top of page

Orta Doğu’da Savaş Suçu

Murray N. Rothbard - 01.09.1967


İster liberteryen, ister Marksist, isterse de tek dünya devleti yanlısı olsunlar, sekterlerin sorunu, herhangi bir sorunun temel nedeniyle yetinip daha ayrıntılı ya da yakın nedenlerle asla uğraşmama eğiliminde olmalarıdır. Körü körüne, akılsız sekterliğin en bariz ve neredeyse gülünç örneği, Amerikan yaşamı üzerinde hiçbir etkisi kalmamış eski bir parti olan Sosyalist İşçi Partisi’dir. Sosyalist İşçi Partisi, işsizlik, otomasyon, Vietnam, nükleer testler ya da her neyse, dünyanın durumunun ortaya çıkarabileceği herhangi bir sorun karşısında papağan gibi şunu tekrarlar: “Sosyalizmi benimseyin.” İddiaya göre kapitalizm tüm bu ve diğer sorunların temel nedeni olduğuna göre, yalnızca sosyalizm bu sorunları ortadan kaldıracaktır, nokta. Bu şekilde sekter, nihai temel nedeni doğru tespit etse bile, kendisini gerçek dünyanın tüm sorunlarından izole eder ve daha da ironik bir şekilde, değer verdiği nihai hedefe yönelik kendisini herhangi bir etkide bulunmaktan alıkoyar.


Savaş suçu konusunda, hangi savaş olursa olsun, sekterlik Sosyalist İşçi Partisi’nin tıkandığı yerlerin çok ötesinde çirkin ve cahil yüzünü göstermektedir. Liberteryenler, Marksistler, tek dünya devleti yanlıları, her biri farklı bir bakış açısıyla, herhangi bir çatışmanın ayrıntılı artıları ve eksileriyle uğraşmaktan kaçınma eğilimindedir. Her biri savaşın temel nedeninin ulus-devlet sistemi olduğunu bilir; bu sistemin varlığı göz önüne alındığında, savaşlar mutlaka olacaktır ve tüm devletler bu suçu paylaşacaktır. Özellikle liberteryen, devletlerin istisnasız olarak kendi vatandaşlarına ve ayrıca tüm savaşlarda her devletin diğer devlete “ait” masum sivillere saldırdığını bilir.


Tabii şimdi, savaşın ve saldırganlığın temel nedenine ve devletin doğasına ilişkin bu tür bir kavrayış iyi ve güzeldir ve dünya durumuna ilişkin kavrayış için hayati derecede gereklidir. Ancak sorun şu ki liberteryen burada durma eğilimindedir ve herhangi bir savaşta veya uluslararası çatışmada neler olup bittiğini bilme sorumluluğundan kaçarak, herhangi bir savaşta tüm devletlerin eşit derecede suçlu olduğu sonucuna gerekçesizce atlama ve ardından konuyu ikinci kez bile düşünmeden işine devam etme eğilimindedir. Kısacası, liberteryen (ve Marksist ile tek dünya devleti partizanı) kendini rahat bir “Üçüncü Kamp” pozisyonuna sokma, herhangi bir çatışmada tüm tarafları eşit derecede suçlama ve konuyu bu şekilde bırakma eğilimindedir. Bu rahat bir pozisyondur çünkü her iki tarafın taraftarlarını da yabancılaştırmaz. Herhangi bir savaşta her iki taraf da bu adamı iflah olmaz derecede “idealist” ve kafadan kontak bir sekter, hatta dünyada sürmekte olan savaş hakkında bilgi sahibi olmadan ya da taraf tutmadan sadece “saf” pozisyonunu papağan gibi tekrarladığı için oldukça sevimli bir adam olarak görecektir. Kısacası, her iki taraf da sektere tam da alâkasız olduğu için ve alâkasızlığı olayların gidişatı ya da bu olaylarla ilgili kamuoyu üzerinde hiçbir etki yaratmamasını garanti ettiği için tahammül edecektir.


Buna karşın, liberteryenler nihai ilkeleri papağan gibi tekrarlamanın gerçek dünya ile başa çıkmak için yeterli olmadığını anlamalıdır. Tüm tarafların nihai devlet suçunu paylaşıyor olması, tüm tarafların eşit derecede suçlu olduğu anlamına gelmez. Aksine, neredeyse her savaşta bir taraf diğerinden çok daha suçludur ve saldırganlık, fetih dürtüsü gibi nedenlerle temel sorumluluk bir tarafa yüklenmelidir. Ancak herhangi bir savaşta hangi tarafın daha suçlu olduğunu bulmak için, kendimizi o çatışmanın tarihi hakkında derinlemesine bilgilendirmemiz gerekir ve bu da zaman harcamayı, kafa yormayı ve aynı zamanda bir tarafa ya da diğerine daha fazla suçluluk atfetmek suretiyle taraf tutarak alâkalı hâle gelmeye son derece istekli olmayı gerektirir.


