’deki tam ölçekli bir savaş yoluyla ister Hürmüz Boğazı’nın ve potansiyel olarak da Kızıldeniz’in uzun süreli kapatılması yoluyla olsun, Avrupa için etkisi aynı olacaktır. Kriz derinleştiğinde Amerikalılar şu cümleyi kuracak bir konumda olacaklardır: “Üzgünüz çocuklar, ama artık tüm enerjiye kendimiz için ihtiyacımız var.” Ortaya çıkan enerji şoku, Avrupa’nın ve muhtemelen Japonya, Filipinler ile Güney Kore’nin de Ukraynalaştırılmasını hızlandıracak ve onları Rusya’nın doğu kanadına ve Çin’e karşı daha çaresiz ve kontrol edilebilir cephe hatları ya da daha yerinde bir ifadeyle, harcanabilir piyadeler hâline getirecektir.
Nord Stream, yani Kuzey Akım’ın patlatılmasının bununla ne ilgisi olduğunu anlamak için de dâhi olmaya gerek yoktur. Biden, Rusya Ukrayna’ya saldırırsa boru hattını patlatacaklarını açıkça söylemiş, iş bittiğinde ise Blinken ve Nuland bunu açıkça kutlamışlardı. İsveç, Danimarka ve Almanya ulusal güvenliği ve ön soruşturmaların gizliliğini gerekçe göstererek soruşturmalarına gizli belge statüsü atadılar. Pratik etkisi, sonuçların Rusya ile veya ilgilenen herhangi bir başka tarafla hiçbir zaman paylaşılmak zorunda kalmaması oldu.
ABD, kendi bünyesindeki en tecrübeli jeostratejik gözlemcilerin, Ukrayna’da bir Rus askerî müdahalesiyle sonuçlanacağı yönünde uyardığı eylemleri yıllardır birebir gerçekleştirmektedir. 2008 yılında, dönemin Moskova Büyükelçisi William Burns (kendisi daha sonra CIA direktörü oldu) konu başlığı “Nyet Means Nyet.” [“Hayır, Hayır Demektir.”] olan bir diplomatik kripto-telgraf gönderdi. Ukrayna’nın NATO’ya girmesinin “sadece Putin için değil, Rus eliti için tüm kırmızı çizgilerin en parlağı, en neti” olduğunu yazdı ve Rusya’nın özellikle Ukrayna içindeki NATO üyeliği konusundaki derin bölünmelerin “şiddet içeren veya en kötü ihtimalle iç savaşa yol açacak büyük bir ayrışmaya sebep olabileceğinden” endişe ettiğini ekledi: “Bu ihtimalde Rusya müdahale edip etmeme konusunda bir karar vermek zorunda kalacaktır ki bu, Rusya’nın karşı karşıya kalmak istemediği bir karardır.” On yıl önce, çevreleme politikası ya da Containment Doktrini’nin mimarı George Kennan, New York Times’a NATO’nun genişlemesinin “soğuk savaş sonrası dönemin tamamındaki Amerikan politikasının en meşum, en sinsi ya da felaket getiren hatası” ve “yeni bir soğuk savaşın başlangıcı” olduğunu söylemişti. Stephen Cohen ve John Mearsheimer yıllarca aynı uyarıda bulundular: Ukrayna’yı NATO’ya doğru itin, böylece Batı, Rusya’yı askerî bir yanıta zorlayacaktır. Uyarılar netti, defalarca tekrarlandı ve görmezden gelindi. Politikalar uygulanmaya devam etti.
Avrupa Seçkinlerinin Kendi Ulusal Çıkarlarına Aykırı Davranmalarının Nedeni
Alternatif medyadaki neredeyse tüm analistler, Avrupalı siyasilerin sanki ülkelerinin hiçbir öz çıkarı, ulusal menfaati yokmuş gibi hareket etme gösterisi ve nice ibretlik tablo karşısında hayretler içinde kalmaktadır. Rusya yalnızca konvansiyonel bir askerî süper güç değildir, ki Global Firepower Index, yani Küresel Güç Endeksi gibi bağımsız değerlendirmelerde yalnızca Birleşik Devletler’in ardından ikinci sırada yer almakta ve bizzat NATO’nun Müttefik Yüksek Komutanı General Christopher Cavoli tarafından, Ukrayna’daki savaştan büyük ölçüde etkilenmemiş olduğu, korkutucu düzeyde müthiş çoklu alan ve harp kabiliyetlerini koruduğu defalarca vurgulanmaktadır. Rusya, aynı zamanda birinci dereceden, hatta en üst düzey nükleer güçtür. Avrupa’nın uzun vadeli güvenliği ve ekonomik varoluşu, Rus enerjisine ve hammaddelerine erişimine bağlıdır; bu durum, Alman sanayicilerinin ve Godfrey Bloom, Ron Paul, Thomas Massie, Grzegorz Braun, Janusz Korwin-Mikke gibi bir dizi daha aklıselim, sağduyulu, gerçekçi siyasetçinin uzun zamandır anladığı bir şeydir. Avrupa’nın mevcut liderliğinin bu ilkokul seviyesindeki yalın gerçekliği kavramaktan aciz görünmesi, ana akım dışındaki gözlemcileri hayrete düşürmeye devam eden şeydir. Gerçi artık şaşırmamayı öğrendik, zira bunların bu ahmaklık ve acizliklerine sebep olan kişiler, Birinci Dünya Savaşı’ndan beri bu ve benzerlerinin tasmasını elinde tutmuş aynı köksüz küçük enternasyonel kliktir.
