top of page

Objektivizm ve Objektivizme Yöneltilen Spesifik Sorulara Yanıtlar

04/10/2022 - Şeyda Kurhan

Bizi objektivizmin içyüzünü kavramaya ve çözümlemeye yöneltecek sorulara değinmeden önce, soruların perspektifini, yanıtların ne türden metotla sunulacağını ve ayrıca objektivizmin tanımını içeren bir sunuş yapmak makul olacaktır:


Objektivizmi deyim yerindeyse bileşenlerine ayırmak, bizi doğrudan tanıma götüren bir yoldur. Bu yoldan kasıt, nesnel gerçeklik, aklın biricik mutlaklığı, amaçlı hareket ve kişisel çıkarın maksimizasyonu şeklinde maddelenen kavram gruplarını incelemeye tâbi tutmak, ardından birbirinin nedeni olan grupların oluşturduğu zincirden objektivizmi çıkarsamaktır.


İlkin, zincirin birinci halkasını yani nesnel gerçekliği açıklamak gerekecektir. Gerçeklik, objektivizme göre duyular yoluyla maddenin tecrübe edilmesinden, tecrübe sonucu algılanan maddeye kimlik atfedilmesinden oluşan süreçtir. Gerçekliğin nesnel sıfatını alması ise maddenin duygulardan ve arzulardan bağımsız var olagelmesinden doğar. Madde bilgisinin insan zihnindeki analizi, maddelerin etkileşimiyle gerçekleştirilen üretime ön ayak olur. İlk halkadan elde edilen sonuç şudur: Bilgi duyumla başlar, akılla biter.


Akıl yürütmenin, kaynağını nesnel gerçeklikten aldığı görüşünden hareketle zincirin ikinci halkasına aklın biricik mutlaklığını yerleştirmek uygun bir adımdır. Nesnel gerçekliğin bilincinde olmanın tek aracı, doğuştan farkındalık potansiyeline sahip tabula rasa (işleyebilme mekanizması olan fakat içi boş) zihindir. Farkındalık potansiyeli ise duyuların algılara entegre edilmesini sağlayan evrimsel yetidir. Aklın mutlaklığına sebebiyet veren, hâlihazırdaki materyallere doğru özellikler tanımlayabiliyor olmamızdan emin olduğumuz yaratıcı çalışmaların hem formüle edilebilmesi hem de gerçekliğe uygulanabilir olmasıdır. Böylelikle farkındalık potansiyeli ve akıl doğrulanmış olur.


Objektivizmin mekanik evren modelinde, komplike hücrelerin ve sistemlerin kendiliğinden hareketi canlı hayatına yönelik işlev görme amacındaysa aklın bilişsel yapısı da insan hayatını aktif tutmaya yönelik bir amaç taşır. İnsanın aklını eylemlerine odaklamasının sonucu hayata hizmet etme zorunluluğu içermelidir, bu nedensellik barındıran ilişkiye amaçlı hareket denir. Amaçlı hareket, eylemlerin ahlâkî niteliğini kategorilere ayırmak için başvurulan ve çoğunlukla turnusol görevi gören bir referans noktasıdır.


Hedeflenen objektivizm tanımına ulaştıran, aynı zamanda amaçlı hareketi irdelemeye fırsat tanıyan nihai kavram grubumuz kişisel çıkarın maksimizasyonudur. Kişisel çıkar rasyonel bencilliğe özdeştir, diğer rasyonel varlıkların zararıyla, feda edilmesiyle sonuçlanan çıkar türünü kapsamaz. Öyle ki bireyin kendisiyle sınırlı kalacak olan “feda etme” kavramının akıl nezdinde karşılık bulacağı biricik ilkedir çünkü fedakârlık, kimi zaman hiyerarşik şekilde sıralanmış değerlerimizden en faydalısını, düşük öneme sahip değer pahasına korumak olabilir ve böyle bir eylem türü, özünde rasyonel bencilliktir. Kişisel çıkar yalnızca kaynağını akıldan alan arzuların, amaçlı hareket formunda pratiğe dökülmesidir. Arzular, zihnin değer yargılarının dışavurumudur dolayısıyla arzuların getirilerinin hoşnutsuzluk yaratabilmesi olağandır. Esas nokta, hareket sürecinin rasyonaliteye uygunluğudur.


