EKONOMİYE GİRİŞ

Bu yazıda ekonominin ne olduğunu ve temel hatlarını giriş seviyesinde öğreneceğinizi umuyoruz.


Ekonomi nedir?:

Ekonomi genellikle kuru veya "sorunlu" bir bilim olarak kabul edilir. Okullarda, genellikle soyut arz ve talep çizelgelerine veya karmaşık matematiksel formüllere odaklanılarak öğretilir. Ekonomi veya "ekonomi(bireylerin, ülkelerin ekonomisi)” hakkında düşündüğümüzde, aklımıza para, mal, hizmetler veya belki de hükümet politikaları gelir. Bunlar bir ekonominin yönleri olsa da, özünde ekonomi insan eylemleriyle ilgilidir:

Bireyler olarak yaptığımız seçimler ve eylemler ile, bireysel isteklerimiz, ihtiyaçlarımız ve yeteneklerimizle ilgilidir. Ve birbirimize fayda sağlamak, çevremizdeki toplumu inşa etmek için başkalarıyla nasıl etkileşim kurduğumuzla ilgilidir.

Örneğin, bir kişinin ıssız bir adada mahsur kaldığını düşünün. Bu kişi için –Diyelim adı Ali olsun– en büyük öncelik çok açıktır, hayatta kalmak. Ali’nin suya, yiyeceğe ve barınağa ihtiyacı vardır. Ali’nin bazı kaynakları belirgindir; yemek için toplanabilecek hindistancevizi veya meyveler olabilir. Ancak Ali’nin zamanı da yiyecekler ile aynı derecede önemlidir. Hayatta kalmasını en iyi şekilde sağlamak için zamanından tasarruf etmelidir. Ali su bulmaya mı odaklanacak yoksa ilk birkaç saatini bir barınak inşa etmeye mi ayıracak? Ali, bir kararın diğerine göre sonuçları hakkında tercihler yapmak zorunda kalır.


Ali, susuz üç gün hayatta kalabileceğine karar verebilir ve bu nedenle gece için bir barınak oluşturmaya odaklanır. Bu durumda başka bir kişi farklı bir şekilde seçim yapabilir, ancak yaptığı seçimlere rehberlik eden Ali'nin kişisel yargısıdır.

Ali’nin kararı doğru olmayabilir. Risk ve belirsizlik, insani varlığımızın doğal bir parçasıdır. Belki Ali, bir barınak inşa etmek için o kadar çok zaman harcıyor ki, son derece ihtiyacı olduğu zaman kendine su bulmak için yeterli zaman vermiyor. Ali'nin kararı, adada hayatta kalabileceği gün sayısını etkiler. Bu durumda kazancı, bu seçimi yaptıktan sonra yaşayabileceği gün sayısı ile ölçülür. Kayıp ise, Ali’nin ölümü olabilir.


Ali’nin ekonomik kararlarının parayla hiçbir ilgisi olmadığına dikkat edin, bunlar sadece belirsiz bir gelecekle yüzleşmek için yaptığı seçimlerdir.

Neyse ki ekonomik kararlarımızın çoğu ölüm kalım meselesi değil, hepimizin her gün aldığı basit kararlardır.


Bu kararların hepsinin birey tarafından tartılması gereken maliyet ve faydaları vardır ve bu, ıssız bir adadaki biri için olduğu kadar dünyanın herhangi bir yerindeki her insan için de geçerlidir.


Ekonomi bize herhangi bir bireyin ne yapması gerektiğini söylemez.

Bunun yerine; ekonomi, kararlarımızın maliyetlerini, bizim ve başkalarının arzularını tatmin ederek nasıl değer yaratabileceğimizi ve bireyler olarak hepimizin insan uygarlığının yükselişine veya düşüşüne katkıda bulunmada nasıl rol oynadığımızı anlamaktır.


Maliyet Nedir?:

“Maliyet” hakkında düşündüğümüzde, genellikle fiyatlar hakkında düşünürüz, Araba fiyatları gibi. Ancak, maliyetler hakkında düşünmenin doğru yolu, yalnızca belirli bir ürüne harcadığımız parayı değil, o öğeyi elde etmek için vazgeçtiğimiz diğer tüm olasılıkları dikkate almaktır.


Henry Hazlitt, “Tek Derste İktisat” kitabının yazarı olan Amerikalı bir gazeteciydi. Kitabını, dükkan sahibi bir fırıncının hikayesiyle başlatıyor.