Kıdemli savaş muhabiri Patrik Baab’a göre, hem Avrupalı hem de Ukraynalı seçkinler, kendi siyasi varlıklarını ve tabii ki iktidarlar hırslarını güvenceye almak için devam eden bu çatışmaya ihtiyaç duymaktadır. Ülkelerini savaşa ve onun finansal sonuçlarına sürükleyen Batı Avrupalı liderler, iktidarı kaybetmeksizin başarısızlığı itiraf edemezler ve bu nedenle gerilimi daha da tırmandırma yoluna giderler. Baab, bazı Alman elitlerinin Stalingrad gibi tarihsel yenilgilerin intikamını alma yönünde içten içe süregelip depreşen bir arzuyla da hareket ettiğini eklemektedir. Bu, şüphesiz açıklamanın önemli bir parçasıdır. Yine de böylesine öz-yıkımcı bir davranışın, aynı zamanda Amerikan yönetiminin Avrupa siyasetini bilinçli bir şekilde manipüle etmesinin ve güdümlemesinin bir sonucu olmadığına inanmak güçtür. ABD’nin Avrupa’nın karar alma mekanizmaları üzerindeki sistemli nüfuzuna dair kanıtlar ve tezler, en nezaketli ve diplomatik söylemlerin kabul etmeye hazır olduğundan çok daha güçlüdür.
Colin Powell’ın eski özel kalem müdürü Albay Lawrence Wilkerson, Birleşik Devletler’in kurgulanmış etki operasyonları aracılığıyla Avrupa’nın siyasi itaatini ve NATO’nun genişlemesini nasıl sistemli bir şekilde tasarladığını anlatmaktadır. Soğuk Savaş’tan sonra Washington DC, büyüklüğü, demokratik nitelikleri, müteselsil karnesi veya halk iradesi ne olursa olsun tüm Avrupa ülkelerinin NATO’ya katılması gerektiğine karar verdi. Tarafsızlığı tercih eden ya da halkı üyeliğe karşı çıkan dirençli ülkeler için ABD, “renkli devrimler” model alınarak kurgulanmış kampanyalar yürüttü. Bunlar çoğunluğun görüşü yerine NATO yanlısı siyasi azınlıkları, daha doğru bir tabirle, “azınlık tiranlıklarını” kasten destekleyen Sivil Toplum Kuruluşları’nı, yarı-kamusal kuruluşları, resmî daireleri ve Amerikalı senatörler ile temsilcilerin yüksek profilli ziyaretlerini içeriyordu. Bu yöntem Karadağ ve Arnavutluk gibi ülkeleri başarılı bir şekilde ittifakın içine çekti.
Wilkerson, Soğuk Savaş sonrası Avrupa’nın kendisini şekillendirmek için CIA, USAID, yani ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı ve ilgili araçların kullanıldığını, uyumlu ve itaatkar liderleri eğitip yükseltirken, istenen profile uymayanları ıskartaya çıkardıklarını eklemektedir. Kendisi, “ihtiyaç duydukları” siyasileri sürekli olarak belirleyip seçtiklerini, diğerlerinin ise üzerini listeden çizdiklerini hatırlatmaktadır. Sahadaki ülke ekipleri ve büyükelçiler bu çalışmayı yürütmüş, bazen Dışişleri Bakanlığı, bazen de CIA tarafından yönlendirilmişlerdir.
Bu etki kalıbı ya da vesayet modeli, yeni değildir. Yıllarca CIA’in gizli operasyonlarına yönelik askerî desteği koordine eden Albay Leroy Fletcher Prouty’nin, The Secret Team [Gizli Takım] adlı kitabında Askerî Yardım Programı hakkında açıkladığı gibi:
Askerî Yardım Programı ile ilgili önemli husus, ulusun silahlı kuvvetlerinin rolü ve sorumluluğu konusunda bazı yeni tanımlamalar getirmiş olmasıdır. İlk bakışta bu tanımlar son derece doğru görünmüş ve Askerî Yardım Programı’nı Amerikalılar için daha anlamlı kılmaya hizmet etmiştir. Ancak yıllar geçip Askerî Yardım Programı çalışmaları rutin hâle geldikçe ve bu ilk doktrinler olaya dâhil olan her iki ülkenin, yani Birleşik Devletler ve ev sahibi olan ülkelerin, ‘askeri dilinin’ bir parçası hâline geldikçe, ABD ordusunun rolünde ince örtülü ve sinsi değişiklikler üretmeye başladı. Bu durum, 40 ev sahibi ülkenin iç işlerine doğrudan müdahalenin çok sofistike bir biçimine yol açtı ve bazı durumlarda, açıklanacak uygulamalar aracılığıyla o ulusun silahlı kuvvetlerinin kendi siyasi kontrolünden kopmasıyla doğrudan sonuçlandı. Bu anlamda, karşılıklı güvenlik programlarının ayrıntılı görev beyanları rafine edilmiş bir kılıftır. Askerî Yardım Programı, Gizli Takım’ın ‘komünist ilhamlı yıkıcı bir ayaklanma’ addettiği veya bundan şüphelendiği her an, sorun açık bir düşmanlık patlamasına, yani sıcak çatışmaya dönüşene kadar ev sahibi ülkenin silahlı kuvvetlerindeki ve siyasi örgütlerindeki rolünü artırabilmesinin aracı hâline gelir. Böylece ‘itfaiyeci’, yangını söndüren kişi olmaktan çıkıp yangını çıkaran kişi hâline gelir.
