Her Gün Lobi Yapıyorum

Finans sistemi, ihtiyaç duyulan fonların uygun şartlarda sağlanması ve etkin bir şekilde kullanılmasıyla ilgili faaliyetlerdir. Kişilerin veya kurumların maddi gelir elde etmeleri, yatırım yapmaları ve zaman içinde bu yatırımları değerlendirmeleridir. Finans sistemi, başta üretim olarak neredeyse bütün ekonomik faaliyetlerin yürütülmesi amacıyla, yatırımcılar ile girişimcileri bir araya getirerek girişimcilerin ihtiyaç duyduğu fonları sağlar.

Parası olmayan girişimciler kaybedecekleri paraları olmadığı için haliyle daha fazla risk alma eğilimindedirler. Aldıkları risklerin sonucunda sağlayacakları getirinin de yüksek olacağını ümit ederler. Buna karşın bu parasız girişimciler, parası olan yatırımcıları, kendi girişimlerinin getirisinin yüksek olduğuna ikna etmek zorundadır. Yatırımcı, aldığı riskin seviyesine göre en yüksek getiriyi almaya çalışır. Onu ikna etmek için en etkili sihirli sözcük de “faiz”dir. Faiz neredeyse bütün ekonomik faaliyetlerin temelini oluşturur. Girişimcilerin tek tek bütün yatırımcıları “ikna” etmesi oldukça maliyetli ve pratik olarak mümkün olmadığından bu görevi üstlenen bankalar ortaya çıkmıştır. Bankaların temel işlevi, parasını yatırmak isteyen yatırımcı ile borç almak isteyen girişimciyi bir araya getirerek aradaki faiz farkından para kazanmaktır. Yani bankalar faizden para kazanan kurumlar oldukları kadar aynı anda faiz ödeyen kurumlardır. Bankalar borç verme konusunda uzmanlaştıkları için de doğru kişiye doğru oranda borç verme, ilgili borçların takibi ve tahsili konusunda yatırımcılara hizmet vermektedir. Bütün bu borç alıp verme dengesine baktığımızda bankacılık; genel olarak faiz alarak para kazanmak değil, vadesine göre almış ve vermiş oldukları borçların faizlerini yönetmektir. Bu dengeyi iyi kurmuş olan bankalar genel olarak kârlarını artırmaktadır. Ancak söz konusu yönetim oldukça zordur. Bankalar genellikle kısa vadeli veya vadesiz olarak topladıkları paraları, daha uzun süreli krediler şeklinde borç vermektedirler. Bu yapıya göre, faizin düştüğü dönemlerde borçlanma faizleri daha kısa sürede etkilenmekte ve bankaların kârlılıkları artmaktadır. Ayrıca faizlerin düşmesi sahip oldukları bonoların değerini artırmakta ve aktif değerleri yükselmektedir. Bu durum yine bankaların kârlılıklarını artırmaktadır. Son yıllarda yaşanılan faizlerin düşmesiyle bankalar da kârlarını artırmış, edindikleri düşük faizli fonlar sonucunda kredi hacimlerini artırarak ekonomik büyümeye katkı sağlamışlardır. Dünyadaki likidite bolluğuna paralel olarak merkez bankasının ideolojik bir şekilde faiz oranlarının üstünde baskı kurmasıyla negatif reel faiz oranları yaşanmış ve devlet, yatırımcılar aleyhine regülasyonlar uygulamaya başlamıştır. Devlet, kendi ödediği faizlerin düşmesi için bankalarla yürüttüğü bu ortak girişim sonucunda, sermaye sahiplerinin aleyhine, kendi büyümesini ve borçlanmasını finanse etmiştir. Ülkenin siyasi risklerinin azalmasıyla ve kredi derecelendirme kuruluşlarının da yardımıyla likidite daha da artmıştır. Devlet ve bankalar için bol likidite sayesinde hayat mutlu mesut devam ederken, bir anda kimsenin anlamadığı bir şekilde ülke risklerini artırıcı olaylar meydana gelmiştir. Aslında hiç kimse ilk anda bu olayları ülke riskiyle ilişkilendirmedi. Her “otoriter kapitalist” ülkenin yapacağı gibi, şehrin göbeğindeki değerli bir arazi birkaç çevreciye bırakılamazdı. Bu alan yıkılarak en verimli bir şekilde, bir AVM ile taçlandırılmalıydı. Bu AVM’ye otoriter sosu katabilmek amacıyla kışla teması bizzat başbakan tarafından belirlenmişti. AVM aleyhine birkaç çevrecinin itirazı “otoriter kapitalizm”e yakışır bir şekilde bastırılmıştı. Ne olduysa o anda oldu. Sadece istikrar amacıyla iktidarın kendisine altın tepsiyle sunulduğu hükümet, bu istikrarı sürdürmek için en ufak bir sese tahammül edemiyordu. Yine benzeri istikrar kaygılarıyla “ahbap çavuş kapitalizm”ini yürüten büyük sermaye ve bankalar hükümete karşı sessiz kalmayı tercih ediyordu. Kendisine yapılan bu ilk itirazı tehdit olarak gören başbakanın tehditkâr üslubu, yatırımcıyı ürkütmeye yetecek boyuttaydı. Halbuki yatırımcı, istikrar kadar akıllı bir yönetim de beklemektedir. Her an nasıl tepki vereceği bilinmeyen bir yöneticinin eline yatırımlarını bırakmak, ancak aynı oranda getiri, yani yüksek faizle mümkün olacaktır. Faizi asıl yükselten unsur bir lobiden öte yöneticilerin finansal sisteme olan tavrıdır. Dış yatırımcıların ve kredi derecelendirme kuruluşlarının yardımıyla düşen faizin, bir anda, yine “faiz lobisi” ismiyle cisimleştirilmeye çalışılan dış güçler yüzünden tekrar yükselişe geçtiği iddia ediliyor. Bankaların faize duyarlı yapısından haberdar olmayan başbakan, bir anda sert bir üslupla bankaları “faiz lobisi” olarak faizlerin yükselmesi amacıyla çıkan olaylardan sorumlu tutuyor. Tamamıyla güven üzerine kurulmuş olan finansal sitemin temelini politik emelleri için baltalamaktan çekinmemek, faizlerin düşmesini değil, daha da artması sonucunu doğurmaktadır. Devlete büyük oranda borç vererek bilançolarında yüksek oranda devlet bonosu tutan bankalar da, faizlerin bu yükselişi sonucunda bu bonoların değer kaybetmesiyle devletle olan yakın ilişkilerinin bedelini ödemişlerdir. Yükselen faiz ve döviz sonucunda yatırımcılar kazanmış ve ufak çaplı da olsa kapitalizmin adaleti görülmüştür.


Yazar - Cavit Herç


37 görüntüleme0 yorum