Hukuk Neye Göre Düzenlenmelidir?

Tek Çözüm Yöntemi Olarak Liberteryenizm


20/04/2022 - Erdi Serdar

Hak nedir, hukuk neye göre belirlenmelidir, adaletten anlaşılması gereken nedir? Bir insan ne zaman ve neden bir şeyi hak eder? Hangi durumlarda neden hak etmemiştir?


Sosyal meselelerle ilgili yapılan yorumlar genelde yukarıdaki soruların etrafında döner. İdeolojiler bu sorunlara çözüm bulma iddiasındadır ve kendilerince bir sosyal düzen önerirler. Bir sosyal düzen önerisinde bulunan kişi, önerisinin doğası gereği bireyin kendi vücuduyla, doğadaki kaynaklarla ve diğer bireylerle olan ilişkisi hakkında analiz ve yorum yapmalı ve bir çözüm sunmalıdır. Amaç, bireyler arasında çıkacak olan uyuşmazlıkların çözülmesi, barışçıl bir sosyal düzenin kurulmasıdır.


İddiam odur ki birey özgürlüğünü ve serbest piyasayı baz alan liberteryenizm, yukarıda bahsedilen sorunlara çözüm bulabilecek tek düşünce sistemidir. Liberteryenizm dışında önerilecek herhangi bir ilke bu sorunlara akıl ve mantık çerçevesinde bir çözüm bulamamanın ötesinde, var olan sorunları daha da derinleştirip büyütmekten başka bir işe yaramaz.


Neden? Liberteryenizmin ilkeleri nedir? Neden tek çözüm yöntemi liberteryen ilkeler olmak zorundadır? Daha net ve kolay anlaşılması açısından en baştan, sırayla ve örneklerle ilerlemenin faydalı olacağını düşünüyorum.


I. Mülkiyet

Mülkiyet nedir? Bir şeyi mülkiyete tâbi kılan özellik nedir? Neden mülkiyet gibi bir kavram olmaksızın sosyal düzeni anlamlandıramayız?


A. Mülkiyet Kavramının Kaçınılmaz Olarak Ortaya Çıkması

Dünya üzerinde tek bir insanın yaşadığını hayal edelim… Bu kişi, dünyadaki her türlü kaynağı dilediği gibi kullanabilecektir. Çünkü herhangi bir malı kullandığı zaman buna itiraz edecek olan ikinci bir kişi bulunmamaktadır. Ortada bir uyuşmazlık yoktur, kurulması gereken sosyal bir düzen bulunmamaktadır.


Benzer şekilde, dünyada çok sayıda insanın yaşadığını ancak kaynakların sınırsız olduğunu hayal edelim… Bu sınırsız kaynaklara ulaşmanın hiçbir masrafı da olmasın. Bir insan herhangi bir şeyi dilediği zaman elde edebilsin. Böyle bir durumda insanlar arasında uyuşmazlık çıkmayacaktır. Çünkü herhangi bir malı elde etmek isteyen insanın parmaklarını şıklatması yeterlidir. Bir başkasının malvarlığını dert edinmek, buna itirazlarda bulunmak, bunun için bir çaba göstermektense neden tek bir hareketimle istediğim herhangi bir şeye sahip olmayayım ki?


Gerçek dünyaya baktığımızda ise karşılaştığımız manzara birden fazla insanın varlığı ve doğadaki kaynakların sınırlı olduğu gerçeğidir. Kaynakların sınırlı olması her insanın her zaman her şeyi elde etmesinin mümkün olmadığını kabullenmeyi de gerektirir. Çünkü mümkün olsaydı, zaten kaynaklar sınırlı değil sınırsız olmuş olurdu. Sınırlı olan bu kaynakları elde edebilmek için bir eylemin, çabanın, masrafın varlığı şarttır.