Prouty, “Gizli Takım” derken, üst düzey CIA görevlilerinin, askerî özel operasyon personelinin ve bunların yürütme organı ile özel sektördeki müttefiklerinin oluşturduğu, sınırlı bir denetimle hareket eden ve askerî yardım gibi resmî programları örtülü müdahale araçları olarak kullanan kayıt dışı ve gayriresmî ağı kastetmekteydi. Onun Soğuk Savaş döneminde Üçüncü Dünya için tanımladığı şeylerin, Soğuk Savaş sonrası Avrupa tiyatrosunda çok net paralellikleri vardır: Ulusal silahlı kuvvetlerin kademeli olarak NATO yapılarına entegre edilmesi, sürekli askerî yardım ve eğitim akışı ve bu kuvvetlerin tamamen yalnızca ulusal siyasi kontrolden adım adım koparılması; tüm bunlar karşılıklı güvenlik ve “caydırıcılık” kılıfı altında yürütülmektedir.
Washington DC’nin hoşnut olmadığı ya da desteklemediği siyasileri iktidardan uzak tutmak için acımasız yöntemler kullanıldı. Hem NATO üyesi hem de tarafsız ülkelerin içine gizli yapıları yerleştiren ve gerçek anlamda sol veya egemen-bağımsızlıkçı nüfuzun kontrol altında tutulmasına yardımcı olan terör eylemleri gerçekleştiren Gladio “stay-behind” [cephe gerisi direniş] ağlarından tutun da mevcut Atlantik düzenini tehdit eden veya daha bağımsız ekonomik ve güvenlik yolları arayan Aldo Moro, Olof Palme ve Alfred Herrhausen gibi isimlerin faili meçhul ve çözülememiş ya da şüphe uyandırıcı bir zamanlamayla gerçekleşen cinayetlerine kadar, tüm bunlar seçici baskı ve bertaraf edip ortadan kaldırma kalıbının birer parçasıdır. Bunlara ek olarak, NSA, yani ABD Ulusal Güvenlik Ajansı’nın Angela Merkel ve diğer Avrupalı liderleri dinlediğinin ve gözetlediğinin doğrulanması ile kıta genelinde kilit bakanlıklara, merkez bankalarına ve AB kurumlarına Atlantikçi çizgideki figürleri yerleştiren Dünya Ekonomik Forumu’nun “Young Global Leaders” [Küresel Genç Liderler] gibi elit sosyalleşme programları ve devasa propaganda programları aracılığıyla personelin daha sessiz ama kararlı bir şekilde şekillendirilmesi yer almaktadır. Bu araçlar, ABD’nin gerçek bir Avrupa tarafsızlığına gösterdiği uzun süreli muhalefet kaydıyla birlikte değerlendirildiğinde ortaya çıkan tablo kendi halklarının maddi çıkarlarına açıkça zarar verdiğinde bile, Avrupalı siyasi elitlerin yapısal olarak Washington DC’ye itaatkâr kalmasını sağlamaya yönelik kesintisiz ve sürdürülebilir bir çabadır.
Ukrayna’yı topyekûn seferberliğe hazırlayan aynı kalıp, şimdi sadece daha büyük bir ölçekte ve daha incelikli ve örtülü bir şekilde Avrupa’ya uygulanmaktadır. Ukrayna’da süreç hızlandırılmıştı: Donbas’taki sanayinin imha edilmesi, Rusya ile olan enerji ve ticaret bağlarının koparılması, nüfusun büyük kesimlerinin sistemli bir şekilde yoksullaştırılması ve kalıcı bir varoluşsal tehdit durumunun beslenmesi üzerinden vaziyet kışkırtılmıştı. Maddi yıkıma paralel olarak kapsamlı bir enformasyon ve siyasi tasfiye süreci yürütüldü. Rusya ile herhangi bir şekilde normalleşmeyi savunan muhalefet partileri askıya alındı ve daha sonra yasaklandı. Rusça yayın yapan medya organları kısıtlandı veya tamamen ortadan kaldırıldı. Halk, hasmın, yani Rusya’nın kendi anlatısından tamamen yalıtıldı. Ruslar sistemli bir şekilde gayriinsani ve canavarlaştırılmış hâle getirildi; öyle ki onlarla müzakere etme veya insanlıklarını tanıma fikri bile siyaseten cüzzamlı gibi kabul edilemez bir hâl aldı.