Gelin şimdi konuyla alâkalı hâle gelelim; ve buradan hareketle, Orta Doğu’daki kronik krizin yanı sıra mevcut akut krizin temel tarihsel nedenlerini inceleyelim; ve bunu da suçluyu keşfetmek ve değerlendirmek amacıyla yapalım.


Kronik Orta Doğu krizinin kökleri -diğer pek çok krizde olduğu gibi- Birinci Dünya Savaşı’na kadar uzanmaktadır. İngilizler, Arap halklarına kendilerini ezen emperyal Türklere karşı ayaklanmaları karşılığında, savaş sona erdiğinde bağımsızlıklarını kazanacakları sözünü vermişti. Ancak aynı zamanda İngiliz hükümeti, karakteristik bir ikili oynamayla, Arap Filistin’ini örgütlü Siyonizm için bir “Ulusal Yurt” olarak vaat ediyordu. Bu vaatler iki taraf için de aynı ahlâkî düzlemde değildi: çünkü ilkinde Araplara Türk egemenliğinden kurtarılmış kendi toprakları vaat ediliyordu; ikincisinde ise dünya Siyonizm’ine kesinlikle kendisine ait olmayan bir toprak vaat ediliyordu. Birinci Dünya Savaşı sona erdiğinde, İngilizler hiç tereddüt etmeden yanlış sözü, dünya Siyonizm’ine verilen sözü tutmayı seçti. Seçimi zor değildi zira Araplara verdiği sözü tutmuş olsaydı, Büyük Britanya’nın Ortadoğu’dan usulca çekilmesi ve o toprakları sakinlerine teslim etmesi gerekecekti ancak Siyonizm’e verdiği sözü yerine getirmek için Britanya’nın Arap Filistin’i üzerinde hüküm süren fetihçi, emperyal bir güç olarak kalması gerekiyordu. Emperyalizm yolunu seçmiş olması hiç de şaşırtıcı olmamıştır.


Bu durumda tarihte şöyle daha da geriye gitmemiz gerekiyor: Dünya Siyonizmi neydi? Fransız Devrimi’nden önce Avrupa Yahudileri büyük ölçüde gettolara kapatılmıştı ve getto yaşamından, ortak dilin Yidiş olduğu (İbranicenin sadece dinî ritüellerin kadim dili olduğu) farklı bir Yahudi kültürel ve etnik (aynı zamanda dinî) kimlik ortaya çıkmıştı. Fransız Devrimi’nden sonra Batı Avrupa Yahudileri getto yaşamından kurtuldu ve bundan sonra nereye gidecekleri konusunda bir seçimle karşı karşıya kaldılar. Aydınlanma’nın mirasçıları olan bir grup, Batı dünyasının kültürüne ve çevresine asimile olmak adına sığ, dar görüşlü getto kültüründen kurtulma seçeneğini benimsedi ve savundu. Amerika ve Batı Avrupa’da asimilasyonizm açıkça rasyonel bir yol olsa da, getto duvarlarının hâlâ ayakta olduğu Doğu Avrupa’da bu yol kolaylıkla takip edilemiyordu. Bu nedenle Doğu Avrupa’da Yahudiler, Yahudi etnik ve kültürel kimliğini korumak için çeşitli hareketlere yöneldi. En yaygın olanı, Doğu Avrupa’da Yahudilerin çoğunlukta olduğu bölgelerde bir Yahudi devletine kadar varan Yahudi ulusal kendi kaderini tayin hakkını savunan Yahudi Federasyonu’nun (Jewish Bund) bakış açısı olan Bundizm’di. (Bundizm’e göre Doğu Avrupa’da bulunan ve nüfusunun çoğunluğunu Yahudilerin oluşturduğu Vilna şehri yeni kurulacak bir Yahudi devletinin parçası olacaktı). Doğu Avrupa’daki Yahudilerin istikbaline dair umutsuzluğa kapılan Bölgeselci Hareket (Territorialist Movement) adındaki daha az güçlü bir başka Yahudi grubu ise dünyanın ıssız ve bakir kalmış çeşitli bölgelerinde Yahudi kolonileri ve komüniteleri (devletler değil) kurarak Yidiş Yahudi kimliğinin korunmasını savunuyordu.


Avrupalı Yahudilerin 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başındaki koşulları göz önüne alındığında, bu hareketlerin hepsinin mantıklı bir temeli vardı. Mantıklı olmayan tek Yahudi hareketi, Yahudi Bölgeselciliği ile harmanlanmış bir hareket olan Siyonizm’di. Ancak Bölgeselciler basitçe Yahudi-Yidiş kimliğini kendilerine ait yeni kurulmuş topraklarda korumak isterken, Siyonizm sadece Filistin’de bir Yahudi toprağı üzerinde ısrar etmeye başladı. Filistin’in bakir bir toprak olmadığı, zaten Arap köylüleri ile dolu olduğu gerçeği Siyonizm ideologları için hiçbir şey ifade etmiyordu. Dahası, Siyonistler getto Yidiş kültürünü korumayı ummak bir yana, onu gömmek ve yerine kadim dinsel İbranicenin yapay bir seküler genişlemesine dayanan yeni bir kültür ve yeni bir dil ikame etmek istiyorlardı.