Öyleyse şu tespiti yapmamız yanlış olmayacaktır: Uyuşmazlık, birden fazla insanın aynı mal üzerinde aynı hak/yetki iddiasında bulunmasıdır. İlgili kıt malın ne şekilde kullanılacağına dair iki farklı talep aynı anda gerçekleştirilemeyeceği için uyuşmazlık vuku bulur. Örneğin, taraflardan biri malın bir başka insana devredilmesini ister, taraflardan diğeri ise aynı malı kendisi kullanmak ister. Bu iki talebin de gerçekleştirilmesinin imkânı yoktur. Birden fazla insanın aynı kıt malı farklı şekillerde kullanmak istemesi uyuşmazlığın temelini oluşturur.


Peki o zaman bu uyuşmazlık nasıl ve neye göre çözülmelidir? Açıktır ki uyuşmazlık konusu olan malın üzerinde kimin, neden yetki sahibi olduğunu tespit etmek ve ona göre karar vermek gerekir. Bir mal, ancak o malın meşru yetkilisi tarafından belli bir kullanıma özgülenebilir.


Bu kaçınılmaz problemi çözebilmek adına her bir malın belli bir karar vericisinin olması gerekir. Kabaca, kıt bir mal üzerinde yetki sahibi olma konseptinin adı mülkiyettir. Malın karar vericisi ise malik olarak adlandırılır. Böylece herhangi bir malın ne şekilde kullanılacağına dair karar verme yetkisi o malın malikine ait olacaktır. Masanın üzerinde bir elma var ise, bu elmanın başkasına verilmesi, tüketilmesi, çöpe atılması gibi seçenekler arasından hangisinin tercih edileceğine o elmanın maliki karar verir. Elmanın maliki olmayan insanların da taleplerini dikkate almak, elmanın belli bir şekilde kullanılmasını engeller. Zira aynı obje, birbiriyle çelişen amaçlar uğruna aynı anda kullanılamaz. Bir elmanın tüketilmesi ve aynı zamanda bir başkasına satılması mümkün değildir.


İşte mülkiyet kavramı, uyuşmazlıkların çözümü için olmazsa olmaz bir konsepttir. Her bir malın maliki varsa, her bir malın ne şekilde kullanılacağı da objektif olarak belirlenebilecektir. A kişisi maliki olduğu elmasını yiyebilir, B kişisi maliki olduğu elmasını bir başkasına devredebilir. Uyuşmazlık çıkması durumunda ise mülkiyet konseptini dikkate alarak uyuşmazlığı objektif bir şekilde çözüme kavuşturmak mümkün hâle gelir.


Sonuç olarak sınırsız ve masrafsız bir doğada yaşamıyor olduğumuz gerçeği bizi otomatik olarak mülkiyet kavramına götürür. Mülkiyet kavramının zaruri olmasının gerekçesi budur. Mülkiyet, bireyler arası uyuşmazlığı en aza indirme ve mevcut uyuşmazlıkları çözme konusunda hayati bir rol oynar.


Bu aşamadan sonra kimin, hangi malın maliki olacağının tespit edilmesi meselesi devreye girer.


B. Öz Sahiplik

Üzerinde düşünülmesi gereken ilk konu, bireyin bedeniyle ilgili olarak kimin söz sahibi olduğudur. Aklı başında olan herkes bu sorunun cevabını “bir kişinin bedeni o kişiye aittir” şeklinde cevaplar. Ancak maalesef iş uygulamaya ve değerleri savunmaya geldiğinde insanların çok küçük bir kısmı bu ilkeyi istisna olmaksızın savunur.


Bireyin bedeni, doğada bulunan kıt mallardan bir tanesidir. A kişisinin vücudu tek bir tane olduğuna göre mantıken sınırsız değildir. A kişisinin bedeni üzerinde birden fazla kişinin farklı taleplerde bulunması bir uyuşmazlık doğurur. A’nın bedeni (emeği) bir baraka inşasında mı kullanılmalıdır, su kaynağından kovayla su taşımak amacıyla mı kullanılmalıdır? Yoksa diğer sonsuz seçenekten bir tanesi için mi kullanılmalıdır? A’nın yiyeceği/içeceği şeyler ne olmalıdır? A’nın vücuduna yapılabilecek/yapılamayacak şeyler nelerdir ve buna kim karar verir?