Avrupa, daha yavaş fakat yapısal olarak birebir aynı muameleye tâbi tutulmaktadır. Kuzey Akım’ın tahrip edilmesi, Rus enerjisinden ve hammaddelerinden zorunlu olarak kopuş, bunun sonucunda ortaya çıkan sanayisizleşme ki en net Alman kimya ve otomotiv sektörlerinde görülen sanayi çöküşü, fırlayan enerji fiyatları ve reel ücretlerin düzenli olarak erimesi şu aynı maddi koşulları üretmektedir: Artan işsizlik, düşen yaşam standartları ve geleceğin iptal edildiğine ve yok edildiğine dair büyüyen bir his. Aynı zamanda devasa bir propaganda kampanyası Rusya’yı ve Rusları insanlık dışı kılmaktadır. Tabloit gazetelerin manşetleri kesintisiz bir şeytanlaştırma akışı sunmaktadır. Engelli sporcular da dâhil olmak üzere Rus atletler, Rus kültürel figürleri, hatta sergilerdeki Rus kedileri bile toplu cezalandırmaya tâbi tutulmuştur. Vatandaşların diğer tarafın kendi tezlerini sunduğunu duyamaması ve dinleyememesi için Rus devlet medyası Avrupa Birliği genelinde yasaklanmıştır. Müzakere veya normalleşme çağrısında bulunan siyasi partiler veya sesler marjinalleştirilmekte, soruşturulmakta veya güvenlik tehdidi olarak muamele görmektedir ki bu, Rus işgalinin ilk haftalarında Ukrayna’nın on bir muhalefet partisini yasaklamasına yol açan mantığın birebir aynısıdır.
Resmî naratife ve hâkim söyleme meydan okuyanlar, somut mesleki ve kişisel akıbetlerle karşı karşıya kalmaktadır. Brüksel’de yaşayan İsviçreli eski istihbarat subayı ve analist Jacques Baud, resmî çizgiyle çelişen analizler sunma “suçu” nedeniyle Aralık 2025’te yargılanmaksızın AB yaptırımlarına tâbi tutulmuş, mal varlığı dondurulmuş ve seyahat özgürlüğü kısıtlanmıştır. İsveç’te, uluslararası ilişkiler akademisyeni Frida Stranne, kendisini medya ve politika çevrelerinde neredeyse dışlanmış kılan kararlı bir karalama kampanyasına maruz bırakılmıştır. Norveç’te Profesör Glenn Diesen, yıllardır süregelen sistemli karalamalarla, kendisini Rus propagandacısı olarak etiketleyen medya kampanyalarıyla, üniversitesine kovulması yönünde yapılan baskılarla ve kamuoyu önündeki konuşmalarının iptal edilmesine yönelik tekrarlanan girişimlerle karşı karşıya kalmıştır. Verilen mesaj gayet nettir: Onaylanmış çerçevenin ve resmî söylemin dışına çıkmak meşru bir fikir ayrılığı değil, bir tür hainliktir.
Yeterince Avrupalı, Ukraynalıların karşı karşıya kaldığı ekonomik çaresizlik, enformasyon izolasyonu ve kurgulanmış dış tehdit birleşimini bir kez deneyimlediğinde, Avrupalı erkekleri kıyma makinesine, yani cepheye göndermenin politik direnç eşiği dramatik bir şekilde düşecektir.
Vekâlet Yoluyla Nükleer Savaş
Dahası, Avrupa’nın karar alma mekanizmaları üzerindeki bu nüfuz, daha önce ana hatları çizilen durumu tam olarak inşa etmek için kullanılabilir: Yani Birleşik Devletler hem coğrafi mesafesini hem de bir dereceye kadar makul inkâr edilebilirliğini korurken, Rusya ile girilecek açık bir çatışmada harcanabilir bir cephe olarak konumlandırılabilecek nükleer silahlı bir Avrupa hedeflenmektedir.
Bu mantığın en uç versiyonunda, Avrupalı devletler -ister NATO’nun nükleer paylaşım düzenlemeleri kapsamında Avrupalı pilotların taşıyıp fırlatmak üzere eğitildiği Amerikan nükleer bombaları aracılığıyla, ister ulusal ya da ortak bir Avrupa kabiliyetinin bir biçimi aracılığıyla olsun- nükleer eşiği fiilen geçen taraflar hâline gelir. İskandinav veya Alman topraklarından St. Petersburg veya Moskova’ya doğru başlatılan bir saldırı, neredeyse kesinlikle onu başlatan ülkelere karşı bir Rus misillemesini tetikleyecektir. Bununla birlikte, bu durum Rusya’yı otomatik olarak Amerikan anakarasını vurmaya zorlamayacaktır; çünkü bu, Rusya’nın kendisi de dâhil olmak üzere sanayi medeniyetinden geriye kalanların karşılıklı olarak yok edilmesi, yani toptan imha riskini doğuracaktır.
Bu nedenle yapılan hesap, Birleşik Devletler’in başlatıcı tehdidi üstlenmek zorunda kalmaksızın, Rusya’nın stratejik bir geri çekilmeye veya yalnızca Avrupa ile sınırlı kalacak kısıtlı bir nükleer çatışmaya zorlanabileceğidir. Bu durum, Batılı müesses güvenlik bürokrasisi nizamındaki pek çok kişinin 1991’den sonra hâlâ borçlu olunduğuna inandığı yenilginin daha net bir şekilde kabul edilmesi anlamına gelecektir. Mantık yürütmeye göre, ancak bundan sonradır ki Birleşik Devletler tüm dikkatini Çin ile olan daha büyük rekabete ve mücadeleye çevirebilecektir.
Nükleer eşik bir kez aşıldıktan sonra böylesine kontrolde tutulan ve yönetilebilir bir sonucun gerçekten elde edilebilir olup olmadığı ayrı bir konudur. Ancak bu stratejinin pratik etkisi, Amerikan anakarası şimdilik geride tutulan güvenli bir art bölge olarak kalırken, Avrupa kıtasını pamuk ipliğine bağlamaktır.