1903’te İngilizler Uganda’da Yahudi kolonizasyonu için toprak teklif etti ve bu teklifin Siyonistler tarafından reddedilmesi, daha önce birbiriyle kaynaşmış olan Siyonist ve Bölgeselci hareketleri kutuplaştırdı. O andan itibaren Siyonistler ancak ve ancak Filistin’in kan ve toprak mistisizmine bağlı kalacak, Bölgeselciler ise dünyanın başka yerlerinde bakir topraklar arayacaktı.


Filistin’de yaşayan Araplar nedeniyle Siyonizm pratikte bir fetih ideolojisine dönüşmek zorundaydı. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Büyük Britanya Filistin’in kontrolünü ele geçirdi ve egemenlik gücünü Arap topraklarının Siyonist kullanım ve Siyonist göç uğruna kamulaştırılmasını teşvik etmek, desteklemek ve yataklık etmek için kullandı. Genellikle eski Türk toprak tapuları araştırılıp kurcalanarak ucuza satın alınıyor, böylece Arap köylüsü Avrupalı Siyonist göç adına müsadereye (kamulaştırma adı altındaki gasba) maruz bırakılıyordu. Böylece Orta Doğu’nun köylü ve konar-göçer Arap dünyasının kalbine, İngiliz emperyalizminin desteği ve süngüsüyle, büyük ölçüde Avrupalı koloni kurucu bir halk sömürgeci olarak ayak bastı.


Siyonizm artık Filistin’i bir Yahudi Ulusal Yurdu olarak benimsemiş olsa da, henüz Filistin’de bağımsız bir Yahudi devletini kurma konusunda kendini yeterli görmüyordu. Aslında, Siyonistlerin sadece azınlık bir kısmı bir Yahudi devletini destekliyordu ve bunların çoğu Vladimir Jabotinsky’nin etkisi altında, Ürdün Nehri’nin her iki yakasındaki tarihi antik Filistin’i yönetecek bir Yahudi devleti için ajitasyon yapmak maksadıyla Siyonist-Revizyonist hareketi oluşturmak üzere resmî Siyonizm’den ayrılmıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse, Jabotinsky’nin Mussolini faşizminin militarizmine ve sosyal felsefesine büyük hayranlık duyması şaşırtıcı değildir.


Siyonizmin diğer kanadında ise siyasi bir Yahudi devleti fikrine karşı çıkan kültürel Siyonistler yer alıyordu. Özellikle Martin Buber ve Kudüs İbrani Üniversitesi’nden bir grup seçkin Yahudi entelektüel etrafında toplanan Ihud (Birlik) hareketi, İngilizler gittiğinde Filistin’de iki uluslu bir Yahudi-Arap devletini savunuyordu; bu devlette hiçbir dînî grup diğerine hükmetmeyecek, her ikisi de Filistin topraklarını inşa etmek için barış ve uyum içinde çalışacaktı.


Ancak Siyonizm’in iç mantığı buna müsamaha göstermeyecekti. 1942’de New York’taki Hotel Biltmore’da yapılan çalkantılı Dünya Siyonist Kongresi’nde Siyonizm ilk kez Filistin’de bir Yahudi devleti hedefini benimsedi. Aşırılık yanlıları üstün gelmişti. İşte o andan itibaren Orta Doğu’da sürekli bir kriz yaşanacaktı.


Bir Yahudi devleti için sabırsızlanan Siyonistler ve bağımsız bir Filistin isteyen Araplar tarafından aksi yönlerde baskı altına alınan İngilizler, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra nihayet çekilmeye ve sorunu Birleşmiş Milletler’e (BM) devretmeye karar verdi. Yahudi devleti kurma çabaları yoğunlaştıkça, Kudüs İbrani Üniversitesi rektörü ve Ihud hareketinin lideri olan tanınmış Dr. Judah Magnes, “Siyonist Totalitarizm”i şiddetle kınamış ve şöyle demiştir: “Siyonist Totalitarizm, tüm Yahudi halkını güç ve şiddet yoluyla etkisi altına almaya çalışıyor. Ancak ben henüz Siyonist teröristlerin hak ettikleri şu isimlerle anıldıklarını görmedim: Vahşice öldürülmüş kadın ve erkeklerin katilleri. ... Amerika’daki tüm Yahudiler de bu suçu paylaşıyor, hatta bu yeni pagan liderliğin faaliyetlerine katılmayan ama ellerini kavuşturup rahatça oturanlar bile...” Kısa bir süre sonra Dr. Magnes kendini Filistin’den çıkararak Amerika Birleşik Devletleri’ne göç etme ihtiyacı hissetti.