Bütünlük arz eden objektivizm tanımı özetle şudur: Objektivizm, somut varlıklardan başlatılıp soyuta uzanan aklın kavramsallaştırma sürecini, bir bilgi edinim mekanizması kabul eder. Hayatı idame ettirebilmek ve hayat standartlarını ahlâkî şekilde optimize etmek, bu mekanizma sürecine uyumu gerektirir. Uyum, aklın kapasitesini yaşama içgüdüsüyle kullanmak, kapasiteyi bir değer saymak ve aklın başarılarını nesnel değerler karşılığında sunmaktır. Uyum sürecinde değere karşılık değer ilkesi baz alındığında özgecilik, köleleştirme hakkı, haksız kazanç vb. tutumlar sürdürülebilirlik açısından dışlanmalıdır. “Ahlâki seviyeye sahip, arzuları rasyonel değerlerden doğan kişiler için fedakârlık, doğrunun yanlışa teslim olması, iyinin kötüye teslim olması demektir.” (Rand, 2021, s.185). Bu, objektivizmin temel kodlarının organizasyonunun meydana getirdiği basit bir tanımdır. Elbette, tanıtılan düşünce ekolünün sınırları içerisinde ve uygulayıcılarının görüşlerinde ilkesel açıdan oksimoron yarattığı düşünülen veya aydınlatılması elzem çeşitli noktalar vardır. Bu noktalara isabet eden sorulara, temelden ayrıntıya uzanan tümevarımsal ve analitik yol izleyerek, ayrıca akademik çalışmalar dahilinde yanıt verilmeye çalışılacaktır. Derlenen spesifik sorular, objektivizmin yorum getirdiği bazı alanlara atıfta bulunmayı gerektirdiğinden yanıtları kapsamlı hâle getirecektir.


I. Objektivist Sanat Teorisi Nedir?

İnsan doğasının anlaşılmasına ve bilinebilirliğine yönelik metafiziksel sorular, beraberinde etik sistemlerini meydana getirir. Etik sistemleri, zihinde örtülü gerçeklik diyebileceğimiz değer yargılarını oluşturur. Değer yargıları mantıksal açıklamalara indirgendiğinde fikirler, bütünleştirme kapasitesine sahip herkesin algısına sunulmuş konumdadır ve sanat, algıya sunuş biçimlerinin en somut hâli, bilinç unsurlarının yeniden yaratımıdır. “Sanat, metafiziğin somutlaştırılmasıdır. Sanat, insanın kavramlarını bilincinin algısal düzeyine getirir ve onları sanki algıymış gibi doğrudan kavramasını sağlar.” (Rand, 1969 ve 1971, s.19). Sanatçının “Bu fikir neye benzer?” sorusunu somutlaştırma dürtüsü, her bir sanat dalında farklı şekilde tezahür eder. Örneğin heykel sanatında insanın varoluşuna dair görüş, insan figürüyle sınırlı tutulmalıdır, aksi figürlerde varoluşa yönelik ifade sınırlılığı söz konusudur. Üstelik heykel, ulaşılabilecek en yüksek insan imgesi niteliğine sahip olmalıdır. “Felsefe, insan ruhunun heykeltıraşıdır. Ve heykel taşta felsefedir.” (Sures, 1969, s.16). Bu ideali özellikle belirgin kılan karşılaştırma Antik Mısır heykel sanatı ve MÖ 7. ve 5. yüzyıllar arası dönemi kapsayan Yunan heykel sanatı arasındadır. Mısır uygarlığına ait heykellerdeki cephesellik yasası (perspektif kuralları uygulanmadan figürün önden betimlenmesi), insan vücudunu ifadeden ve bilinçten yoksun, tutuklu hareketin yansıması şeklinde biçimlendirmekte, mistisizmin yarattığı koma hâli ise yavan şekillendirme çabalarını anlamsız kılmaktadır. Mitlerden doğan mistisizmin etkisini yapıtlarında görünür kılsa da Antik Yunan, medeniyeti aklın yargılarına teslim etmiş, tanrı tasvirlerini insan suretinde aktarmış ve insana özgü güzellik, bilgelik, adalet gibi nitelikleri insan ruhunu onurlandırmak adına, harikulade anatomi bilgisiyle mermere oymuştur. Mahiyetini bilincin anlamsız metaforlara, hareketin durağanlığa, gerçekçilik ve romantik gerçekçiliğin modern sanat akımlarına baskın olmasından alan bu karşılaştırma örneğinin ilkeleri tüm görsel, işitsel ve dramatik sanatlar için geçerli olabilmektedir.