Görüleceği üzere beden üzerinde uyuşmazlık çıkar ve bu uyuşmazlığın tek çözüm yöntemi mülkiyettir. O bedenin maliki kimse, bedenle ilgili karar verecek olan da o kişidir.


Bir insan vücudunun mülkiyeti, o vücutla ilgili karar verme yetkisine atıf yapar ve öz sahiplik (self-ownership) ilkesine göre her insan kendi bedeninin malikidir. Akla ve mantığa uygun bir şekilde bu tespitten farklı bir tespit yapmak mümkün değildir. Birey ile kendi bedeni üzerinde objektif bir bağlantının bulunması, beden üzerinde hak iddia edebilecek tek kişinin o kişi olması söz konusudur.


Aksi takdirde bir insanın bedeni bir başkasına mı ait olmalıdır yoksa birden fazla sayıdaki başka kişilere mi? Yoksa herkese mi ait olmalıdır? Bu sorulardan birine evet diyen kişinin gerekçesi ne olabilir? A kişisinin bedeni neden B’ye veya B+C+D’ye veya herkese ait olsun? Böyle bir iddiayı temellendirmenin mümkün olmadığı ortadadır. Zaten A’nın bedeninin bir başkasına ait kabul edilmesi zorlamaya dayanan kölelik değil de nedir? Kaldı ki temellendirilmesi yapılamayan bu iddia uygulamaya konsa bile kararlar neye göre verilecektir? A’nın bedenini kim ya da kimler hangi yönde kullanacaktır? Buna kim nasıl karar verecektir? Oylama mı yapılacaktır, çoğunluğun kararı mı geçerli olacaktır? Çoğunluğun tercihi dikkate alınacaksa, azınlıkta kalanların herhangi bir yetkisinin olmadığı sonucuna varmaz mıyız?


A’nın bedeni tanrı veya benzer bir konsepte mi aittir? Öyle olduğu kabul edilse bile, bedenle ilgili karar verecek olan kişiyi tespit etme sorunu varlığını sürdürür. Tanrının A’nın bedeniyle ilgili talebini/kararını topluma kim, nasıl açıklayacaktır?


Hem akıl ve mantığa hem de pratik dünyaya uyan tek sonuç, her bireyin kendi vücudu üzerinde tam yetki sahibi olmasıdır. Bu yetkinin herhangi bir istisnası olamaz; çünkü istisna getirmek, o kişinin bedeni üzerinde bir başkasının kısmi de olsa hak iddiasında bulunması demektir. A, bedenine elmanın mı yoksa armudun mu gireceğine kendisi karar verecektir. Elleriyle sandal mı yapacağına yoksa baraka mı inşa edeceğine kendisi karar verecektir. Nereye gidip nereye gitmeyeceğine, neyi düşünüp düşünmeyeceğine, ne söyleyip söylemeyeceğine, kısacası bedeniyle ilgili her türlü eyleme karar verme yetkisi A’dadır.


Kısaca ekleyeyim ki öz sahiplik ilkesine itiraz eden herhangi bir insan, aslında yapmış olduğu bu itiraz eylemiyle kendi vücudu üzerinde mülkiyet hakkının olduğunu söylemektedir. Bu sebeple öz sahiplik ilkesine herhangi bir şekilde itiraz etmek, itiraz eden kişinin çelişkiye düşmesine sebep olur.


Sonuç olarak doğada var olan her insan kendi bedeninin mutlak malikidir ve bedeniyle ilgili her türlü kararı verme yetkisine sahiptir. Bedeniyle yapabildiği şeyler (emeği ve emeğinin ürünü) de aynı şekilde ona ait olacaktır. Bunun dışında yapılacak herhangi bir tespit temellendirilemeyeceği gibi uyuşmazlığı çözme konusunda da başarıya ulaşamaz.