ABD’nin inanılmaz yoğun baskısı altında, BM -hevesli ABD ve SSCB de dâhil olmak üzere- Kasım 1947’de Filistin’in bölünmesi planını gönülsüzce onayladı; bu plan İngilizlerin çekilmesinin ve ertesi yıl 15 Mayıs’ta İsrail’in resmen kuruluşunu ilan etmesinin temelini oluşturdu. Bölünme planı, Filistin topraklarının ihmal edilebilir bir kısmına sahip olan Yahudilere ülkenin yüzölçümünün neredeyse yarısını veriyordu. Siyonizm, Orta Doğu’daki Arap toprakları üzerinde Avrupalı bir Yahudi devleti kurmayı başarmıştı. Ancak hepsi bu kadar değildi. BM anlaşması (a) Kudüs’ün BM yönetimi altında uluslararasılaştırılmasını ve (b) yeni Yahudi ve Arap Filistin devletleri arasında ekonomik bir birlik kurulmasını öngörüyordu. Bunlar BM’nin taksimi (bölüşümü) onayladığı temel koşullardı. Her ikisi de İsrail tarafından anında ve acımasızca göz ardı edildi ve böylece Orta Doğu Araplarına karşı tırmanan bir dizi saldırı başlatılmış oldu.


İngilizler hâlâ Filistin’deyken, Siyonist paramiliter güçler Filistinli Arap silahlı kuvvetlerini bir dizi iç savaş çatışmasında ezmeye başladı. Ancak daha da vahim olanı, 9 Nisan 1948’de Irgun Zvai Leumi örgütü içinde toplanan fanatik Siyonist-Revizyonist teröristlerin Deir Yassin Arap köyünde yüz kadın ve çocuğu katletmeleriydi. İsrail’in 15 Mayıs’ta bağımsızlığını ilan etmesiyle morali bozulan Filistinli Araplar panik içinde evlerinden ve katliam tehdidinden kaçmaya başladı. Bunun üzerine komşu Arap devletleri askerlerini gönderdi. Tarihçiler bu durumun ardından yaşanan savaşı, İsrail tarafından kahramanca geri püskürtülen Arap devletlerinin İsrail’i işgal girişimi olarak tanımlamaya alışkındır, ancak çatışmaların tamamı Arap topraklarında gerçekleştiği için bu yorum açıkça yanlıştır. Gerçekte olan şey ise İsrail’in, Batı Celile’nin Arap bölgeleri, Kudüs’e “koridor” niteliğindeki Filistin’in içbatısı ve Arap şehirleri Yafa ve Birüssebi de dâhil olmak üzere, taksim anlaşmasıyla Filistinli Araplara tahsis edilen toprakların büyük bölümünü ele geçirmeyi başarmasıdır. Kudüs’ün büyük bölümü -Yeni Şehir- de İsrail tarafından ele geçirildi ve BM’nin uluslararasılaştırma planı bir kenara bırakıldı. Arap orduları kendi yetersizlikleri ve bölünmüşlükleri ve BM’nin dayattığı bir dizi ateşkesin sadece İsrail’in daha fazla Arap toprağını işgal etmesine yetecek kadar uzun sürmesi nedeniyle başarısızlığa uğradı.


Böylece 24 Şubat 1949’daki kalıcı ateşkes anlaşmasına kadar 600.000 Yahudi, aslında önceden 850.000 Arap’ın (toplam 1,2 milyonluk Filistinli Arap nüfusu içinde) ikamet ettiği topraklarda kısa zamanda bir devlet kurmuş oldu. Bu Arapların dörtte üçü topraklarından ve evlerinden sürülmüştü ve geriye kalanlar yirmi yıl sonra hâlâ yürürlükte olan sert bir askerî rejim altında yaşıyordu. Kaçan Arap mültecilerin evlerine, topraklarına ve banka hesaplarına İsrail tarafından derhâl el konuldu ve Yahudi göçmenlere aktarıldı. İsrail uzun zamandır 750.000 Arap’ın zorla değil, Arap liderlerin kışkırttığı sebepsiz panikle göç ettirildiğini iddia etmektedir; ancak asıl önemli nokta, İsrail’in bu mültecilerin geri dönmelerine ve ellerinden alınan mülklerini geri almalarına izin vermeyi kararlılıkla reddettiğinin herkes tarafından kabul edilmesidir. O günden bu yana, yirmi yıldır, sayıları doğal artışla 1,3 milyona ulaşan bu talihsiz Arap mülteciler, İsrail sınırları etrafındaki mülteci kamplarında tam bir yoksulluk içinde yaşamaya devam ettiler, yetersiz BM fonları ve CARE (Cooperative for Assistance and Relief Everywhere) ihtiyaç yardım paketleri ile zar zor hayatta kaldılar ve sadece meşru yurtlarına dönecekleri günü bekleyerek yaşadılar.