Profesör Ola Tunander, “How Will The Ukraine War End?” [Ukrayna Savaşı Nasıl Sona Erecek?] başlıklı makalesinde buna benzer bir senaryo çizmektedir:
Senaryo C: “Savaşın nükleer silahlarla yapılacak bir saldırıyı tetikleyen füze vuruşlarıyla devam etmesi. Konvansiyonel başlıklı Rus Avangard ve Oreşnik füzeleri belki de Avrupa’daki askerî üsleri ve kısmen sivil altyapıyı imha edecektir. İngilizler ve Fransızlar nükleer silah kullanarak yanıt vermek zorunda hissedebilirler. Rusya da buna nükleer silahlarla karşılık verecektir. Avrupa’daki İngiliz ve Amerikan askerî altyapısı büyük ölçüde yok olacaktır. Yüz binlerce insan ölecektir. Çin gibi ABD de savaşa girmekten kaçınmaya çalışırken, Rus kayıpları da büyük olacaktır. Bir ABD-Avrupa kopuşu yaşanacak ve NATO çökebilecektir. Başta İngiltere olmak üzere askerî hedefler ve altyapı imha edilecektir. Norveç daha iyi durumda kalacaktır, ancak bu durum rüzgârın nereden eseceğine bağlıdır.”
Eğer geriye dönüp Amerikalıların Soğuk Savaş dönemindeki nükleer savaş planları incelenirse, bunun tahayyül edilemez bir şey olmadığı görülür. Bu durum yalnızca ABD’de hangi güçlerin iktidarı elinde tuttuğuna bağlıdır ve ben kesinlikle giderek daha aşırı, daha radikal bir rejime doğru ilerlediklerini düşünüyorum. Amerikan refahı, dünyanın geri kalanından artık değer, yani ekonomik rant sömürebilmesine bağlıdır. Rezerv para birimi olarak dolar, teknolojik üstünlük, parlak propaganda ve ordu, sistemi ayakta tutmak için kullanılan araçlar olmuştur. Bu araçlar, özellikle BRICS adlı gelişmekte olan ekonomiler bloğu nedeniyle artık işlevselliklerini kaybetmektedir. Yine de iktisadi ve siyasi bir çöküşten kaçınmak istiyorlarsa sistemi sürdürmek zorundadırlar. Savaş tüm taraflar için ölüm kalım meselesidir.
Tırmandırma Merdiveni ya da Gerilimi Dereceli Olarak Artırma Süreci
Amerikalılar böylesi bir sonuç için zemin hazırlayıp ortamı olgunlaştırıyor olabilir mi? Gerçekten de durumun bu olduğunu varsayarsanız, mantıksız gibi görünen pek çok şey anlam kazanmaya ve birbiriyle örtüşmeye başlamaktadır.
Dolayısıyla cevap evet gibi görünmektedir. Tanık olduğumuz şey, bağlantısız bir dizi doğaçlama hamle değil, Rusya’nın, daha önce bir otokontrol ya da bir itidal nedeni olarak öne sürülen topyekûn misillemeyle yanıt vermeyeceği netleştikçe her bir “kırmızı çizgisinin” ileriye taşındığı, dikkatle ayarlanmış, hızı ve adımları ölçülüp biçilmiş bir tırmandırma merdivenidir.
Savaşın ilk aylarında Batılı liderler yalnızca insani yardımdan ve sınırlı savunma ekipmanından bahsediyorlardı. Biden’ın kendisi, Mart 2022’de -Amerikan pilotları veya mürettebatı bir yana- savaş uçaklarının sağlanmasının bile “Üçüncü Dünya Savaşı” anlamına geleceğini beyan etmişti. Bu çizgi aşıldı. F-16’lar teslim edildi. Uzun menzilli Batı sistemleri (ATACMS, Storm Shadow ve muadilleri) artık Ukrayna topraklarından Rusya’nın içlerine doğru rutin olarak fırlatılmaktadır. Ukrayna insansız hava araçları, cepheden binlerce kilometre uzakta nükleer kapasiteli stratejik bombardıman uçaklarına ev sahipliği yapan hava üslerini vurmuştur ki bu operasyon, Batı istihbaratı ve teknik destek iddialarını göz ardı etmeyi imkânsız kılacak kadar yüksek bir lojistik gelişmişliğe sahiptir. İngiliz askerî istihbarat ağlarının, Rus hedeflerine yönelik saldırılar için gizli Ukraynalı partizan milis ve sabotaj birimlerini planladığı ve eğittiği belgelenmiştir. Polonya veya Romanya topraklarına düşen füzeler ve İHA’lar -sonraki teknik bulgular ne olursa olsun- ilk refleks olarak Rusya’ya atfedilmektedir. Kuzey Akım’ın tahrip edilmesi derhâl bir Rus eylemi olarak sunulmuştur. Bu kinetik, fiilî, askerî tırmanmaya paralel olarak, Rus olan her şeye yönelik sistemli bir kültürel ve sportif karantina yürütülmekte, bu da hasmı mutlak bir “öteki” hâline getirerek psikolojik hazırlığı tamamlamaktadır.
