Gerçek Liberteryenizmin Anlamı Üzerine
- Çınar Akyol
- 4 gün önce
- 5 dakikada okunur

Bir liberteryen olmak, en basit tanımıyla hürriyeti yaşamın belirli bir kategorisinin sınırları dâhilinde değil, yaşamın her parçasını kapsayacak şekilde bir felsefe, bir tutku olarak deneyimlemek için, bu hedefin önündeki büyük veya küçük her engele karşı, özgürlüğe verilen değer ve duyulan tutkunun ölçüsünde, vazgeçmenin bir seçenek olmadığının kavrandığı, dolayısıyla bitmek bilmeyen, tarihin en büyük ve en ünlü savaşını vermek demektir. Bu savaşın büyüklüğü ve zorluğu toplumun dinamiklerinden kaynaklanmaktadır. Gerçek bir özgürlük savaşçısı, bir başka özgürlük savaşçısı söz konusu olmadığı sürece, çevresindeki kimsenin bu savaşı kolaylaştırmayacağı, tersine çoğu durumda isteyerek zorlaştıracağı gerçeğinin farkındadır. Ancak tüm bu handikaplara rağmen, gerçek bir özgürlük savaşçısı az önce de belirtildiği gibi pes etmek yahut geri dönmek gibi bir seçeneğinin olmadığının da farkındadır. Toplumun her türlü dalından kopmuş tüm statükocu askerleri, ona karşı acımasızca hücum ederken, özgürlük savaşçısının aklından geri dönmenin ya da daha basit olarak üniformasını giyerek askerlerin arasına karışmanın geçmiyor oluşu, insana dair sorgulanmaya değer oldukça etkileyici bir konudur.
Liberteryenizm, değeri yüksek, onurlu ve en önemlisi de zeki insanların felsefesidir. İnsanı anlamaya çalışmak ve anladıktan sonra ona hak ettiği değerin nasıl verilebileceği üzerine kafa yormaktır. Tüm bu beyin fırtınalarının neticesinde, insan türünün zenginliğinin kendi doğasında saklı olduğunun farkına varılır ve ancak bu doğanın doğru anlaşılması ve pratiğe dökülmesiyle bu zenginliğe erişilebileceği öğrenilir. Eğer bahsi geçen bu doğa, gerçekten insanın doğasıysa, o hâlde, hâlihazırda pratiğe dökülmüş olması gerekmez midir sorusunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Durum şudur ki elbette bu doğa insanlık tarihi boyunca kendini sık sık belli etmiş, belirli dönemlerde geniş çaplı ve uzun vadeli olarak pratikte ortaya çıkmıştır. Ancak geriye kalan zamanda, teoriye geri hapsedilmiştir ve bunun nedeni de aslında yine insan doğasının ta kendisidir. Daha iyi incelendiğinde bir başka gerçeğin daha farkına varılır. İnsan eşsiz bir türdür, ancak bu eşsizlik kavramı diğer türlerin eşsizliğinden ayrılmalıdır zira diğer türlerin eşsizliği, belirli fizyolojik özelliklerin kendisi dışındaki türlerden farklılığıyla sınırlı kalırken, diğer yanda insanın eşsizliği çok daha fazla başlığı kapsayan daha geniş bir konudur. İnsan, üstün bir akla sahiptir ve bu üstün akıl, insanı kendi doğası hakkında şüpheye düşürecek, yanılgılara sebep olacak ve sonuç olarak kişinin içgüdülerine, dürtülerine ters davranmasına neden olacak düşünceler üretme özelliğine sahiptir. Bu türden düşünceler ve etkileri, özellikle insanların yerleşik hayata geçmesinin ardından daha belirgin hâle gelmiştir. Kimi zaman çeşitli dürtülerin ve istençlerin aynı anda deneyimlenmesi ve birden fazla dürtü veya istenç arasında çatışma meydana gelmesi, olağandışı ve istenmeyen türden, başa çıkılması gerekilen zorlayıcı durumların ortaya çıkması ve yaşanılan çevredeki ani değişiklikler gibi nedenler, insan zihnini yanılgıya düşürterek, kişiyi yanlış kararlar almaya yöneltebilmektedir. Alınan bu yanlış kararlar kişi özelinden çıkarak toplumun tamamında yaygın hâle geldiğinde çoğu zaman büyük felaketlerle sonuçlanan yanlış iktisadi ve siyasi sistemler ortaya çıkmaktadır. Bu sistemler uygulanış şekline ve düzeyine bağlı olarak farklı sonuçlara sahiptirler. Binlerce insanın açlıktan ölmesine de sebep olabilirler; gayrimenkul fiyatlarının artmasıyla sınırlı da kalabilirler. Fakat tüm bu yanılgıların eşit derecede zararlı olduklarının farkına varılmalıdır. Her biri birer domino taşıdır ve çarpıp düşürecekleri bir sonraki taşın hangisi olacağını, bu çarpıp düşürmenin nereye kadar devam edip nerede son bulacağını hiçbir zaman kesin olarak bilemeyiz. Dolayısıyla bu yanılgıların belirli kişiler ve gruplardan daha geniş kitlelere yayılmaması için elimizden gelen mücadeleyi vermemiz gerekiyor, tabii çoktan yayılmamışsa.