Filistin’in başlangıçta Araplara tahsis edilen bölgelerinde hiçbir Filistinli Arap hükümeti kalmadı. Filistinli Arapların lideri olarak kabul edilen Başmüftüleri Hacı Emin el-Hüseyni, uzun süredir İngilizlerin maşası olan Transürdün Kralı Abdullah tarafından apar topar görevden alındı ve Kral Abdullah, Filistin’in doğusundaki Arap bölgelerine ve Kudüs’ün Eski Şehri’ne el koydu. (Kral Abdullah’ın Arap Lejyonu, Glubb Paşa olarak tanınan Korgeneral John Bagot Glubb gibi sömürgeci İngiliz subaylar tarafından inşa edilmiş, silahlandırılmış, kadrolandırılmış ve hatta yönetilmişti).


Arap mülteciler konusunda İsrail, dünyanın vergi mükelleflerinin (yani büyük ölçüde ABD’nin vergi mükelleflerinin) Filistinli mültecileri Orta Doğu’da bir yere, yani İsrail’den uzak bir yere yerleştirmek için geniş bir planı finanse etmek üzere devreye girmesi gerektiği tutumunu benimsiyor. Ancak mülteciler anlaşılır bir şekilde yeniden yerleştirilmekle ilgilenmiyorlar; kendi evlerini ve mülklerini geri istiyorlar, nokta.


1949’daki ateşkes anlaşmasının, İsrail ve Arap komşularından oluşan bir dizi Karma Ateşkes Komisyonları tarafından denetlenmesi gerekiyordu. Ancak çok geçmeden İsrail bu Karma Ateşkes Komisyonları’nı feshetti ve giderek daha fazla Arap toprağına tecavüz etmeye başladı. Böylece, El Auja’nın resmî olarak askerden arındırılmış bölgesi İsrail tarafından apar topar ele geçirildi.


Orta Doğu teknik olarak hâlâ savaş durumunda olduğu için (ateşkes vardı ama barış anlaşması yoktu), Mısır 1949’dan itibaren Akabe Körfezi’nin girişi olan Tiran Boğazı’nı tüm İsrail gemilerine ve İsrail ile yapılan tüm ticarete kapatmaya devam etti. Akabe Körfezi’nin kapatılmasının 1967 savaşındaki önemi göz önünde bulundurulduğunda, Mısır’ın bu eylemine kimsenin itiraz etmediğini hatırlamak önemlidir: Hiç kimse Mısır’ın bu “barışçıl uluslararası su yolunu” kapatarak uluslararası hukuku ihlal ettiğini söylememiştir. [Uluslararası hukuka göre herhangi bir su yolunun tüm uluslara açık hâle getirilmesi için iki koşul gereklidir: (a) su yoluna kıyısı olan güçlerin rızası ve (b) su yolu üzerinde herhangi bir güç arasında savaş durumunun olmaması. Akabe Körfezi için bu koşulların hiçbiri mevcut değildir: Mısır böyle bir anlaşmaya hiçbir zaman rıza göstermemiştir ve İsrail 1949’dan beri Mısır’la savaş hâlindedir, böylece Mısır 1949’dan itibaren körfezi İsrail gemilerine tartışmasız bir şekilde kapatmıştır.]


İsrail’in süregelen saldırganlık tarihi daha yeni başlamıştı. Yedi yıl sonra, 1956’da İsrail, İngiliz ve Fransız emperyalist ordularıyla birleşerek Mısır’ı ortaklaşa işgal etti. İsrail, Nasyonal Sosyalistlerin yıldırım harekâtını (Blitzkrieg) ve sinsi saldırı taktiklerini nasıl da gururla taklit etmişti! Ve yıllarca Nazi yıldırım harekâtlarını ve sinsi saldırılarını kınayan aynı Amerikan müesses nizamının birdenbire İsrail’in uyguladığı aynı taktiklere hayranlık duymaya başlaması ne kadar da ironikti! Ancak bu olayda ABD, İsrail davasına olan yoğun ve sürekli bağlılığını bir an için terk ederek, saldırgan ittifakı Mısır topraklarından geri püskürtmek için Rusya’ya katıldı. Ancak İsrail, Mısır özel bir BM Acil Durum Gücü’nün Tiran Boğazı’na hakim Şarm-el Şeyh Kalesi’ni yönetmesine izin verene kadar güçlerini Sina Yarımadası’ndan çekmeyi kabul etmedi. Ayrıca İsrail, karakteristik olarak, BM Acil Durum Gücü’ne sınırın kendi tarafında devriye gezme izni vermeyi reddetti. Sadece Mısır BM güçlerinin girişine izin vermeyi kabul etti ve bu nedenle Akabe Körfezi 1956’dan itibaren İsrail gemilerine açıldı.