C. Homesteading

Öz sahiplik ilkesinden sonra karşımıza çıkan mesele, insan vücudu dışında kalan malların mülkiyetidir. Doğadaki malların maliki veya malikleri kimdir? Tek bir kişi mi, birden fazla kişi mi yoksa herkes mi? Neden? Hangi meşru gerekçeye göre doğadaki tüm malların belli kişileri ait olduğu söylenebilir? Belli bir bölgede yaşamını sürdüren bir insan nasıl olur da gezegenin bambaşka bir bölgesindeki bir kaynağın sahibi olabilir?


Liberteryen teoriye göre doğada bulunan mallar başlangıçta sahipsizdir. Doğada var olan insan belli bir bölgede kendi bedeniyle baş başadır ve doğadaki kaynaklarla doğrudan bir ilişkisi yoktur. Bir malın bir kişinin mülkiyetine dahil olabilmesi için bir eylemin, bir çabanın, bir dönüştürme, sınırlandırma, sahiplenme ilişkisinin varlığı mecburidir. Böyle bir eylem var olmadığı sürece doğada bulunan bütün mallar basitçe sahipsizdir ve öylece var olmaya devam ederler.


Liberteryenizme göre sahipsiz olan bir malı sahiplenen ilk kişi, o malın mülkiyetini eline geçirir. Sahiplenme dediğimiz işlem nasıl gerçekleşebilir? Örneğin, ağaçta duran elma sahipsizdir. Gidip elmayı dalından koparıp alan kişi, elmanın maliki hâline gelir. Çünkü sahipsiz olan elmayı elde etmek isteyen bu kişi, kendisine ait olan emeğini (bedenini) kullanmış ve elmayı kendi yetki alanı içine sokmuştur. Bu dakikadan sonra o elmayla ilgili karar verme yetkisi o kişiye aittir.


Başka bir sonuca varmak mümkün müdür? A’nın, doğada öylece var olan ve kimsenin dokunmadığı elmayı gidip yetki alanına geçirmesi sonucunda elmanın mülkiyeti konusunda B’nin sahiplik iddiası ne kadar doğru olabilir? Hem A’ya hem de B’ye mi ait olmalıdır? B+C+D’ye mi yoksa herkese mi ait olmalıdır? Neden? Bu iddiaların saçma olduğu ortadadır. Elma üzerinde en sağlam hak iddiasında bulunabilecek kişi, elmayı alan ilk kişidir.


Aynı mantık araziler için de geçerlidir. Doğada var olan bir toprak parçası başlangıçta sahipsizdir. O toprak parçasını, kendisine ait olan emeğini kullanarak dönüştürüp yetki alanına sokan ilk kişi o arazinin de sahibi olacaktır. Örneğin, boş bir araziyi ilk olarak işleyip tarım yapan kişi arazinin ve araziden elde ettiği ürünlerin maliki olur, arazi üzerine bina inşa eden kişi arazinin ve binanın maliki olur. Buradaki mantık, sahipsiz malı ilk kullanan kişinin belli bir emek ve dönüştürme işlemi gerçekleştirmesidir. Pratikte bunun tespiti her zaman apaçık olmasa da temel mantık her zaman aynıdır. Buna göre, bir arazi parçasının etrafını çitle çevirmek, o arazi parçasının mülkiyetini elde etmek için yeterli değildir. Aynı şekilde hiç kimse sahipsiz bir malı ilk gören kişinin kendisi olduğunu veya sahipsiz malı sahiplendiğini söylediğini öne sürerek mülkiyet iddiasında bulunamaz.


Sonuç olarak, başlangıçta doğadaki malların tamamı sahipsizdir ve sahipsiz olan herhangi kıt bir malı emek harcayarak elde eden kişi o malın meşru maliki hâline gelir. Bu aşamadan sonra o malla ilgili karar verme yetkisi sadece ve sadece bu kişiye aittir.