Her bir adım bir zamanlar “düşünülemez” ya da akıl dışı olarak ilan edilmişti. Atılan her adım, bir kez atıldıktan sonra yeni varsayılan durum ya da yeni norm hâline geldi. Siyasi etki kümülatiftir, biriktikçe birikir: Avrupa kamuoyu ve liderliği, sadece birkaç yıl önce doğrudan savaşa müdâhil olmak olarak değerlendirilecek şeyleri normal kabul etmeye koşullandırılmıştır.
Merdivendeki diğer basamaklar şimdiden görünür durumdadır. Ukrayna topraklarında Avrupalı birliklerin bulunmasının açıkça tartışılması -bir ateşkes sonrası “reassurance force”, yani güvence gücü diye kurgulanarak- Rusya’nın bu tür kuvvetlere meşru hedef muamelesi yapılacağı yönündeki açıklamalarına rağmen “Coalition of the Willing”, yani Gönüllüler Koalisyonu bünyesinde devam etmektedir. Birkaç yıl içinde Rusya ile yüksek yoğunluklu bir çatışmaya hazır olma ihtiyacıyla açıkça meşrulaştırılan devasa yeniden silahlanma programları kendi stratejik mantığını yaratmaktadır: Moskova’ya, Avrupa silah fabrikalarını ve lojistik merkezlerini önleyici darbeyle vurması için rasyonel bir teşvik ve gerekçe vermektedir. Rusya’nın bu türden başarılı bir darbesi ise buna karşılık Avrupalı hükümetlere, kalan muhalefeti ezmek ve doğrudan müdahaleyi hızlandırmak için gerekli olan iç siyasi sermayeyi, yani kamuoyu desteğini sağlayacaktır. Rus tarafında ise, korku salmak amacıyla Avrupa hedeflerine karşı sınırlı nükleer kullanım çağrısında bulunan sesler artık marjinal kesimlerle sınırlı olmaktan çıkmıştır.
İşte bu, Birleşik Devletler’in tırmandırmayı yönetebileceği operasyonel ortamdır. Maliyetler, yani konvansiyonel yıpranma ve merdiven tırmanmaya devam ederse sınırlı nükleer çatışma, Avrupa sahnesinin üzerine düşmektedir. Amerikan anakarası korunan bir sığınak olarak kalmaktadır. Soğuk Savaş sırasında bir Avrupa nükleer çatışmasında yüz milyonlarca insanın “kabul edilebilir kaybını” bir zamanlar hesaplayan aynı mantık, çağdaş ifadesini vekâlet tırmandırmasının ayarlanmış ve ölçülüp biçilmiş risklerinde bulmaktadır.
Avrupa’nın Ukraynalaştırılması, stratejik amacı Amerikan gücünün çekirdeğini korurken Amerika’nın iki rakibini bitap düşürmek olan bir çatışmanın kademeli olarak kıtayı ana savaş alanına dönüştürmesidir.
Avrupa’nın kendisi, sadece birkaç yıl önce siyaseten düşünülemez olan yollarla nükleer silahlara kapı aralamaktadır. Dansöz Devlet Başkanı Zelenski de dâhil olmak üzere Ukraynalı liderler, seçeneği ikili bir tercihe indirgeyerek defalarca çerçevelemişlerdir: Ya inandırıcı güvenlik garantileriyle NATO üyeliği ya da nükleer kapasitenin yeniden tesisi. Ukrayna içindeki kamuoyu da buna göre kaymıştır; anketler artık belirsiz Batı taahhütlerine tercih edilebilir bir alternatif olarak nükleer silahlara yönelik ciddi bir destek göstermektedir. Almanya’da tabu çatlamıştır. Generaller, eski dışişleri bakanları ve önde gelen siyasetçiler, Alman taktik nükleer silahlarına veya Birleşik Devletler’den bağımsız bir Avrupa caydırıcılığına olan ihtiyacı açıkça tartışmışlardır. Hükümet hâlâ ulusal bir bombayı reddederken, Fransız nükleer kapasiteli uçaklarının müttefik topraklarında olası geçici konuşlandırılması da dâhil olmak üzere Fransa ile “ileri caydırıcılık” hakkında görüşmeler yürütülmektedir. İsveç’te Savunma Bakanı, savaş zamanında İsveç topraklarında nükleer silahların kabul edilebileceğini belirtmiş ve hükümet, Fransa ve İngiltere ile nükleer işbirliği konusunda ön görüşmeler yapıldığını doğrulamıştır.
İsveç ve Finlandiya’nın Birleşik Devletler ile imzaladığı Savunma İşbirliği Anlaşmaları kasten kapıyı açık bırakmaktadır: Kriz veya savaş koşulları altında Amerikan nükleer silahlarının ülkeye sokulmasını engelleyecek açık bir barış zamanı yasağı içermemektedirler. İsveç şimdiden NATO’nun “Steadfast Noon” nükleer tatbikatına katılmıştır. Kıta genelinde söylem, mutlak reddedişten muhtemel durum ve kriz senaryosu planlamasına kaymıştır. Pratik etki, Avrupa topraklarını, Avrupa’nın siyasi rızasını ve Avrupa’nın taşıyıcı/fırlatma sistemlerini nükleer bir role hazırlamaktır ki bu rol, Birleşik Devletler herhangi bir sınırlı nükleer çatışmayı Avrupa tiyatrosu ile sınırlı tutmayı ve Amerikan anakarasını şimdilik bir nükleer Kıyamet’ten korumayı hedefliyorsa tam da ihtiyaç duyulan roldür.