II. İnsan Yaşamını Değerin Standardı Kabul Eden Objektivizm, Niçin Kürtaj Hakkının Radikal Savunucusudur?

Objektivist etik, insanın tek ahlâkî yükümlülüğünün kendi hayatına ve mutluluğuna hizmet olduğunu, bunun ötesinde hiçbir amaca araç, hiçbir şartlandırmaya tâbi olmaya zorlanamayacağını söyler. Bu hususta ebeveynin gebelik sürecinde bağımlı ve dolaysız iletişimden yoksun bir organizmaya karşı sorumluluğu, organizmanın ahlâk vaat edecek rasyonellik, fizyolojik bağımsızlık, bilinçli algıya eğilim niteliklerini bulundurmamasından ötürü yoktur. Öyleyse anneye, insana ait birkaç hücresi için insan konumunu atfedemeyeceğimiz organizmayı fiziksel dışlama hakkı doğar. Kürtaj hakkını kısıtlayıcı yasaları dikte etmenin içeriği, insan statüsündeki rasyonel karar vericinin, potansiyel insan olmayı annenin seçimlerine koşullandırmak mecburiyetindeki hücre kütlesine feda edilmesinden ibarettir. Sonuçta, objektivistlerce kürtaj yanlısı iki argüman vardır: Bireyin kendi hayatı lehindeki rasyonel seçimlerinin önünde hiçbir gücün olmaması gerektiği ve insanın varlığını ahlâkî kılan öncelikli unsurun akıl yürütme kapasitesi olduğu, hakların bu kapasiteden türediğidir. Bu nedenle fetüsün hiçbir hakkı yoktur. Lâkin, akıl yürütmenin hakların ön koşulunu oluşturması “Fetüs ve henüz doğmuş bebeğin aklî yetileri birbirine yakın ilkellikteyse bebeğe niçin fetüsten ayrı haklar tanımlarız ya da bebeğe zarar verme girişimleri niçin kötüdür?” sorusunu doğuracaktır. Yanıt şudur: Doğumdan itibaren kavramsal zihin aktifleşmeye başlar ve gerçekleşen fizyolojik ayrılma, iki beden arasında çatışacak hakların bulunmadığı anlamına gelir ki bu saldıran açısından irrasyonel, dolaysıyla etik dışıdır.