D. Gönüllü Alışveriş (Serbest Ticaret)

Beden ve mallar üzerindeki mülkiyetin doğuştan ve ilk kullanımla kazanılmasının ardından ortaya çıkan mesele, bireylerin mülkiyetine tâbi olan malların nasıl ve neye göre el değiştireceği meselesidir. Öz sahiplik ve ilk kullanım ilkelerinden sonra mülkiyetin el değiştirmesiyle ilgili analiz ve tespit yapmak çok daha kolay hâle gelir. Bu iki ilkenin doğal sonucu, bireylerin kendi mülkiyetlerini diledikleri gibi kullanabilmesidir. Her birey, kendisine ait malları dilediği herhangi bir mal ile takas etmekte veya herhangi bir şekilde kullanmakta serbesttir. Bireylerin böyle bir özgürlüğünün olmadığını iddia etmek, bireyin varlığına itiraz etmekten farksızdır. Eğer birey özgürse, bedeniyle dilediğini yapabileceği gibi mallarıyla da dilediğini yapabilmelidir. Bir insan kendisine ait 1 adet balığı bir başkasına ait 1 adet ekmekle takas etmek isteyebilir veya 1 adet baltayı elde etmek için 200 adet ekmek vermeyi göze alabilir. Her iki tarafın da buna rızası varsa takas işlemi sorunsuz bir şekilde gerçekleşir. Balığın mülkiyeti, balığın maliki tarafından diğer kişiye devredilir. Aynı mantık ekmek ve balta için de geçerli olur. Gönüllü, rızaya dayalı bir şekilde verilen onaylar sonucunda malların mülkiyetleri bireyler arasında böylece meşru bir şekilde el değiştirir.


Gönüllü olarak gerçekleşen ilişkinin her iki tarafı da ilişkiden kârlı çıkar. Bunun sebebi değerin subjektif olmasıdır. A’nın elindeki x ile B’nin elindeki y’nin takas edilmesi durumunda hem A hem B daha müreffeh bir konuma geçmiştir. Zira A’ya göre y, x’ten daha değerlidir; B için ise tam tersi geçerlidir. Zorlamanın olmadığı herhangi bir ilişkinin her iki tarafa da kâr sağlıyor olduğu gerçeğini aklımızdan çıkarmamamız gerekir.


İlk kullanım ve rızaya dayalı mülkiyet devri dışında bir malın mülkiyeti ancak ve ancak saldırı yöntemiyle elde edilebilir. Bu da bizi önemli bir liberteryen ilkeye götürür.


II. Saldırmazlık Prensibi (NAP; “Non-Aggression Principle”)

Liberteryen ilkeye göre ilk saldırı (başlatıcı saldırı, initiation of aggression) doğası gereği, her zaman gayrimeşrudur. Yukarıda anlattığım mülkiyet teorisine göre doğadaki her birey mülkiyetiyle, yani kendi bedeni ve homesteading ve gönüllü alışveriş ilkeleri uyarınca elde etmiş olduğu meşru mallarıyla başbaşadır ve diğer bireylerle gönüllü ilişkiye girerek mülkiyet devri gerçekleştirir. Saldırı, rızaya dayalı ilişkinin zıddıdır. Malın meşru maliki dışında bir kişinin malikin rızasını almadan o malı kullanması tipik bir saldırı örneğidir.


Saldırı, bir başka insanın mülkiyetine yönelmiş kuvvet kullanımı veya buna yönelik tehdit olarak tanımlanabilir. Bir kişinin malını çalmak saldırı olduğu gibi, eli silahlı 10 kişinin 1 kişinin etrafını çevirip “cebindeki telefonu verir misin lütfen?” demesi de saldırı örneğidir. Saldırı tehdidinin açık, yakın ve ciddi olması gerekir. Bazı durumlarda saldırının olup olmadığını tespit etmek biraz daha zor olsa da temel mantık aynıdır. Zor örnekler üzerinden beyin fırtınası yapmak başka bir yazının konusu olabilir.