Bu yorum, ABD Savunma Politikalarından Sorumlu Savunma Müsteşarı Elbridge Colby’nin şu anda Rusya veya Çin ile bölgesel çatışmalar için vurguyu kasten daha kısa menzilli taktik nükleer silahlara kaydıran gizli bir nükleer strateji incelemesini yönetip denetlediği gerçeğiyle daha da ağırlık kazanmaktadır. İnceleme, öncelikle devasa stratejik misilleme tehdidine dayanmak yerine, otomatik olarak topyekûn bir nükleer savaşı tetiklemeden belirli askerî hedeflere karşı kullanılabilecek daha ikna edici, daha düşük tahrip güçlü sistemlerle başkanın “seçenek alanını” genişletmeyi amaçlamaktadır. Çalışmaya aşina olan yetkililer bunu, nükleer gölge altında genişletilmiş caydırıcılığı ve tırmandırma yönetimini güçlendirmek olarak tanımlamaktadır; tam da Amerikan anakarasını stratejik bir art bölge, yani güvenli cephe gerisi olarak korurken, Avrupa toprakları üzerinden vekâlet yoluyla verilecek nükleer sinyalleri daha makul kılacak türden ölçülüp biçilmiş, bölgesel harp sahası düzeyinde bir kabiliyet.
Zaferi Tanımlamak
Bu açıdan bakıldığında, nükleer bir çatışmayı “kazanma” üzerine eski Soğuk Savaş hesaplamaları yenilenmiştir ve ayrıca ürpertici bir geçerlilik ve güncellik kazanmaktadır. ABD Hava Kuvvetleri’nin, Amerika’nın iki yüz milyon insanını kaybedebileceği ve yine de Amerikan İç Savaşı dönemindekinden daha büyük bir hayatta kalan nüfusa sahip olabileceği yönündeki meşhur beyanında özetlenen o 1970’ler dönemi değerlendirmeleri, çok sayıda sıradan insan hayatta kalmasa bile yönetici elitin ve iktidarın çekirdek kurumlarının varlığını sürdürebilmesini güvence altına almak için yapılmış soğuk ve hesaplı değerlendirmelerdi.
Zaferin gerçek kriteri, komuta yapılarının, iktidar devri protokollerinin, güçlendirilmiş liderlik sığınaklarının, havadan komuta merkezlerinin ve işleyen bir Amerikan devlet aygıtını küresel sistemin tepesinde tutmaya yetecek kadar sınai ve finansal tohum stokunun, yani döviz/para rezervleri, kilit personel kadroları ve benzerinin hayatta kalması ve korunmasıydı.
Mount Weather, Raven Rock, Greenbrier Kongre sığınağı, mobil komuta konvoyları ve önceden konuşlandırılmış halef destek ekipleri gibi Continuity of Government, yani Hükümetin Kesintisizliği programları, esasen başkanlığı, Ulusal Komuta Otoritesi’ni, Merkez Bankası’nın, daha doğrusu Federal Rezerv denilen abominasyonun yeniden para basma ve tedavüle sürme kabiliyetini ve kıyamet sonrası koşullarında değer sömürüsünün devam etmesini sağlayan komuta zincirini korumak için inşa edilmiştir. 1970’lerde ve 1980’lerde medeniyet ölçeğinde “kabul edilebilir kayıplara” hoşgörü gösteren aynı mantık, şimdi yankısını Avrupa’daki vekâlet tırmandırmasının ölçülüp biçilmiş risklerinde bulmaktadır.
Eğer İskandinav, Alman veya herhangi bir başka Avrupa toprağı Rus misillemesini çekecek saldırılar için fırlatma rampası ya da üs hâline gelirse, mesafe ve Karşılıklı Kesin Yıkım doktrini ile korunan Amerikan anakarası, iktidar üzerindeki hâkimiyetini, enerji dominasyonunu ve harabeye dönmüş bir Avrupa ile kan kaybetmiş bir Rusya’ya şartları dikte etme konumunu korur.
Amerika’nın yerli enerji bağımsızlığına yatırım yapan, Avrupa’nın Rusya ile olan doğrudan enerji can damarını kesen ve vekâlet yoluyla nükleer tırmandırma seçeneğini koruyan aynı güçler, Amerika için gerçek stratejik yenilginin küresel sömürünün şartlarını belirleme yeteneğini kaybetmek olacağını anlamaktadır. Büyük ölçüde Avrupa ve Rus topraklarıyla ibaret kalacak sınırlı bir nükleer çatışmayı takip eden ve kelepir şartlarla Amerikan liderliğinde yürütülecek bir yeniden yapılanma, bu kalıba tam oturmaktadır.
Avrupa ve Rusya konvansiyonel yıpranmayla veya sınırlı bir nükleer çatışmayla birbirini tüketip kıtayı enkaz hâlinde, sanayisini ölü fiyatına kelepir duruma düşmüş ve geride kalan nüfusunu çaresiz bıraktığında, Birleşik Devletler nihayet tek gerçek denk rakibine, yani Çin’e karşı kararlı bir şekilde eksen kaydırmakta serbest kalacaktır.
Amerikalı askerî stratejistler uzun zamandır gerçek varoluşsal tehdidin Moskova değil, Pekin olduğunu savunmaktadır. Resmî doktrin de giderek bunu yansıtmaktadır: 2026 Ulusal Savunma Stratejisi, anavatan savunmasına ve Hint-Pasifik’te Çin’in caydırılmasına öncelik vermektedir.