III. Ayn Rand’ın Kadın Devlet Başkanına Karşı Olmasının Nedeni Nedir?

Ayn Rand, esasen kadınların yetenek ve zekâ yönünden erkeklerden aşağı olmadığını, kariyer ihtiyacının iki cinsiyet için de yetenek ve hırsın yönelimini belirleme istencinden kaynaklandığını söyler. Bu doğrultuda başkanlık konumuna erişim isteği, kariyer ihtiyacına dahildir ve muhtemelen kadınlar için yapılabilirdir. Rand’ın görünürde ayrım gözeten tutumu, kadınların hayata dair görüş ve değerleri meselesinden başlamaktadır. Kendisi, kadınlığın özünün kahramana tapınmak ve kahraman erkeğe hayranlık duymak olduğunu, bu duyguların yalnızca makul kadınlar tarafından hissedilebileceğini savunur. “Yukarı bakmak, bağımlılık, itaat veya aşağılık anlamına gelen herhangi bir şey anlamına gelmez. Yoğun bir hayranlık anlamına gelir.” (Rand, 1968, s.1). Kadınların nihai otorite diyebileceğimiz devlet başkanlığıyla yetkilendirilmesi, lideri olduğu erkeklere konum hiyerarşisi gereği hükmetmesi demektir. Sözü edilen durum, kahramana tapınma arzusunu baskılama zorunluluğu içerir ve kadının psikolojik işkencesiyle sonuçlanır. Parantez açmak gerekir ki politik alan haricindeki yöneticiliklerde müşteri, tedarikçi, rakip vasfındaki erkeklerle otorite altına alınamamalarına bağlı gönüllü ilişki söz konusu olduğundan, psikolojik işkencenin varlığından bahsedilemez.


IV. Sınırlı Devlet Modelinin Devletin Doğası Gereği Sürdürülebilir Olmadığı Açıktır. Rand’ın ve Takipçilerinin Bir Kısmının Sınırlı Devlet Yanlısı Söylemlerinin Temeli Nedir?

Toplumu belirten nicelik kavramına bağlı olarak toplumdan yani çoğunluktan, ahlâken nesnel çıkarımlar edinilemez. Edinilmesi, bireysel iyiliğin arayışıyla temellendirilmiş ahlâk yasalarının, bir dizi insanın basiretsizliği ve çıkarı için gözden çıkarılmasını gerektirir. Sonuçta, rasyonel temele oturtulmuş bireysel iyi ile temelsiz ortak iyinin çatışması durumu söz konusudur. Bu çatışmanın, ortak iyinin devamlılığını sağlamak adına kolektif veya yağmacı zihniyetin yalnızca kendi eylemlerinden sorumlu bireyci ahlâkın uygulayıcılarına fiziksel güç kullanmasıyla sonuçlanması muhtemeldir. Kolektif ya da bireysel davranışların kurban yarattığı her eylem, objektif kurallara sahip sosyal davranış sisteminin kurban lehine hüküm vermesiyle bertaraf edilmeli, cezalandırılmalıdır. Ayn Rand tam da bu noktada objektif yasaların uygulanabilirliğini sağlamakta zorlayıcı, tekel hukuk sağlayıcısına yani devlete ihtiyaç duyar. Özel hukuk sağlayıcılarının, gönüllü hizmet talep etmeyen bireylere yasal yaptırım yetkisi yoktur. Tek itici gücünü, bireyin meşru koruyuculuğunu üstlenen objektif yasalardan alması, devletin varlığının yegâne ahlâkî sebebidir. “Devletin gücüne bir sınırlama getirmesi, kolektif olanın kaba kuvvetine karşı insan için bir koruma sağlaması, kuvvetin hakka tâbi kılınması ahlâkın sosyal sisteme genişletilmesini ifade etmiştir.” (Rand, 2013, s. 141). Bireylerin devlete tanımladığı bu hakkın genişletilmesi, yok edici gücün masum kurbanlara yöneltilmesini ve ahlâkın katledilmesini içerir.


Kaynaklar:

Rand, A. (1968), “An Answer to Readers (About a Woman President),” in The Objectivist, (Dec.)

Rand, A. (2021). Yeni Entelektüel İçin. İstanbul: Pegasus Yayınları.

Rand, A. (2013). Bencilliğin Erdemi. İstanbul: Plato Film Yayınları.

Rand, A. (1969 and 1971), “The Psycho-Epistemology of Art,” The Romantic Manifesto.

Sures, Mary Ann (1969), "Metaphysics in Marble," in The Objectivist, (February and March)


 

514 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


Yazı: Blog2 Post
bottom of page