İçinde bulunduğumuz çağda, bu zararlı fikirlerin tüm kurumları çoktan ele geçirmiş olduğu gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu yüzden, insanoğlunun büyük yanılgılara düştüğü bir başka felaketler döneminden geçtiğimizi söylemek yanlış olmaz. İnsanların kendilerinden uzaklaşmaları, günümüzde daha çok dışsal bir konu hâline geldi. Artık içsel çatışmaların aksine, bireyin yaşadığı çevrede hüküm süren organizasyonlar, bu hâkimiyetlerini mümkün olduğunca uzun süre sürdürebilmek için kitleleri kendi elleriyle, kasti olarak yanılgıya sürüklemektedirler. Bu zaman diliminde, özgürlüğün felsefesi olan liberteryenizm çok daha değerli bir konuma sahiptir. Sosyalizm ya da daha genel olarak devletçilik, bilinenin aksine bugün dünyanın hâkim ideolojisidir. Döneminin klasik liberali olan, ancak bugünün şartlarında liberteryen sıfatıyla anılması gereken büyük iktisatçı Ludwig von Mises, her ne kadar sosyalizmin hiçbir açıdan düzgün işleyemeyeceğini çürütülemeyecek kadar sağlam kanıtlarla yıllar önce ortaya koymuş olsa da çalışmaları hak ettikleri değeri görmemiş ve çoğu zaman görmezden gelinmiştir. Ancak görmezden gelinmiş olmaları, sonuçsuz kalmış oldukları anlamına gelmez. Mises kaleme aldığı eserleriyle kendisinden sonra gelen birçok değerli insanın görüşlerinin temelini oluşturmayı ve onları insanın ve özgürlüğün doğasını anlamak konusunda, iktisat felsefesine çağ atlattıracak fikirler üretmeye yetecek kadar teşvik etmeyi başarmıştır. Öğrencisi Murray Rothbard, döneminin tüm basmakalıp düşüncelerini yıkarak özgürlüğün doğasına giden yolun, devletin doğasına savaş açmaktan geçtiğinin farkına varmış ve insanların devlet benzeri bir otoriteye ihtiyaç duymadan da, serbest piyasanın ve doğal hukukun bizatihi mekanizmaları sayesinde medeniyetlerini ve refahlarını sürdürebilecekleri, hatta eskisinden çok daha görkemli bir medeniyete, çok daha yüksek bir refah düzeyine sahip olabileceklerini göstermiştir (Rothbard, bundan bahseden ilk kişi elbette değildir ancak sınırlandırılmış bir devlet yerine hiç olmayan bir devlet fikri üzerine kafa yoran ve bu fikri serbest piyasa anarşizmi olarak formüle ederek detaylandıran ve açıklayan kişidir). Rothbard’ın hemen arkasından gelen bir başka fikir adamı Hans-Hermann Hoppe, bugün hâlâ hayattadır ve liberteryenizme yapmış olduğu sayısız katkının yanı sıra, gerçek liberteryen geleneğin en değerli temsilcisidir. Liberteryen felsefe bugün, geçmişe kıyasla çok daha yaygın ve tanınır durumdadır ve bu durumun bir eşlikçisi olarak ne yazık ki ideoloji içerisinde, aslında temelde bakıldığında ideoloji ile hiçbir ilgisi bulunmayan birtakım gruplar ortaya çıkıvermiştir. Bu gruplar, kimi zaman felsefeyi yeterince iyi kavrayamamaktan kaynaklı olarak, kimi zamansa isteyerek farklı yorumlayarak liberteryenizmin asıl hedefinden sapmış olup, yeni girdikleri yolda ideolojinin ismini, faaliyetlerinden ötürü kirletmeye başlamışlardır. Konuyu detaylandırmadan önce, liberteryenizmde bir dogma bulunmadığını ve bulunamayacağını açıklığa kavuşturmak istiyorum. Başta da belirtildiği gibi, liberteryenizm özgürlüğün felsefesidir ve her alandaki mutlak özgürlüğün insanlığın refahı gözetilerek gerekçelendirilmesi ve bu özgürlüklere en verimli yoldan nasıl ulaşılabileceği konularını temel alan bir düşünme sürecidir. Dolayısıyla özgürlük ve özgürlüğe ulaşma yolları ile hiçbir bağlantısı bulunmayan, hatta insanları köleleştirme, mülkiyet hakkı ihlalleri ve devlet otoritesi üzerine kurulu faaliyet ve fikirler, liberteryenizmin herhangi bir şekilde bir parçası kesinlikle olamaz ve bu faaliyet ve fikirleri destekleyen gruplar liberteryen öğreti içinde yer sahibi değillerdir. Gerçek liberteryenler ile sahte liberteryenler arasındaki ayrım burada ortaya çıkar ve bu ayrımın bulunmadığına dair tüm iddialar saçma ve geçersizdir. Hans-Hermann Hoppe, son yıllarda gerçek liberteryenizmin savunuculuğunu yapma ve bu sahtekârlıklarla mücadele etme konusunda önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Politik doğruculuk hastalığına hiçbir zaman yakalanmamıştır ve yakalanmış olan herkese hiç çekinmeden savaş açmıştır. Bu politik doğrucu fikirlerin liberteryen geleneğe bulaşmasını ve onu ele geçirmesini engellemek için elinden geleni yapmıştır. Özgürlük söz konusu olduğunda, belirli bir grup insanın duygularını incitme ve bazı otoriteleri karşısına alma gibi durumlarda ortaya çıkabilecek korkulara kapılmadan hareket emiş, doğru olanı söylemekten hiçbir zaman çekinmemiştir.
Yağma, hırsızlık, alıkoyma, kitlesel cinayet gibi mülkiyet hakkı ihlallerini ve serbest piyasa ekonomisinin doğal işleyişine zarar verecek, sekteye uğratacak herhangi bir müdahaleyi içeren herhangi bir faaliyet, liberteryen olma iddiasına sahip herhangi bir birey tarafından hiçbir düzeyde, hiçbir açıdan savunulamaz ve savunulduğu takdirde birey liberteryen titrini kaybeder. Özgür bir serbest piyasa toplumu hedefine ulaşma yolunda, bu hedefe ulaşmamızı bir şekilde engelleyen, hürriyet düşmanı, zararlı örgüt ve gruplara karşı Hoppe’nın fiziksel uzaklaştırma kuramına benzer metotlar kullanılabilir. Ancak bu durum, karşı taraftaki bireylerin mülkiyet haklarının eskiden sahip olduğu niteliği kaybetmesini içeren istisnai bir süreçtir ve üzerine tartışılıp düşünülmesi gerekir. Bunun dışında, liberteryen düşünürler tarafından geliştirilmiş iktisadi ilkeler yanlış yahut geçersiz oldukları kesin olarak kanıtlanmadıkları ve liberteryen öğreti ışığında daha iyi bir alternatif ilkeyle değiştirilmedikleri sürece, gözüpekçe savunulmalıdırlar. Dahası, özgür (liberteryen) bir toplum düzeni, maneviyattan uzak, ruhsuz ve robotik bir sistemi çağrıştırmamalıdır. Maneviyatın birincil düşmanı devlet ve devletin kurumlarıdır. Manevi değerler, liberteryen bir toplumda çok iyi alan ve karşılık bulacaktır.
Son olarak, onurlu ve dürüst tüm gerçek liberteryenlere teşekkür etmek istiyorum. Zira bu mirası ancak insanın ve özgürlüğün doğasını kavrayabilmiş, önyargılardan arınmış, hakikatin peşinden koşan bireyler iyi taşıyabilir.




Yorumlar