1967 krizi, son birkaç yıldır Filistinli Arap mültecilerin daha önceki kasvetli ve pasif umutsuzluklarından sıyrılmaya ve mücadelelerini Yahudilere terk etmek zorunda kaldıkları evlerinin bulunduğu bölgeye taşımak için İsrail sınırlarına sızan gerilla hareketleri oluşturmaya başlamalarından kaynaklandı. Suriye de geçen yıldan bu yana Orta Doğu’nun yıllardır gördüğü en militan anti-emperyalist hükümetin kontrolüne geçti. Suriye’nin Filistinli gerilla güçlerini cesaretlendirmesi, İsrail’in çılgın liderlerini Suriye’ye savaş açma ve Şam’ı ele geçirme tehdidinde bulunmaya yöneltti ki bu tehditler Suriye ve Ürdün köylerine yönelik şiddetli misilleme saldırılarıyla noktalandı. Bu noktada, yıllardır İsrail karşıtı bir palavracılık sergileyen, ancak esasında Mısır’ın yerel ekonomisini mahveden demagojik ve devletçi önlemlere odaklanmış olan Mısır Başbakanı Cemal Abdünnâsır Hüseyin, Suriyeliler tarafından somut bir yardımda bulunmak konusunda, özellikle de Akabe Körfezi’ndeki BM Acil Durum Gücü kontrolünü ve dolayısıyla İsrail deniz taşımacılığını sona erdirmek için harekete geçmeye zorlandı. Dolayısıyla Abdünnâsır BM Acil Durum Gücü’nün ayrılmasını talep etti. BM güçlerinin sadece Mısır’ın talebi üzerine orada bulunduğunu ve İsrail’in BM güçlerinin sınırın kendi tarafında bulunmasını her zaman kararlılıkla reddettiğini göz önünde bulundurduğumuzda, İsrail yanlılarının BM Genel Sekreteri U Thant’ın bu talebe hemen uymasından yakınmaları gülünçtür. İşte bu noktada, Tiran Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte, İsrail’in bir sonraki yıldırım harekâtı için sahneyi hazırlamaya başladığı görülmektedir.


Barışçıl müzakerelere sözde destek veren İsrail hükümeti sonunda ülke içindeki “şahin” politikacıların baskısına boyun eğdi ve savaş çığırtkanlığıyla nam salmış General Moshe Dayan’ın Savunma Bakanı olarak atanması, birkaç gün sonra gerçekleşecek olan İsrail saldırısının işaret fişeği oldu. İsrail’in inanılmaz derecede hızlı zaferleri, İsrail taktik ve stratejisinin basında yüceltilmesi, Arap güçlerinin tüm bu tantanaya rağmen hazırlıksız yakalanması; tüm bunlar en saf olanlar hariç herkese 1967 savaşını İsrail’in başlattığı gerçeğini gösterir ki İsrail bu gerçeği de neredeyse hiç inkâr etmez.


1967’deki katliamın en tiksindirici yönlerinden biri de Yahudi olsun olmasın neredeyse tüm Amerikalıların İsrail’in fethine hayranlıklarını açıkça ifade etmeleridir. Amerikan ruhunun derinliklerinde sanki ne kadar hızlı ve acımasız olursa o kadar iyi olacağı düşüncesiyle saldırganlık ve toplu katliamla özdeşleşmesine neden olan bir hastalık var gibi görünüyor. İsrail’in bu saldırgan ilerleyişine hayranlık duyan kaç kişi İsrail’in napalm bombası kullanarak öldürdüğü binlerce masum Arap sivilin yasını tuttu? Sol görüşlü sözde “savaş karşıtları” arasındaki Yahudi şovenizmine gelirsek, sol-liberal Village Voice gazetesinde Margot Hentoff tarafından sergilenenden daha mide bulandırıcı bir insanlıktan yoksunluk göstergesi bulunmamaktadır:


Sevdiğiniz bir savaş var mı? Eğer varsa, Yahudi misiniz? Ne şanslısınız. Yahudi olmak için ne güzel bir zaman. Hiç Yahudi pasifist tanıdınız mı? Geçen hafta hiç Yahudi bir pasifiste denk geldiniz mi? ... Üstelik bu farklı bir savaştı -eski türden bir savaş, ölümün hayat verdiği ve Arap ölümlerinin sayılmadığı türden bir savaş. Bir kez daha savaştan yana olmak ne büyük bir zevk. Televizyon ekranında çetin, sıkı, sert suratlı, silah taşıyan, YAHUDİ askerlerle dolu askerî kamyonetleri alkışlamak ne kadar güzel, temiz ve sağlıklı bir duygu. “Şunların gidişine bakın! VAY CANINA! GÜM GÜM GÜM! Artık onları hiçbir şey durduramaz!” diyordu eski zamanların radikal pasifistlerinden biri. “Bu bir Yahudi ordusu!” Şimdiye kadar Yahudiliğe en büyük katkısı İsrail’i reddeden ve Yahudiliğin öldüğünü ve ölmeyi hak ettiğini ilan eden makaleler yazmak olan bir başkası ise haftayı ulusal kimliği konusunda kafa karışıklığı yaşayarak geçirdi. “Nasıl gidiyoruz?” diye sorup durdu. “Şu anda ne kadar ilerleme kaydettik?”

Ne “temiz ve sağlıklı bir duygu” imiş gerçekten de “Arap ölümlerinin dikkate alınmaması!” Bu tür bir tutum ile basınımızın yirmi yılı aşkın bir süredir her gün saldırdığı Nasyonal Sosyalistlerin Yahudilere yönelik tutumları arasında herhangi bir fark bulunabilir mi?