Tanımını dikkate aldığımızda saldırının iki şekilde ortaya çıkabileceğini görürüz. İlki, bireyin mülkiyetine (bedenine ve mallarına) yönelmiş olan direkt saldırı veya saldırı tehdididir. İkincisi ise mülkiyetin devri sonucunu doğuran sözleşmelerin yerine getirilmemesidir. Örneğin, A, B ile sözleşme yapmıştır ve buna göre B’ye 1 kg elmanın mülkiyetini devredecektir. B ise karşılığında 1 kg üzümün mülkiyetini A’ya devredecektir. Bu sözleşme çerçevesinde A elmaların mülkiyetini devrettiği hâlde B üzümlerin mülkiyetini devretmezse, B’nin A’nın mülkiyetine bir saldırıda bulunmuş olması söz konusu olur. Zira B, üzümlerin mülkiyetini devretme sözü verdiği için A, elmaların mülkiyetini devretmiştir. A’nın elmaların mülkiyetini B’ye devretmesinin amacı, üzümlerin mülkiyetini elde etmektir. Elmaların mülkiyetini elde eden B, üzümlerin mülkiyetini devretmediği takdirde A’nın rızasına aykırı olacak şekilde ve A’nın aleyhine zenginleşmiş olur. B, A’yı kandırmış/dolandırmış, A’nın mülkiyetine saldırmış demektir. B’nin saldırısı sonucunda A’nın mülkiyetinde azalma meydana gelmiştir.


Görüleceği üzere mülkiyet hakkının varlığı, NAP’i zorunlu kılmaktadır. NAP’i tespit edebilmek ise yalnızca liberteryen mülkiyet teorisinin benimsenmesi hâlinde mümkün olur. Örneğin, A, B’nin elindeki elmayı güç kullanarak almıştır. A’nın eylemi saldırı mıdır? Bu soruyu cevaplayabilmek için elmanın meşru malikini tespit etmek zorunludur. Elma zaten A’ya ait bir mülk ise ve bir şekilde B tarafından ele geçirilmişse, A’nın güç kullanarak zaten kendisine ait olan elmayı B’den geri alması saldırı teşkil etmez.


Bu bağlamda bakınca mülkiyet hakkını kabul edip NAP’i kabul etmemek mantıklı bir yaklaşım olamaz. Çünkü mülkiyetin temel özelliği, malın malikinin her türlü kararı alabilmesidir. Başka bir deyişle, diğer insanları dışlayabilme yetkisidir. Sahipsiz bir ağacı kendi emeğiyle kesip biçip kayık yapan insan, kayığın maliki olmuştur ve dilediği kişiye kayığı kullandırma hakkına sahiptir.


Öyleyse mülkiyetin varlığı, kaçınılmaz olarak NAP’i ortaya çıkarır. Eğer, başlatıcı saldırının her zaman yanlış olduğu ilkesi kabul edilmezse, mülkiyet kavramı da anlamını yitirecektir. Bir malın maliki olan birey, başka insanların o mala müdahalesini (yani saldırısını) engelleme yetkisine de sahiptir. Eğer, malik, başkalarını engelleme yetkisine sahipse, başkalarının malike saldırmama yükümlülüğü vardır. Eğer, bir saldırı varsa, malikin saldırıyı defetme hakkı (saldırı tamamlanmış ise yaptırım/tazminat hakkı) tartışmasız bir şekilde varlığını sürdürecektir.


Bireyin özgür olduğu fikri her birey için geçerli olduğuna göre, bireyin kendine ait mülküyle özgürce yaşayabilmesi, ancak diğer bireylerin bu mülke saldırmaması hâlinde mümkün olabilir. Bireyin mülkiyetini/özgürlüğünü kabul ettikten sonra o bireye karşı başlatıcı saldırı uygulamanın da meşru olduğunu kabul etmek bariz bir çelişkidir. “Birey özgürdür, ama aynı zamanda birey özgür değildir” demekten farksızdır.


İlk Saldırının Meşru Olduğunu Kabul Etmek Mümkün Olabilir mi?