Şimdi bir çocuğun fırının ön camına bir taş atmaya karar verdiğini hayal edin. Fırıncı belirgin bir şekilde üzgün olacaktır, ancak onu büyük resmi görmeye teşvik eden bir arkadaşı tarafından rahatlatılır. Fırıncının şimdi yeni bir pencere satın alması gerekiyor ve bu satın alma camcıya fayda sağlayacak.


Cam dükkanının artık malzeme satın alması gerekiyor ve işçilerine ödeme yapabiliyor. Belki de bu işçilerden bazıları fırıncının ekmeğini satın almaya başlar. Yani bu yıkım eylemi gerçekten bir trajedi değil, yerel ekonomiye ve diğerlerine fayda sağlayacak bir olay!


Ne yazık ki, bu zekice sunum tüm hikayeyi gerçekten anlatmıyor.

Ne de olsa fırıncının vitrini kırılmasaydı, hem penceresi hem de parası olacaktı, fırıncı parasını onarım yapmaktan başka yollarla da harcayabilirdi.


Belki işyeri için yeni bir tabela ya da kendisi için yeni bir takım elbise alırdı. Cam yapımcısı için kazanç, tabelacı veya terzi için bir kayıp olacak. Maalesef fırıncının parasını nasıl harcayacağını artık asla göremeyeceğiz. Bunun yerine, yalnızca düzeltmesi gereken yeni pencereyi göreceğiz.


Hazlitt'in tanımladığı bu şeye fırsat maliyeti denir. Yeni pencereye harcanan para, yalnızca satın alma işleminin parayla fiyatı değil, aynı zamanda bu parayla satın alabileceği tüm mal ve hizmetlerin fiyatıdır.


Hazlitt'in sözleriyle: “Kötü ekonomist yalnızca hemen göze çarpanı görür; iyi bir ekonomist ise işin ötesine bakar."

Fırıncının arkadaşının argümanındaki hata sizin için belirginse, bugün dünyada kaç tane "kötü ekonomist" olduğunu öğrenmek sizi şaşırtabilir.


Örneğin, New York Times yazarı tanınmış ekonomist Paul Krugman; 11 Eylül, ulusal felaketler ve hatta kurgusal bir uzaylı saldırısı gibi olayların Amerikan ekonomisini canlandıracağını savundu, aynı kırık cam örneğindeki gibi!


Bu trajedilerin inşaat, temizlik veya uzaylılara karşı silah alanlarında istihdam yarattığı kesinlikle doğru olsa da, bu toplumu daha iyi yaptığı anlamına gelmez. Tıpkı kırık cam örneğinde olduğu gibi, bu projelerden yararlanan şirketler bunu başka projelerin pahasına yapıyor.


Unutmayın, ekonominin amacı sadece çalışmak ya da para kazanmak değil, bireyler olarak ihtiyaç ve isteklerimizi karşılamaktır. Hiç kimse bir anti-uzaylı silahını gerçekten istemiyor veya buna ihtiyaç duymuyorsa, o zaman onlara harcanan para, zaman ve kaynaklar, insanların gerçekten istediği veya ihtiyaç duyduğu şeyleri üretmek için kullanılabilecekken boşa harcanır.


Fırsat maliyeti, artık mevcut olmayan zaman, kaynaklar ve parayla yapılabilecek diğer her şeydir.

Bu nedenle, paramızı nasıl harcadığımız veya zamanımızı nasıl harcadığımızla ilgili olarak eylemlerimizin daha büyük sonuçlarına bakmalıyız. Bunu düşündüğümüzde, bu aslında istediğimiz şeyleri yapmak için daha fazla kaynak olacağı ve her birimizi daha zengin ve mutlu yapacağı anlamına gelir.


Ne yazık ki devlet; fırıncının arkadaşı gibi, genellikle iyi bir ekonomist gibi düşünmekte gerçekten zorlanır.

Devletler, para karşılığında mal veya hizmet sunan sağlayıcılar, üreticiler veya fırıncılar değillerdir. Paralarını yalnızca vergilerden alırlar ve sonra bu vergi parasını kendi seçtikleri projelerde kullanırlar.