Kan kaybetmiş bir Rusya Çin’i etkili bir şekilde destekleyemez; ve Avrupa’nın çöküşünden ekonomik rant ve kaynak devşiren Birleşik Devletler, ister iktisadi boğma yoluyla ister Amerikan anakarasını yine çatışmaların dışında tutmayı amaçlayan dikkatle ayarlanmış bir Pasifik çatışması yoluyla olsun, Pekin ile nispi bir güç konumundan karşı karşıya gelebilmeyi ummaktadır. Bir zamanlar bir Avrupa nükleer çatışmasındaki kabul edilebilir kayıpları hesaplayan aynı mantık, şimdi Hint-Pasifik planlamasının temelini oluşturmaktadır: Zafer, nüfusların ve hatta resmî müttefiklerin hayatta kalmasıyla değil, Amerikan sisteminin ana rakibine karşı küresel sömürünün şartlarını belirleme kabiliyetini sürdürmesiyle tanımlanmaktadır.
Cui Bono? [Kimlerin Yararına?]
Çoğu insan, neokonservatif yönetim altındaki Amerika’nın eylemlerinde yalnızca bir delilik ya da akıl dışılık görmektedir; ancak George Bush’un politikalarının işe yaramadığını söylemek siyasi derinliği olmayan, anlamsız bir yorum olur. Yani bu siyasi olarak tanımlanmış ve temellendirilmiş bir yorum değildir. Esas yapılması gereken, -Murray Rothbard’ı saygıyla yâd ederek- şu soruyu sormaktır: Kimin için işe yarıyor? Cui bono?
Ekonomik ekosistemi, iş gücü dinamiklerini, toplumsal kaynakların tahsisini ve kitle iletişim ağlarını kontrol eden karar alıcı otoritelerin rasyonaliteden uzak veya stratejik vizyondan yoksun olduğunu varsaymak, telafisi güç bir analitik yanılgıdır. Makro düzeydeki bu güç rasyonalitesini idrak etmek, uluslararası sistemin ve iç politik dengelerin işleyişine dair diğer tüm konjonktürel malumattan çok daha derin bir kavrayış sağlar. Yönetici elitlerin görünürde irrasyonel kararlar aldığı, öngörülemez krizlere sürüklendiği veya yapısal zafiyetler gösterdiği izlenimi doğduğunda, meselenin sathında kalmamak elzemdir. Böylesi konjonktürlerde stratejik analizin temel gereği, mevcut tablonun hangi aktörlerin menfaatlerine asimetrik bir katkı sağladığını soğukkanlılıkla tahlil etmek; yani güç denklemini okurken daima “cui bono?” (kimin yararına?) prensibini merkeze almaktır.
Özetle; sizi yönetenlerin, serveti yönetenlerin, piyasaları, iş gücünü ve toplumun kaynaklarını kontrol eden, ücretleri belirleyen ve medya piyasasını elinde tutanların aptal olduğunu düşündüğünüzde, asıl aptallığı siz yapmış olursunuz. Eğer bunu biliyorsanız ve başka hiçbir şey bilmiyorsanız, bunu bilmeyip diğer her şeyi bildiğiniz durumdan çok daha fazlasını biliyorsunuz demektir. Yöneticiler bir felakete bodoslama dalıp gaflet içinde sürükleniyor gibi göründüğünde, “cui bono”, yani bu işten kim kazançlı çıkıyor diye sorun!
Sonuç olarak, tüm bu stratejinin arkasındaki en güçlü güdü en basiti ve en kişisel olanı olabilir. Soğuk Savaş sonrası düzene yön veren ağlar, gerçek bir sistemik çöküşün yalnızca jeopolitik dominasyonlarını sona erdirmekle kalmayacağını, aynı zamanda kendilerini ifşa edeceğini, yani sırlarını ve suçlarını ortaya dökeceğini bilmektedir. Yasadışı savaşların, sahte gerekçelerin, iktisadi yağmacılığın, kronist sömürünün ve müttefiklerin kasten feda edilmesinin birikmiş sicilini gömmek imkânsız hâle gelecektir. Çinli yetkililer bu suçları kamuoyu önünde açıkça zikretmeye başladılar bile; sistemin koruyucu mekanizması başarısız olup çökerse diğerleri de onları takip edecektir.
On yıllardır hukukun üzerinde yaşayıp cezasızlık ve dokunulmazlık içinde hareket edenler için Avrupa’nın Ukraynalaştırılması ve hesaplanmış nükleer tırmandırma riski birer kendini koruma ve varlığını sürdürme eylemidir. Kıta’yı çaresizliğe sürüklemek ve sistemi yaşam destek ünitesinde tutacak bir çatışmayı zorlamak, müzik durduğunda ve hesaplar nihayet açılıp defterler dürüldüğünde o günle yüzleşmekten daha iyidir.
Yani izlenen tüm bu strateji, Amerika’nın küresel üstünlüğünü güvence altına alma çabasından ziyade, bir kaçış planı ve hatta başka ulusları ve topraklarını kendi çıkarları için kullanıp atanların, eninde sonunda adaletin sopasıyla yüzleşecekleri o günü olabildiğince ileriye atma çabası olabilir.





Yorumlar