İlk saldırının meşru olduğunu kabul eden bir insana saldırmak yanlış olarak, adaletsizlik olarak görülebilir mi? Nasıl ki herkes, bedenlerine yönelmiş bir saldırıyı defetme hakkına sahipse (meşru müdafaa) ve böyle bir defediş adaletsizlik olarak görülmüyorsa, “ilk saldırıyı başlatarak bir başkasını öldürmek gayrimeşru olmamalı” diyen birini öldürmek adaletsizlik olarak görülemez. Bu örnekte elbette bu cümleyi kuran kişinin anında öldürülmesi kastedilmiyor. Kolay anlaşılması açısından örneği uca çekmeye çalışıyorum. Nasıl ki bir insan kendi vücuduna başkası tarafından yapılacak bir eyleme rıza gösterdiğinde o eylem adaletsizlik olmuyorsa, ilk saldırının ve öldürmenin meşru olduğunu kabul eden insana, ilk saldırının meşruluğu ilkesine rıza gösteren insana saldırmak da adaletsizlik olarak değerlendirilemez. Çünkü zaten o insan, ilk saldırının yanlış olmadığını düşünen bir insandır. Saldırıya maruz kaldıktan sonra herhangi bir şekilde itiraz etmesi mümkün olabilir mi? Saldırıya uğradığını söylemesi ve isyan etmesi bir şeyi değiştirmez; çünkü zaten ilk saldırının, yani aslında saldırıya uğramanın normal ve meşru olduğunu çoktan kabul etmiştir. Bir boks maçına çıkan iki kişinin birbirlerinin vücuduna saldırması ve sonunda bir tarafın galip gelmesinin adaletsizlik olmaması da aynı mantık üzerine kuruludur.


İlk saldırıyı her zaman veya bazı hâllerde meşru kabul etmek, ayrımcılığı da mutlaka beraberinde getirir. A’nin B’ye ilk saldırıyı başlatması normalse, B de aynı şekilde A’ya karşı başka bir meselede ilk saldırıyı başlatabilir mi? Toplumdaki diğer bireyler için de aynısı geçerli olur mu? Geçerli olursa insanlık son bulmaz mı? Öyleyse ilk saldırının meşru olabileceğini kabul etmek, ancak ve ancak bir insan veya insan grubunun ilk saldırıyı başlatmaya yetkisi olduğunu kabul etmekten geçer. Örneğin, A, B, C toplumun kalanına karşı ilk saldırıyı başlatabilirler; ancak toplumun geri kalanı kendi arasında veya A, B, C’ye karşı ilk saldırıyı başlatamaz. Ancak buna benzer bir kural benimsenirse ilk saldırının kimi zaman meşru olabileceği kabul edilebilir. Böyle bir durum ise A, B ve C’nin diğer insanlardan daha üstün olduğunu, diğer insanlara dilediklerini yapabileceklerini kabul etmek anlamına gelir. Kaldı ki böyle bir kuralın pratikte işleyebilmesi için A, B ve C’nin bizzat veya başkalarının da yardımıyla saldırıda bulunması, diğer insanların ilk saldırılarını ise cezalandırması gerekir. Sonuç özetle şu noktaya çıkar: “Ben sana vurma hakkına sahibim, ancak sen bana vurma hakkına sahip değilsin. Bu kuralı uygulatmak da benim yetkimdedir. Böyle bir kuralı kabul etmemizin sebebi ise benim bu şekilde söylüyor olmamdır”.


Sosyal düzenin nasıl olması gerektiği üzerine tartışılması, bu konunun masaya yatırılması başlı başına barışçıl bir düzene işaret eder. Hangi görüşten olursa olsun bir insanın sosyal düzen hakkında herhangi bir yorumda bulunması, o kişinin barışçıl bir çözüm aradığını gösterir. Barışçıl düzen, saldırının olmadığı düzendir. Tartışmanın doğası gereği bütün bireylerin kabul etmesi gereken ilke NAP’tir.