Bu savaş başladığında, İsrailli liderler “bir karış” toprakla ilgilenmediklerini ilan ettiler; savaşları tamamen savunma amaçlıydı. Ancak şimdi İsrail, BM ateşkeslerini defalarca ihlal ettikten sonra fetihlerinin üzerine yatarak çok farklı bir melodi söylüyor. Güçleri hâlâ Sina Yarımadası’nın tamamını işgal etmiş durumda; Filistin Ürdün’ünün tamamı ele geçirildi ve yaklaşık 200.000 talihsiz Arap mülteci daha yüz binlerce çaresiz yoldaşlarının yanına gönderildi; Suriye’den hatırı sayılır büyüklükte bir toprak parçası koparıldı; ve İsrail küstahça Kudüs’ün Eski Şehri’ni asla ve asla geri vermeyeceğini ya da uluslararasılaştırmayacağını ilan ediyor; İsrail’in Kudüs’ün tamamını ele geçirmiş olması basitçe “tartışmaya kapalı, müzakere edilemez” bir durum olarak görülüyor.


İsrail Orta Doğu’daki saldırgan taraf olsa da, ABD’nin tüm bu olaylardaki rolü çok daha sevimsiz olmuştur. ABD’nin tutumundaki ikiyüzlülük neredeyse akıl almaz boyuttadır ki eğer ABD’nin on yıllar boyunca izlediği dış politikaya aşina olmasaydık durum gerçekten de akıl almaz olurdu. Savaş ilk başladığında ve bir an için İsrail tehlikedeymiş gibi göründüğünde, ABD “Orta Doğu’nun toprak bütünlüğüne” bağlılığını ilan etmek için acele etti -sanki 1949-1967 arasındaki sınırlar bir şekilde Kutsal Metin’de yer alıyormuş ve her ne pahasına olursa olsun korunması gerekiyormuş gibi. Ancak İsrail’in kazandığı ve bir kez daha fethettiği belli olur olmaz, Amerika sözde sıkı sıkıya bağlı olduğu ve el üstünde tuttuğu “ilkelerini” hızla bir kenara bıraktı. Artık “Orta Doğu’nun bölgesel bütünlüğünden” söz edilmiyor; şimdi tüm mesele “gerçekçilik” ve eski statüko sınırlarına geri dönmenin saçmalığı ve Arapların Orta Doğu’da genel bir çözümü kabul etmelerinin gerekliliği vesaire. Bu durumu onaylayan bir Amerika Birleşik Devletleri’nin, gerektiğinde İsrail’in yardımına koşmaya hazır bir şekilde her zaman tetikte beklediğine dair daha ne kadar kanıta ihtiyacımız var? İsrail’in artık, dünyanın pek çok başka bölgesinde olduğu gibi Orta Doğu’da da bir zamanlar İngiliz emperyalizminin giydiği gömleği üstlenen ABD’nin müttefiki ve uydusu olduğuna dair daha ne kadar kanıta ihtiyacımız var?


Amerikalıların kanmaması gereken tek şey, İsrail’in güçlü Arap komşuları karşısında “küçük” bir “mazlum” olduğudur. İsrail, ilkel ve gelişmemiş bir düşmanla savaşan, Avrupa teknolojik standartlarına sahip bir Avrupa ulusudur; dahası, İsrail’in arkasında sayısız Amerikalı ve Batı Avrupalı’nın yanı sıra ABD’nin Leviathan hükümetleri ve sayısız müttefiki ve kukla/vasal devletinin kitlesel gücü vardır, onu daima beslemekte ve finanse etmektedir. İsrail, sayısal yetersizliği nedeniyle, İngiliz emperyalizminin Hindistan, Afrika ve Asya’da çok daha kalabalık toprakları fethettiğinde “cesur bir mazlum” olmasından daha fazla “cesur bir mazlum” sayılamaz.


Ve şimdi İsrail, sınırları şişmiş topraklarını işgal ederek, keskin nişancıların bulunduğu evleri ve köyleri yerle bir ederek, Arapların grevlerini yasaklayarak, terörizmi kontrol etme adına Arap gençlerini öldürerek bölgede oturuyor. Ancak tam da bu işgal, İsrail’in bu fil hastalığı, Araplara uzun menzilli güçlü bir fırsat sunuyor. İlk olarak, Suriye ve Cezayir’in militan anti-emperyalist rejimlerinin şimdi gördüğü gibi, Araplar stratejik vurgularını çok daha iyi silahlanmış bir düşmanla umutsuz konvansiyonel savaştan çıkarıp uzun süreli kitlesel bir halk gerilla savaşına kaydırabilirler. Hafif silahlarla donanmış Arap halkı bir başka “Vietnam”, bir başka “Cezayir” -ağır silahlı işgalci orduya karşı bir başka halk gerilla savaşı- gerçekleştirebilir. Elbette bu sadece uzun vadeli bir tehdittir, çünkü bunu gerçekleştirmek için Arapların tüm durağan, gerici monarşilerini devirmeleri ve birleşik bir pan-Arap ulusu oluşturmaları gerekecektir -çünkü Arap dünyasındaki ulus-devletlere bölünmeler, İngiliz ve Fransız emperyalizminin yapay entrikalarının ve yağmalarının sonucudur. Ancak uzun vadede tehdit gayet gerçekçidir.