Örneğin, bir hükümet toplumdan yeni bir futbol stadyumunun fonlanması için vergi isterse, bir politikacının büyük bir maça işaret etmesi ve "Vergileriniz bunun için ödendi!" demesi kolaydır. Ama hiç kimsenin göremediği şey, hükümetin onlara koyduğu vergiler nedeniyle halkın kaybettiği şeylerdir.


Vergilere ayıracak olmasalardı, insanlar istedikleri gibi harcayacak veya biriktirecek paraya sahip olacaklardı. Bireyler olarak yeni bir çift ayakkabı satın almak, tatile çıkmak, yeni bir iş kurmak veya gelecek için tasarruf etmek isteyebiliriz, olasılıklar sonsuzdur. Günün sonunda neye ihtiyacımız olduğunu herhangi bir devlet yetkilisinden daha iyi biliyoruz.


Bu nedenle herkesin iyi bir ekonomist gibi düşünmesi önemlidir. Bunu yapmak, uzun vadede paramızı nasıl harcayacağımız konusunda daha iyi kararlar almamızı sağlar. Ve bu, politikacıları bizden almaya çalıştıklarında sorumlu tutmamızı sağlar.


Para Nedir?:

"Paranın tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu" duymak yaygındır. Bize paranın açgözlülükle eşanlamlı olduğu ve parayı arzulamanın doğası gereği kötü olduğu öğretildi.


Ancak bu doğru değil. Para, insanlık tarihindeki belki de en önemli eserdir. Onsuz bir dünyayı düşünmek için bir dakikanızı ayırın bakalım; hayatınızda zevk aldığınız her şeyi düşünün: bir ev, bir cep telefonu, bir kitap, yeni bir bilgisayar oyunu, yeni kıyafetler, araba, en sevdiğiniz restoranda bir yemek. Kendinize bunlardan kaç tane sağlayabilirdiniz?


Neyse ki, para sayesinde kendine sağlamak zorunda değilsin. Bunun yerine, belirli bir görevi yerine getirmede uzmanlaşabilirsiniz -belki müzik çalıyorsunuzdur, sörf tahtaları yapıyorsunuzdur ya da araba tamir ediyorsunuzdur- ve sonra bunlardan kazandığınız parayı başkalarından ürün veya hizmet satın almak için kullanıyorsunuz.


Bu her zaman böyle değildi. Paradan önce barışçıl toplumlar, bir nesnenin diğeriyle değiştirildiği takas denen bir sistemi kullanıyorlardı.

Ali'nin bir balığı olduğunu ve Murat'ın temiz suyu olduğunu hayal edin. İkisi de birbirleriyle ticaret yapabilirler. Peki ya Murat balık sevmiyorsa? İstediği suyu elde etmek için Ali, Murat'ın istediği şey için başka biriyle balığını takas edebilir ve sonra Murat’a geri dönebilir. Buna dolaylı takas denir.


Farklı toplumlarda, herkesin istediği bazı öğeler vardı. Bunlar en eski para biçimlerini oluşturdu.


İnsanlık tarihi boyunca tuz, tütün, tahıl, deniz kabukları, hayvancılık veya kürk gibi her türlü şey para olarak kullanılmıştır. Zamanla toplumlar, tercih ettikleri para birimi olarak altın ve gümüş gibi bir tür metali benimsemeye başladılar.


Peki neden? Birçok toplum bu parlak metallere mücevher, lüks ve endüstriyel kullanım için değer verir, ancak bunların başka birçok faydası da vardır. Metalleri yok etmek zordur, tekdüze ve bölünebilirdir -her iki ons saf altın aynıdır- ve madeni paraya dönüştürüldüklerinde taşımaları kolaydır. Ayrıca zor bulunurlardır ve kazılması zordur, bu nedenle ağaçlarda büyümüş gibi yeni para üretemezsiniz.


İnsan uygarlığının gelişmesine gerçekten izin veren şey paranın icadıydı, çünkü artık kendiniz yapmak zorunda kalmadan bir şeyler satın alabiliyordunuz. Bu, insanlara özgürlük ve seçim verdi, sadece el ele yaşamak yerine gerçek bir geçim kaynağı seçeneği getirdi. Artık bir çiftçi, terzi, deniz kaptanı, korsan veya tüccar olabilirsiniz. İş bölümü adı verilen bu uzmanlık; insanların daha bilgili ve yetenekli olmalarına, daha karmaşık ve faydalı şeyler üretmelerine, herkesin yaşam kalitesini arttırmalarına olanak sağladı.