NAP, bir avuç insanın ortaya atıp herkesin inanmasını ve benimsemesini istediği subjektif bir ahlâikî ilke değildir. Sokakta görülen yaşlı akrabanın elinin öpülmesi gerektiği gibi subjektif, geleneksel, yöresel, belli gruba özgü bir örf-âdet değildir; keyfî şekilde ortaya konmuş bir konsept değildir. Tartışmaya dahil olan veya olmayan herkesin insan olarak anılabilmesinin, varlığını devam ettirebilmesinin, zihnindekileri yaşayabilmesinin ön koşuludur. Ortaya çıkan bir uyuşmazlıkta kimin haklı kimin haksız olduğunu tespit edebilmek için baz alınan en temel ilkedir. NAP’in istisnasız bir şekilde benimsenmesi, sosyal düzen için olmazsa olmazdır.


Bütün bu gerekçelerle, mülkiyet hakkını savunup NAP’i savunmamak bir çelişkidir ve mülkiyet kavramının içini boşaltır. NAP kavramı, mülkiyet konseptinin diğer yüzüdür, mülkiyet konseptinin bir görünüş/açıklanış biçimidir. Bir insanın bir mal üzerinde mülkiyet hakkının olması, diğer insanların o mala saldırmama yükümlülüğünden bağımsız olarak ele alınamaz.


III. Sonuç

Mülkiyet ve NAP, basit gerçeklerden ve akıl yürütmeden ortaya çıkan, sosyal düzen için olmazsa olmaz ve inkâr edilemez ilkelerdir. Bu iki kavramın varlığını savunmak için faydacı veya deneyci argümanlara başvurmak gerekli değildir. Mülkiyet ve NAP pratikte rakip önerilere göre daha faydalı ve verimli olmasına rağmen, asıl benimseme gerekçesi doğal hukuktur. Özgürlüğün etiğini analiz etmenin doğal sonucudur. Sosyal düzen bağlamında özgürlük, mülkiyeti koruyabilme ve mülkiyetle dilediğini yapabilme hakkıdır; bununla bağlantılı olarak bir başkasını kendi mülkiyetinden dışlama hakkıdır; yine bağlantılı olarak bir başkasının başlatıcı saldırısına maruz kalmamaktır.


Liberteryenizmi reddeden herhangi bir insan bu yazıda anlatılan ilkeleri akıl ve mantık çerçevesinde çürütmekle yükümlüdür. Doğadaki kaynakların kıt olmadığını, insanların kendi bedenlerine sahip olmadığını, doğadaki malların sahipsiz olmadığını, ilk kullanımla mülkiyetin elde edilmesi prensibinin geçerli olmadığını ve ilk sahiplenme dışında başka bir ilkenin geçerli olduğunu, gönüllü alışverişin kabul edilemez olduğunu, saldırının (bazen) kabul edilebilir olduğunu rasyonel bir şekilde temellendirmek zorundadır.


Ancak liberteryen ilkeleri inkâr etmeye kalkan kişi, bu inkârını öne sürmesiyle beraber çelişkiye düşüp düşmediğini de göz önünde bulundurmalıdır. Zira argümanda bulunan bir kişi, aslında mülkiyet kavramını kabul ettiğini argümanda bulunma eylemiyle göstermemekte midir? (Argümantasyon etiği, bir başka yazının konusu olabilir.)


Hukuk sisteminin temeli liberteryen mülkiyet teorisi olmalıdır ve uyuşmazlıklar buna göre çözüme kavuşturulmalıdır. Bir malın kime ait olacağı liberteryen mülkiyet teorisine göre tespit edilmelidir. Bu bağlamda düşünürsek, “kanun koyucu” diye bir kavram olamaz. Sosyal düzen oluştururken yapılan şey kanun koymak değil “kanunu bulmaktır“. Doğal hukuk orada durmaktadır, biz insanlar ise var olan bu doğal hukuku bulup, ortaya çıkarıp, yorumlayıp uygulamaya çabalamaktayızdır.


Sonuç olarak bir hukuk düzeni, yalnızca mülkiyet ve NAP kavramları üzerine inşa edilmelidir, uyuşmazlıkların çözümü (sosyal düzen) için bu yaklaşım gerekli ve yeterlidir.



Yazar: Erdi Serdar

83 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör