top of page

Atilla Yaylagillerden misiniz?

07/04/2014 - Serkan Kiremit
“Neden oldukları krizin yıkıcı etkisini sınırlamak amacıyla artan kamu borçlarını krizin nedeni hâline dönüştürerek hokkabazlık yapıyorlar. Hem suçlu hem güçlüler. Bu yüzsüzlüğü cılız olanaklarıyla teşhir etmeye çalışanlara ise Atilla Yaylagiller tarih ve kapitalizm dersi vermeye yeltenmekten geri kalmıyor. ‘Finans Merkezlerini İşgal Edelim!’ (Occupy Wall Street) türünden hareketlerin özgürlük ve refahın sadece devleti büyütmekten geçeceğini zannettikleri türünden kendi kafalarında kalmış tozlu ve küflü bilgiyi karşı saldırılarına dayanak yapıyorlar.”
Ahmet İnsel
Radikal 2 Gazetesi
11 Aralık 2011

1920’lerde Mises, etrafındaki yalnızlığı anlıyordu. Siyasî ve iktisadî sistemin neye meyilli olduğunu çok iyi biliyordu. İnanılan yeni sistemin adı sosyalizmdi ve bu ideoloji daha henüz tam anlamıyla irdelenmemişti bile... İnsanlığın rasyonel şekilde ilerleme yeteneğini bilen bir zihin için, yani Mises için bu, sosyal işbirliğinin dağılması anlamına geliyordu. Sosyal işbirliğinin dağılması temel hakların yok olması, yani refah ve barışın bozulması demekti. Refah ve barışın bozulması tüketme ve üretme özgürlüğünün yerini kontrol ve baskının alması demekti. Sosyalizm demek iktisadî hesap yapamamak, yani işin sonunu hesap edememek demekti. Mises 1922 yılında kendisini Sosyalizm adlı kitabı yazmaya iten nedeni kısaca şöyle özetliyordu:


Dünya sosyalizme meyletmektedir zira insanların büyük çoğunluğu onu istemektedir. Onu istemektedir zira sosyalizmin daha yüksek bir refah standardını garanti edeceğine inanmaktadır. Bu inancın kaybı, sosyalizmin sonuna işaret edecektir.¹

Bugün 2012 yılında ise dünyanın eğilimi karma ekonomiye meyillidir. Lakin fikirlerin gücünden öte sosyalizm tarihsel olarak ne yazık ki bir türlü doğrulanamamıştır. Kim ne dersin desin, reel sosyalizmin başardığı yegâne şey, üretim araçlarında özel mülkiyeti lağvetmesidir. Burjuva ahlâkını bitirmiştir. Sosyalist ülkelerde tam istihdam cennetleri varolmuştur. İşsizlik sıfırdır. Çalışmak istemeyen bile -zorla- çalıştırılmaktadır. Gelir adaleti mümkün olan en zengin kapitalist ülkeden bile daha iyi durumdadır. İktisadî eşitlikte mükemmel durumdadırlar. Geleceğe bakmak diye bir şey yoktur. Gelecek -sürekli az maaşlarla- garanti altında gözükmektedir. Lakin sefil süprüntülüğü paylaşmaktadırlar. Fakat bir tek şeyi başaramamışlardır: Herhangi bir orta ölçekli kapitalist ülkeden daha fazla maddi ve manevi refah seviyesini... Bu başlı başına reel sosyalizmin yıkılmasını sağlayan bir sebepti. İşte bu, liberalizmin fikirlerinin gücüne olan inancı aslında tarihsel olarak da ispatladığının bir göstergesiydi. Bir matematiksel denklemden veya istatistikî bir grafikten daha müthiş bir başarıydı bu! Tecrübeye dayalı yaşanmış bir tarih; her şeyden öte bundan daha önemli bir dayanak olabilir miydi?


Bir de siz bu duruma bir sosyalist açısından bakın. Bu, büyük bir hayal kırıklığıdır. Mises’in 1920’lerdeki yalnızlığı liberalizme karşı halkın ve en çok da aydınların tarihsel ilgisizliğiyle alâkalıydı. Liberal fikirlerin unutulmasıydı. Oysa bir sosyalistin rahatsız olduğu konu onun tarihsel olarak baş edemeyeceği bir hakikatte saklı olmasıdır. Yani özel mülkiyete dayanmayan bir sosyal işbirliği sisteminin hem artan nüfusa bir refah getirememesi hem de topluma barış, özgürlük ve bolluk sağlayamamasıdır. Böylece sosyalizm baştan hata verir. Bunu düzeltmek için tekrar başa, yani teoriye dönmek gerekir.


Liberalizm 1914’e kadar aşırı artan nüfusa karşı sürekli artan sermayesiyle karşılık vererek, toplam refahı sürekli arttırmıştı. Bu artan refah havuzuna el uzatanlar ise emperyalist ülkelerin siyasî hırsızlarıydı. Bunlar halktan zorla topladıkları vergilerle, zorla askere alma yöntemleriyle cebir ve baskının belli coğrafî sınırlar içerisindeki tekelcileriydi. Bu, liberal siyasî ilkelerin bütünüyle taban tabana zıddıydı. Liberal iktisadın özel mülkiyete dayalı karşılıklı yardımlaşma ilkesine dayanarak tasarruf ettiği kötü gün akçelerini kullanmakta bir sakınca görmeyen Keynesyen düşünceli liberallerin etkisi altında karma ekonomiye dayalı bir yapı oluşturuldu. Klasik liberallerin dün, bugün ve daima rahatsız olduğu konu teoride ve tarihte büyük başarı göstermiş bir düşüncenin nasıl olur da siyasî alanda hâlâ “müdahaleciler” ile baş edemediği gerçeğidir.


Ahmet İnsel’in Atilla Yayla’ya hakaretleri, bütün bu tarihsel tecrübeden sonra sosyalizmin nasıl kurulacağına dair dipsiz bir kuyudan çıkma gayretinin verdiği zihinsel yorgunlukta gizlidir. Bütün kızgınlık budur. Küfür basılır ve yeni bir gün başlar. Fakat sonuç değişmez. Ahmet İnsel’in zihni, çıkışı olmayan bir kara deliktedir ve düşünür durur:


“Nasıl olacak merkezî bir yapıyla hümanist bir toplum, nasıl olacak artan nüfusa karşılık refah, nasıl özel mülkiyeti lağvederek bir ifade hürriyeti kuracağız bu iktisadî yapıyla, nasıl sosyalizmi tekrar eski şaşaalı günlere geri döndüreceğiz? Barış ve tercih özgürlüğü ne olacak tek partili komünist sistemde?”


Bu kördüğüm sorularla uğraşırken Ahmet İnsel yorulmuş zihniyle zaten patlamaya hazır bir bombadır. Sonra Atilla Yayla çıkar ve bütün ezberleri tekrar bozar. Elbette sosyalizmin bu dipsiz kuyudan çıkamayacağını söyleyen biri olarak sinir bozucudur. Böyle bir üslubu Atilla Yayla asla hak etmemiştir. Ahmet İnsel ne yazık ki entelektüel soğukkanlılığını koruyamamıştır. Ahmet İnsel bunu becerememiştir.


Lakin sosyalistlerin böyle bir üslupla yetiştikleri bir gerçektir. Büyük üstatları Karl Marx, gelene geçene çatardı, “Adi Burjuvazi”, “Küçük Burjuvazi” ve “Batılı Yahudi” gibi binlerce ifadeyle insanları aşağılardı. Gene entelektüel yalnızlığında Mises, çoğunluğun hakaretlerine maruz kalıyor, aşağılanıyor ve gerici olmakla yaftalanıyordu. Ana vatanından ayrılıyor, kütüphanesinden uzaklaşıyor ve küçümseniyordu. Gurbette, İnsan Eylemi adlı büyük kitabında şöyle diyordu:


Şayet birisi teorilerini burjuvazi, Batılı veya Yahudi olarak damgalarsa, fizikçi buna aldırmaz. Aynı şekilde bir iktisatçı da atılan çamurları ve iftiraları görmezden gelmelidir. Köpeklerin havlamasına izin vermeli, ancak ulumalarını önemsememelidir. Spinoza’nın deyimini hatırlamalıdır: Işığın hem kendisini hem de karanlığı ortaya koyması gibi, hakikat de hem kendisinin hem de yanlışın ölçüsüdür.²

Bununla beraber entelektüel bilinirliği olan Türkiyeli liberallerden, Dünya ekonomisinin krizi konusunda çıt çıkmadı. Ad verirsek eğer; Mustafa Erdoğan, Bekir Berat Özipek, Gülay Göktürk, İhsan Dağı, Rasim Ozan Kütahyalı, Mustafa Akyol, Taha Akyol gibi... Mustafa Acar ve Atilla Yayla durum tespitinden öte kendi liberal duruşlarını netleştirdiler. Kimse ben sadece anayasal hukukçuyum, ben sadece gazeteciyim, ben sadece iktidarı överim ya da ben sadece siyaset felsefesi ve tarihi bilirim deyip kenara çekilmemeliydi. Ama ne yazık ki yaptılar. Bir tek Atilla Yayla küresel gündemi yakaladı. Diğerleri yerel gündemlerden kendilerini alamadılar. Benim gibi hiçbir akademik unvanı, hiçbir popülaritesi ve gazetede bir köşesi olmayan biri bile “siyasetkahvesi.com” gibi genelde sosyalist-sol kökenli bir internet sitesinde bu konuyu gündeme taşımayı bildi. Hem de krizin ilk safhalarında ve Atilla Yayla bu konu hakkında tek bir yazı yazmadan önce...


Ahmet İnsel’in makalesini okurken bir sözü beni uzun bir müddet düşündürdü: “Atilla Yaylagiller tarih ve kapitalizm dersi vermeye yeltenmekten geri kalmıyor.” Wall Street isyanında aynı düşünen birisi olarak, ben, Atilla Yaylagillerden miydim? Kısmen evet! Ama kısmen de hayır! Şöyle bir geriye gidersem eğer; 1998 yılında, tam 20 yaşımda kendimi liberal olarak adlandırdığımda Atilla Yayla adını hiç duymamıştım. Bu benim cahilliğimdi ama çevremde liberal birisi de yoktu ki bana yol gösterici olsun. Bu daha garipti. Ne bir öğrencimiz vardı ne de bir büyüğümüz... Duyduğum liberaller Karl Popper ve Adam Smith’ti. Marmara Üniversitesi’nde İktisat okurken liberal iktisat ile tanışmam, benim zaten içimdeki özgürlükçü, bireyci ve eleştirel akılcılığımla yoğrularak klasik liberal olmamı sağladı. Üniversitemdeki hocalarımın birçoğu Keynesyen, Kemalist, sosyal demokrat ve katıksız Marksist’ti. Çok azı, sadece 4 kişi muhafazakârdı. 28 Şubat’ta ender karşı çıkanlardan biri de bizlerdik; başörtülü arkadaşlarımız bir günde okuldan ayrıldılar. Bunlar 240 kişilik sınıfta 8 kişilerdi. Sadece ikisi peruk takarak okula devam etti, altısı evlerine geri döndüler. Ben de bu üniversite hapishanesinde liberalizmi araştırmaya başladım. Önce Adam Smith’i okudum. Sonra kötümser liberal David Ricardo’yu. Ve sonra Popper beni heyecanlandırdı. Popper’dan Hayek’i keşfettim. Sonra Turan Yay hocanın F.A. Hayek’te İktisadî Düşünce adlı çalışmasını okudum ve vuruldum. Yıl 1999’du, tezimi belirlemiştim: “Devletin Küçültülmesi: Sınırlı Devlet...” Ve ancak 2000 yılı Ağustos ayında Bodrum’da tatil yaparken Atilla Yayla’nın adını ilk kez duydum. Liberalizm kitabını okudum. Ve Liberal Düşünce Topluluğu’nu keşfettim. Tezimi bitirdikten çok sonra Atilla Yayla ile tanıştım. 2002 yılının Nisan’ı gibiydi.


Şimdi tekrar soruyorum kendime: Atilla Yayla olmasaydı, 1998 yılındaki genç bir insan olarak liberal olmayı sürdürebilir miydim? Tek kelime ile asla... Liberalimsi fikirlerim olurdu ama düşüncelerimi bir gelgite bırakırdım. Eğer Türk Aydınlanması Hasan Ali Yücel’in çevirdiği dünya klasiklerini okuyarak büyüdüğünü ve aydınlandığını söylüyorsa ben de Atilla Yayla ve yoldaşlarının çevirdiği büyük özgürlükçü yapıtlarla büyüdüm ve kök saldım. Böylece eleştirel aklımı köreltmedim. Hayek’e bir iktisatçı olarak hâlâ büyük hayranlığım devam ediyor. Ama siyasî yazılarını keşfettikten sonra arama belli bir mesafe koydum. 2004-2009 arasındaki tartışmalarımda dostum Hakan Yılmaz’ın ne kadar haklı olduğunu ancak şimdi anlıyorum. Mises’in eleştirel akılcılığı, belli bir disiplinde liberalizmi anlaması ve onu sunması, Hayek’in çetrefilli diline göre daha iyi ve daha derindi... Bu kesin ki Hayek maalesef muhafazakâr siyaseti liberalizmle karıştırdı. O Edmund Burke’ü yüceltirken ben onun zıddı olan Charles James Fox’u keşfettiğimde ise benim için işler artık mutlak olarak değişmişti. Klasik liberalizmin damarının aktığı saf yeri keşfetmiştim. Artık her şey çok açıktı. Ve Hayek artık benim için kirlenmişti...


Sonra 2003 yılında inatla serbest piyasanın doğal tekelciliğe bir çare olamadığını düşündüğümde imdadıma dostum Ahmet Boyalı yetişti. Ben o zamanlar serbest piyasanın doğal tekelciliğe yakalandığında bir kısır döngüye girdiğini ve bu kısır döngüden çıkmak için yapılacak şeyin sadece devlet müdahalesi olduğunu söylediğimde o, buna müthiş şekilde itiraz ederdi. “Eğer tekel, doğal ise sorun yok,” derdi. “Çünkü her şeye tüketiciler karar verir. Bu, doğal tekelin uzun zaman sonunda doğallığını yitireceğinin göstergesidir çünkü her zaman girişimciler olur ve onlar daha az maliyetli, teknolojisi gelişmiş ürünler ortaya çıkarırlar. Ve buluşlarıyla hem üreticileri hem de tüketicileri cezbederler. Ve bu kârlı sektörü rekabete açar,” derdi. Bugün öğrendim ki Kodak firması iflas bayrağını çekmiş. Dijital fotoğrafçılık, sanayi tipi fotoğrafçılığı rekabete açarak, Kodak’ın 1980-1990’lardaki gücünü vurmuş. Bugün Apple şirketi Microsoft’u vurduğu gibi... Tüketiciler daha az maliyetli, teknolojik açıdan daha kullanışlı, basit ve güzel estetiğe sahip ürünlere kayıyor. Şimdi benim için artık serbest piyasanın çözemediği hiçbir sorun olmadığı gerçeği aklımda kaldı. Teşekkürler Ahmet Boyalı ve Hakan Yılmaz, kafamdaki tekelleri yıktığınız için...


Yalnız bu dostlarımla yaşadığım fikir ayrılıkları hâlen sürüyor. Onlar hâlâ liberalizmin estetik ve edebî tarafına daha fazla odaklansa da ben liberalizmin tarihi ve etik yönüyle ilgilenmeye devam ediyorum. Özelde Hakan Yılmaz “devlet bana refah sağladığı sürece devlet ile benim bir sorunum olamaz” dedikçe ben de “hayır, devlet benim hiç karşıma çıkmasa da ben devletin en büyük sorun olduğunu biliyorum” diyorum. Bugün ne yazık ki bu konuda hâlen ben haklıyım. Çünkü ben hiç köle olmasam da köleliğe karşıyım. Ahmet Boyalı ise benim yazdığım “Bulutlar Saatlere Karşı” adlı makalemin ne kadar doğru bir yaklaşım taşıdığını ifade etse de artık ben o makaledeki düşüncelerin etkisi altında değilim. Ben artık “görünmez ele”, “kendiliğinden doğan düzene” ve “oradan oraya savrulan bulutlara” değil, “amaçlı ve bilinçli hareket eden insan eylemlerine”, “özel mülkiyet altında sosyal işbirliğine dayalı karşılıklı yardımlaşmaya” ve “tam teşekküllü liberalizme” inanıyorum. Özelde Ahmet Boyalı anarşiye sempati ile baksa da devrime ve şiddete karşı salt bir tiksintisi vardır. Haklıdır. Ama Fransız Devrimi bir liberal devrimdir. Ve Burak Bilgehan Özpek daha haklıdır. Çünkü bu liberalizm, hantal kurumların yerine değişime açık bir özgür toplumun temellerini atmıştır. Güçlü tiranlara, feodal beylere ve kiliseye karşı özgürlüğü, kardeşliği ve refahı vaat etmiştir. “Yeter! Söz Milletindir!” demiştir. V for Vendetta’yı unutma!

Şimdi geriye bakıyorum da... Birçok liberalle tanıştım. Hem de o zor zamanlarda. Onlar o zaman liberallerdi. Şanslıydılar, bir partileri vardı. Liberal Demokrat Parti. Halk onlara oy vermese de... Açıkçası kimse darılmasın ama ben kendi zamanımda 6 ışıldayan liberal genç ile karşılaştım. Bu kişiler Ahmet Boyalı, Hakan Yılmaz, Burak Bilgehan Özpek, Halit Yerlikhan, Oğuzhan Altuğ Kılıç ve Rasim Ozan Kütahyalı’dır. İçlerinden sadece bir tanesi popüler oldu. Bunun bir tek nedeni vardır: Türkiye şartları. Çünkü biz Türkler hâlâ akla ve yazıya değil, konuşmaya ve retoriğe dayalı bir toplumuz. Rasim Ozan Kütahyalı’nın yüksek sesle konuşan, pervasız ve korkusuz kişiliğini liberal bilgiyle harmanlaması, onu popüler kıldı. Lakin yavaş yavaş liberal ilkelerden uzaklaştığını görmek beni açıkçası sevindiriyor. Çünkü bu popülerliği sadece kendi kişisel yaşamında kullanması ve liberalizmi magazinleştirmeye kalkışması ilk zamanlarda bizleri çok üzmüştü. Artık Rasim Ozan sadece bugünün ünlüsü olarak kalmaya aday, bol para kazanacak, en azından liberal ilkelerin yanlış anlaşılmasına olanak tanıyacak garip fikirlerin peşinden gitmeyi unutacak, “bakın bu liberalizmdir” diyemeyecektir. Zira o iktidara adaydır. Çok şükür, liberalizm bu aralar aklına gelmiyor. Ahmet Boyalı ve Hakan Yılmaz kendi hayatlarında başarılı meslekleri olan kişiler olarak kaldılar. Halit Yerlikhan ne yazık ki engin genel kültürünü ve sağlam fikrî altyapısını belli bir fikri takip edemeyerek, yani disiplin altına alamayarak bilgi okyanusunda gözden kayboldu. Onu en son bir Marksist olarak ardımda bıraktım. Ama onun için, güneş, gene üzerine doğabilir. Kafkavari bir kişiliktir ve dönüşümlere fazlasıyla açık... Oğuzhan Altuğ Kılıç hakkında ise yanıldığımı söyleyebilirim. Onun yazılarını ve fikirlerini şimdi yeni yeni anlıyorum. Haklıydı. Özür dilerim. Örneğin Proudhon’u okuduktan sonra onu çok daha iyi anlayabildim. “Bunları Oğuzhan söylemişti” diyebiliyorum. Ama o gün onun fikirlerini oy çokluğuyla bastırmıştık. Ne hacet! Spencer dururken Proudhon’u incelemek... Oysa şimdi anlıyorum kim daha liberal?.. Burak Bilgehan Özpek’i ise uzun zamandır görmedim. Umarım iyidir. Fakat şunu biliyorum ki onun aşırı tutkulu doğası, bizlerin hiçbir zaman belki elde edemeyeceği belli şansları değerlendirememesine sebep oldu. Yazık oldu açıkçası... Ve bir gün onun da yıldızının parladığı bir an olabilir.


Yukarıda saydığım birçok genç aydın çok kısa süre parladı ve söndü... Bir tek Hakan Yılmaz o günlerde ısrarla “ben adam adama (man to man) oynuyorum,” diyordu. Şimdi bizde bu fikre yaslanabiliriz, zira ben hâlâ alanı savunmakta ısrarlıyım ama çember daralmakta, zaman kısalmakta... Peki, neden biz etrafa dağıldık? Açıkçası liberal büyüklerimizin ve özelde Atilla Yayla’nın bir stratejik hatası olduğunu söyleyebilirim. Sadece fikirlerin gücüne inanmak yetmez. Sadece birilerine kitap ve makale çevirtmek yetmez. Sadece bir fikir kulübünün konferanslarına katılmak yetmez. Açıkçası o zamanlar ayakları üstünde durmakta zorluk çeken gençlerin ısrarla takip etmesi gereken bir ekol olsaydı, yani orijinal fikirler üreten bir merkez olsaydı ve biz Mustafa Erdoğan’ın ya da Atilla Yayla’nın bir “Büyük Teori” kitabını takip edebilseydik, onu eleştirebilseydik ya da onu geliştirebilseydik, açık konuşmalıyım ki bu kadar dağılmazdık... Onları mutlak anlamda suçlayamam elbette çünkü onlar bizler gibi küçük yaşta liberal değillerdi, onlar anca orta yaşlarında belli tecrübeler ve uğraşlar sayesinde bu duruma geldiler. Onlar Aydın Yalçın ekolünde yetişen bir nesildi. Ve orijinal bir fikirden ziyade, çeviri üzerinden ithal edilmiş fikirlere yaslanan bir grup cesur akademisyenlerdi. Daha fazlasını yapamadılar demek kolaycılığa kaçmaktır. Şüphe yok. Fakat daha iyisi vardı. Atilla Hoca ve yoldaşları, Hayek’in yolundan giderek siyasî ortamı etkilemek adına liberal fikirlerin çevresinde bir fikir kulübü kurdular. Ve kısa zamanda büyük başarı kat ettiler. Lakin eğer Mises gibi liberal fikirlerin merkezinde liberalizmin gevşek iplerini toplamaya kalksalardı, yani “Büyük Teori”ler ileri süren kalın ama anlaşılır kitaplar yayınlasalardı, yeni özgürlükçü kavramlar ve terimler keşfetselerdi, Türkiyeli liberaller asla ithal ikameci bir liberalizmin peşinde gitmezlerdi. Türkiyeli liberallerin belli bir fikri takip ettikleri bir ekolleri olurdu. Böylece, ekol yaratmakla fazla vakit kaybeden birinci kuşak liberallerin, zafere giden yolları daha çetrefilli ve dik olurdu ama bir ekolleri olsaydı şu kesin ki birinci kuşağın ardından gelen liberallerin işi daha kolay olurdu. Bu iş kesinlikle uzun dönemli bir iyimserlik meselesi olarak kalırdı. Mises’in dışlanması ve yok sayılması bundan, Hayek’in kısa dönemli galibiyetleri (1931-1936 Keynes ile tartışmasında entelektüel galip ve Nobel Ödülü alması) bundandır. Hayek, Milton Friedman, James Buchanan ve Gary Becker birer Nobel ekonomi ödülü alırken, Mises ve Rothbard ekolü avuçlarını yalıyordu. Lakin bugün dünyada Mises-Rothbard ekolü liberalizm-liberteryenizm bir çığ gibi büyümektedir. İşte bu, entelektüel başarının uzun dönemli bir mesele olduğu gerçeğidir.


Üzülerek söylemem gerekir ki Atilla Yayla bugün hakkın rahmetine kavuşsa, Türkiye uzun bir dönem herhangi bir özgürlükçü yazarın veya aydının herhangi bir kitabını Türkçe’ye kazandırmaktan uzak durur. Bu gerçek bugün karşımızdadır. Yani Atilla Yaylagiller yoktur. Atilla Yayla’nın maddi ve manevi özverili çalışmasından dolayı kazanılmış birçok eser vardır. Gerisini getirecek herhangi bir babayiğit yoktur. Çünkü Türkiye’de tam teşekküllü liberalizm ve liberal yoktur. Ya birisi gazetede yazmasını bilir, iktisat bilmez. Ya da birisi siyaset felsefesi bilir ama iktidar severdir. Ya da birisi anayasa hukuku bilir ama liberal tarihi bilmez. Kısacası bütün mesele budur.³


Dipnotlar:

1. Ludwig von Mises, Sosyalizm: İktisadî ve Sosyolojik Bir Tahlil, Liberte Yayınları, Şubat 2007, Ankara, s. 568.

2. Ludwig von Mises, İnsan Eylemi, Liberte Yayınları, Ağustos 2008, Ankara, s. 5.

3. Entelektüel dürüstlük ve tarihe not düşmek adına hiç dokunulmadan bırakılmış bu son paragraf özelinde, yazar artık kesinlikle böyle düşünmüyor, çünkü Atilla Yayla maalesef muhafazakâr AKP’li bir devletçi olmuştur.


 

414 görüntüleme1 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

1 Comment


serkan bey'e nasıl ulaşabilirim? twitter adresinin korumalı olduğunu gördüm, uguraygun001@hotmail.com adresi üzerinden bana ulaşmasını çok isterim.

Like
Yazı: Blog2 Post
bottom of page