Para, gelecek için birikim yapmayı da kolaylaştırdı. İnsanlar, görev yaparak kazandıkları paranın bir kısmını biriktirerek, yeni bir ev gibi daha büyük ve daha karmaşık öğeler satın alabilirler.


Elbette, insanlar birikim yapmaya başladıklarında, paralarını korumak için yeni yollar aradılar. Bu; paralarınızı, onları geri almak istediğinizde kullanabileceğiniz kağıt makbuzlar karşılığında, onları güvende tutacak birisine yatırabileceğiniz bankalara yol açtı. Kâğıt makbuzların(banknotların) kendileri bir tür para haline geldi, çünkü o banknotları başkalarıyla değiş tokuş edebilirsiniz ve bireyler o banknotun değeri kadar altını bankadan alabilirler.


Aslında, bugün para birimlerinin isimlerinin çoğu bu sistemden türetilmiştir. Örneğin "dolar" adı, “bir ağırlık altın'ın İspanyolca karşılığı idi.


Ali'nin para kazanma yolu, başkalarının takas etmek istediği mal veya hizmetleri üretmektir. Peki ya Ali kazanmak yerine yeni para basarsa? Artık gerçek değeri olan hiçbir şey yaratmadan zengin olmuş olur.


Toplumlar kağıt kullanmaya başladıktan sonra, kağıt banknotlarla kullanmak için hiç altın toplamamış olsalar bile, devletlerin yeni para basması kolaydı. Tarih boyunca bu, hükümetler için yeni para kazanmanın popüler bir yolu olmuştur, çünkü vergi toplamak gibi diğer seçeneklerden daha kolaydı. Bu politikacılar için iyi olmasına rağmen, paramız değerini kaybettiği için geri kalanımız için kötüydü, buna da enflasyon denir.


Yirminci yüzyılda, hükümetlerin parayı tamamen ele geçirdiğini gördük. Amerika'da altın standardı adı verilen bir sistem ile dolarları altınla takas edebiliyordunuz.

1913'te Amerika, yeni altın olmadan yeni dolarlar basmaya başlayan Federal Rezerv adında bir merkez bankası kurdu. 1933'te Başkan Franklin Roosevelt altın sahibi olmayı yasadışı ilan etti. 1971'de Başkan Richard Nixon, diğer ülkelerle dolarları altınla takas etmeyi bıraktı.


Ve ondan sonra, Amerikan dolarını destekleyen hiçbir değer kalmadı.


Sonuç?


Fed'in kuruluşundan yüz yıl önce, altının fiyatı 19.39 dolardı.


Fed'den yüz yıl sonra, altının fiyatı 1.204.50 dolardı

.

Bu neden oldu? Para yaratma konusunda tam yeteneklere sahip olan hükümet, büyük savaşları ve hükümet programlarını finanse edebildi. Tüm bunlar, para birimimizin değeri ve sizin tasarruflarınız pahasına geldi.


Kâr Nedir?:

Kârın sömürü ve açgözlülük olarak saldırıya uğradığını görmek yaygındır. TV şovlarında, kitaplarda veya filmlerde "Kârı insanların üzerine" koyan şeytani komplolarla kaç süper kötü adam göründü?


Gerçekte kâr, insanlar arası işbirliği için güçlü bir mekanizmadır ve yeryüzünün kaynaklarının insanlığın çıkarlarına en iyi şekilde hizmet edecek şekilde maksimize edilmesini sağlamaya yardım eder. Peki Neden?


Kârı, iyi kararlar vermenin ödülü olarak düşünün. Kârın yalnızca parayla ilgili olması gerekmez, yalnızca 3 dolara yaptığınız bir şeyi 5 dolara satmanız değildir. Aynı zamanda ölçülemez bir şey de olabilir: Bir hayır kurumuna gönüllü olarak zaman ayırmak, hevesli olduğunuz bir amaca fayda sağlıyorsa kârlı olabilir. Bu yüzden kârın faydaları açıktır. Eylemlerimizden hayal kırıklığına uğramak yerine onlardan yararlanmak isteriz.


Şimdi, kârın bireysel seviyenin ötesinde faydalarına bakalım. Dünya karmaşık bir yer, asla öngörülemez bir gelecek ve farklı görüş ve ilgi alanlarına sahip milyarlarca bireyle dolu.


Buna, sayısız kullanıma sahip birçok kaynak olduğunu da ekleyin. Örneğin demir, buzdolaplarından arabalara ve tıbbi cihazlara kadar her türlü şeyi yapmak için kullanılabilir. Bu karmaşıklık ağı göz önüne alındığında, ne yapılacağı ve nasıl üretileceği konusundaki kararlar kimsenin kavrayamayacağı bir şeydir.


Hiçbir kişi, diğer bireylerin ihtiyaçlarını ve arzularını yerine getirmenin bir yolunu hayal edemez. Neyse ki, kimsenin bunu yapmaya ihtiyacı yok. Mülkiyet hakları, tek bir kişinin dünyanın tüm kaynaklarını nasıl kullanacağını bulmaya çalışması yerine, bireylerin bu kaynaklara sahip olmasına izin verir.


Bu kişiler daha sonra bu kaynakları başkalarının satın alabileceği ve yeni ürünler oluşturmak için diğer kaynaklarla birleştirebileceği pazarlarda satabilir.

Satmak için ürünler inşa etmek için kaynak satın alarak parasını riske atan kişiye girişimci denir.


Bunu yaparken, sermaye mallarına (makineler ve binalar gibi) ve çeşitli becerilere sahip işçilere de yatırım yapar. Tüm bu üretim kısımlarının maliyeti vardır.

Girişimci, son ürünü, maliyetinden daha fazla paraya satabileceğini umar. Bu para, faydalanacağı kârdır.


Yine de faydalanan sadece girişimci değildir. Tüketiciler yeni ve farklı ürünler aldıkları için bundan yararlanmaktadır. İşçiler bundan yararlanır çünkü para kazanırlar. Başarılı bir girişimci, kâr elde ederken diğer insanlara da yardım eder.


Ancak kayıp da aynı derecede önemlidir. Daha önce de bahsettiğimiz gibi, bir malın üretimine giden birçok bileşenin başka çeşitli kullanımları vardır. Bu; doğal kaynaklar, binalar, işçiler ve makineler için geçerlidir. Bu kaynaklar bir üründe kullanılıyorsa ve kârlı değilse; bu, tüketicilerin o ürünü satın alacak kadar değer vermediği anlamına gelir.


Bir girişimci, bir kayba uğrayarak kaynaklarını daha iyi kullanabilecek diğer girişimcilere satabilir. Fabrika başka bir şirkete satılır, çalışanlar yeni işler yapar. Bu süreç her gün çeşitli şekillerde dünyanın her yerinde kendini gösteriyor.


Daha da iyisi, her türlü değişikliğe uyum sağlar. Belki insanların damak tadı değişir; belki insanlar tatlı şekerleri sevmeyi bırakır ve bunun yerine tuzlu cipsleri sevmeye başlarlar. Bazı şekerleme fabrikaları kapanabilir, ancak yeni cips şirketleri ortaya çıkacaktır.


Bireyler paralarını nasıl harcayacaklarına karar verdiklerinde, girişimcilerin nereye yatırım yaptıklarını ve neyin üretildiğini etkilerler.


Ne yazık ki devletler bu kâr ve zarar sürecine müdahale eder.


Örneğin, politikacılar vergiler veya düzenlemeler ile işletmelere ve endüstrilere, işletmeleri daha az kazançlı hale getiren maliyetler ekler. Bu, girişimci için, çalışanları için ve istediği ürünleri alamayan tüketiciler için kötüdür.


Bazen de devletler, kâr etmeyen endüstrileri kurtarmayı seçerler. Politikacılar bunu korumak istedikleri işleri işaret ederek, yok ettikleri karlı işleri tanımayarak yaparlar. Kârsız endüstrileri kurtarmak, işgücü dahil nadir kaynakların, insanların yeterince satın almak istemediği ürünler için kullanılmaya devam etmesi anlamına gelir.


Dünyada sınırlı kaynaklara sahibiz ve bunları mümkün olduğunca akıllıca ve verimli bir şekilde kullanmalıyız.

Girişimcilerin kâr ve zararla yönlendirildiği piyasa ekonomisi, bunu yaptığımızdan emin olmanın en iyi yoludur.


Kapitalizm Nedir?:

İnsan medeniyeti yalnızca mülkiyet haklarının tesis edilmesine kadar takip edilebilir. Mülkiyet haklarıyla; bireyler toprağa, sermayeye ve mallara sahip olabilir ve sonra bunları başkalarına takas edebilir veya satabilir.


Bu ekonomik faaliyet, "piyasa" olarak adlandırılır. Bu, mutlaka fiziksel bir pazarda gerçekleştiği anlamına gelmez; bu sadece mal ve hizmetlerin gönüllü olarak alınıp satıldığı anlamına gelir.


İnsanlık tarihinin çoğu boyunca, mülkiyet hakları iktidardakilerle sınırlı kalmıştır. Örneğin, bir kral veya lord, kendi koruması altında yaşayanlar üzerinde nihai kontrole sahipti. Kral pancar istiyorsa, çiftçiler pancar yetiştirecekti. Efendinin nalına ihtiyacı varsa, demirciler at nalı dövdü. Sıradan insanlar kendi aralarında ticaret yapma kabiliyetine sahipti, ancak iktidardakiler isterlerse üretimlerini yönetebilirler veya direnenleri cezalandırabilirlerdi.


Kapitalizmin ortaya çıkışı bunu değiştirdi. Kapitalizm, çok sayıda insanın ihtiyaçlarını karşılamak için malların seri üretimidir.


Kapitalizm, arka planı ve toplumsal konumu ne olursa olsun herkes için mülkiyet haklarını tanıma konusunda devrimseldi. Kapitalizmde, toplumdaki en savunmasız olanların bile kendi emekleri ve mülkleri üzerinde mutlak bir iddiası vardı. Mülkiyet eşitliğini garanti etmedi, ancak kapitalizm herhangi birinin onu ihlal etme hakkını ortadan kaldırdı.


Bunu yaparken kapitalizm, iktidardakiler yerine tüketicilere ekonomide üretileni etkileme yetkisi verdi. Bu, kar mekanizması aracılığıyla olur. Yeterli sayıda insan bir mal talep ediyorsa ve üretim maliyetinden daha fazlasına satılabiliyorsa, bu o malın üretiminin kârlı olduğu anlamına gelir.


Bugün dünyanın en zengin insanlarından bazıları, zenginlere hitap ederek değil, kitlelere hitap ederek para kazandılar.


Örneğin Walmart’ın iş modeli, ürünleri olabildiğince çok insana ucuza satmaya yöneliktir.

Kapitalizmi eleştirenler onu "açgözlülük" olarak göstermeye çalışıyorlar. Bu yanlıştır. Açgözlülük ve kıskançlık insanın kusurlarıdır ve herhangi bir ekonomik sistemde mevcut olabilir.


Kapitalizmin yaptığı şey, bu kararları güçlü bireylere veya hükümetlere bırakmak yerine, insanların piyasada arzuladıkları mal ve hizmetlerin üretimini teşvik etmektir.

İnsanlık tarihi boyunca mülkiyet haklarının ve piyasaların milyarlarca insanı yoksulluktan kurtardığını gördük. Dünyanın her yerinde mülkiyet hakları ve ekonomik özgürlük; yaşam kalitesi, sağlık ve beklenen yaşam süresinin iyileştirilmesiyle doğru orantılıdır.


Kapitalizm, üreticiler ve tüketiciler arasında barışçıl bir işbirliği sistemidir ve çok sayıda insanın istek ve ihtiyaçlarına göre işler. Devlet, gerçek kapitalist bir sistemde hiçbir rol oynamaz. Devlet, üreticileri ve tüketicileri düzenlemelere ve müdahalelere zorladığında, bu kapitalist bir sistem olmaktan çıkar.

Kapitalizm, tüketicinin seçme özgürlüğüdür.


Ahbap Çavuş İlişkisi Nedir?:

Aktivistler, sağlık hizmetlerinin yüksek maliyetleri gibi dünyanın en büyük sorunlarından "kapitalizmi" sorumlu tutuyorlar. Hatta bazıları, ekonominin bizzat kendisinin işletmelerin işçileri sömürmesi için bir propaganda olduğunu iddia ediyor.


Devlet okulları, tüketicileri "sömürücü" işlere ve kapitalist "açgözlülüğe" karşı koruduğu için genellikle düzenlemeleri, sübvansiyonları ve diğer müdahaleleri kutlarlar.

Gerçek tam tersidir. Kar ve zarar ekonomisi, rekabet yoluyla fiyatları düşürür ve malların kalitesini arttırır, bu da bir bütün olarak topluma fayda sağlar.