Dolayısıyla İsrail, bir gün yüzleşmek zorunda kalacağı uzun vadeli bir ikilemle karşı karşıyadır. Ya mevcut rotasında devam edecek ve yıllar süren karşılıklı düşmanlık ve çatışmanın ardından Arap halklarının gerilla savaşıyla devrilecek. Ya da yönünü büyük ölçüde değiştirecek, Batı’nın emperyal bağlarından tamamen kopacak ve sadece Orta Doğu’nun Yahudi vatandaşları hâline gelecektir. Eğer bunu yaparsa, o zaman barış, uyum ve adalet sonunda bu işkence görmüş bölgede hüküm sürecektir. Bu barışçıl birliktelik için bol miktarda emsal var. Zira 19. ve 20. yüzyıl Batı emperyalizminden önceki yüzyıllarda Orta Doğu’da Yahudi ve Araplar her zaman refah ve barış içinde bir arada yaşamışlardır. Arap ve Yahudi arasında doğuştan gelen bir düşmanlık ya da çatışma yoktur. Kuzey Afrika ve İspanya’daki Arap medeniyetinin büyük yüzyıllarında Yahudiler, Hıristiyan Batı’nın fanatikleri tarafından süregelen zulümlerinin aksine, mutluluk içinde ve başarılarıyla göze çarpan seçkin bir konumda bulunmuşlardır. Batı etkisinden ve Batı emperyalizminden arındırılmış olarak bu uyum bir kez daha hüküm sürebilir.


 

Murray Newton Rothbard, 2 Mart 1926’da New York’ta doğmuş ve 7 Ocak 1995’te aynı şehirde hayatını kaybetmiş bir Amerikan ekonomist, tarihçi, filozof, yazar, hukuk ve siyaset teorisyenidir. Özellikle Anarko-kapitalizm felsefesini harmanladığı Avusturya İktisat Okulu ile ilişkilendirilir. Rothbard, Ludwig von Mises’in en önde gelen öğrencisi olarak Avusturya İktisat Okulu’nun üçüncü jenerasyonunun da başını çekmiş ve Mises’in öğretilerine sadık kalarak, serbest piyasa ekonomisi, bireysel özgürlük ve devletsizlik gibi temel etik ilkelere çok önemli katkılarda bulunmuştur. Rothbard, Mises’in magnum opus’u olan Human Action (İnsan Eylemi) adlı eserindeki fikriyatı genişlettiği 1962 tarihli Man, Economy, and State (İnsan, İktisat ve Devlet) adlı eseriyle Avusturya İktisat Okulu’nun fikirlerini daha geniş kitlelere tanıtmıştır. Bu eserinin içine daha sonra kattığı Power and Market (İktidar ve Piyasa) adlı kapsamlı ek ile Anarko-kapitalizmin felsefî temellerini kurmuştur. Rothbard, bu kitapta, piyasanın her türlü faaliyeti barışçıl ve sorunsuz yönetebileceğini ve devletin müdahalesinin, hatta salt varlığının piyasanın işleyişini bozduğunu savunmuştur. Ayrıca Rothbard, ABD’deki Liberteryen Parti’nin kurucuları arasındaydı ve birçok kesimden insanı etkileyerek liberteryenizme kazandırdı. Ancak, Rothbard’ın felsefesi ve özellikle Anarko-kapitalizm yaklaşımı, eleştirmenleri tarafından radikal ve uygulanamaz olarak nitelendirilmiştir. Yine de Rothbard’ın radikalizmi, onun temel felsefesi olan özgürlükçü düşüncenin sonuçlarından kaynaklanmaktaydı ve özgürlükçü bir düzenin ancak radikal bir şekilde uygulanmasıyla gerçekleşebileceğine inanmaktaydı. En önemli çalışmalarından olan “Anatomy of the State” (“Devletin Anatomisi”) adlı makalesinde de belirttiği üzere devletin özgürlüklere müdahalesini sınırlandırmak için sadece belirli düzenlemeler yapmak yeterli değildi; devletin tamamen ortadan kaldırılması gerekiyordu. Nitekim devletin varlığı bile özgürlükleri sınırlandırmak ve gasp etmek anlamına geliyordu.

Çevirmen: Fırat Kaan Aşkın

Bu yazı Murray Rothbard’ın hazırladığı Left and Right: A Journal of Libertarian Thought (1965-1968) adlı derginin 1967 Sonbaharında yayınlanan üçüncü cilt, üçüncü sayısındaki “War Guilt in the Middle East” başlıklı makalesinin tercümesidir.
238 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Kommentare


Yazı: Blog2 Post
bottom of page