Hükümet, bu mal ve hizmet üretimine müdahale ettiğinde, bunu, kamuyu "korumak" adına, bazı işletmelere diğerlerinden daha çok yarar sağlayan ve onları destekleyen yasalar çıkararak ve düzenlemeler yaparak yapar.


İnsanlara siyasi güçleri veya bağlantıları nedeniyle bu ayrıcalıklar ve ayrıcalıklı statü verilmesine Ahbap Çavuş İlişkisi denir. Akrabalıktan yararlananlar, ürünleri düzenlenmiş şirketlerden satın alan tüketicilere değil, onları atayan politikacılara ve bürokratlara hizmet eder.


Örneğin, sebze çorbası üreten küçük bir işletme işlettiğinizi hayal edin. Önceliğiniz müşterileri memnun etmektir. Memnun bir müşteri, geri dönen bir müşteridir. Bu amaçla, tüketicinin ne istediğine dair en iyi tahminlerinize göre sebzelerinizi, tariflerinizi, ambalajlarınızı ve dağıtımınızı seçersiniz.


Tüketiciler sebze çorbanızı beğenir ve değer verirse, kâr elde edersiniz. Tüketiciler buna değer vermezlerse, zarar görürsünüz. Rekabet ve ticari itibar, verimlilik ve mutlu müşteriler sağlar.


Şimdi devletin sebze çorbası piyasasını düzenlemeye karar verdiğini hayal edin. Bilgili işadamları olmayan bürokratlar, artık çorba yapma sürecine, sebzelerin kalitesine, bileşen türlerine, kullanılabilecek çorba yapma tekniklerine ve hatta çorbanızın reklamını nasıl yapabileceğinize karar veriyorlar.


Bu yeni düzenlemeleri uygulamak için, hükümet ruhsat ve zorunlu denetimler gerektiriyor. Bir çorba üreticisi olarak, artık siyasi düzenlemelere hizmet eden önemli miktarda kaynak harcamanız gerekiyor.


Devlet, tüketicileri "kötü" çorba üreticilerinden korumak adına müdahalesini haklı gösterse de, yeni düzenlemeler uygunluk maliyetleri ve giriş engelleri yaratır. Bu, küçük çorba üreticilerini yaralayarak rekabeti azaltır ve daha büyük çorba üreticilerine yardımcı olur.


Böylelikle düzenlemeler çorba arzını sınırlandırmakta ve tüm tüketicilerin aleyhine olacak şekilde fiyatları yükseltmektedir. Bürokratlar düzenlemeleri yaptıkları ve uyguladıkları için; Big Soup'un kendilerine fayda sağlayan, rakiplerine zarar veren ve rekabeti azaltan yeni kurallar için lobileştiğini öğrenmek şaşırtıcı olmamalıdır.


Serbest piyasa başarılı olur çünkü rekabetçilik, işletmeleri tüketicilere karşı sorumlu kılar. Ahbap çavuş ilişkileri işe yaramıyor çünkü politik olarak bağlantılı kişileri destekliyor, küçük işletmelere zarar veriyor ve tüketicilere daha az seçenek sunuyor.


Ne yazık ki, kayırmacılık başarısız olduğunda -ve her zaman olur çünkü adam kayırmaya ve geri ödemelere dayalıdır- hepimiz kaybederiz.


Çoğu insan, herhangi bir ekonomik sorunun cevabının devleti daha fazla dahil etmek, daha fazla düzenleme yapmak, daha fazla komite atamak vb. Olduğunu düşünüyor. Gerçek ise tam tersi, tüm alanlarda daha az müdahaleye ihtiyacımız var.


Sosyalizm Nedir?:

Ekonomi, insan eyleminin incelenmesidir. Ekonomiyi kullanarak, sosyal düzenlerin kaynakları nasıl tahsis ettiklerine bağlı olarak nasıl farklı sonuçlar yaratabileceğini anlayabiliriz.


Bir piyasa ekonomisinde üretim, kâr ve yenilik arayan işletmeler tarafından yönlendirilir. Bir Ahbap-Çavuşçu ekonomide, hükümet müdahaleler ve düzenlemeler yoluyla piyasa sonuçlarını etkiler. Üçüncü bir ekonomik sistem, piyasaları tamamen merkezi planlama lehine reddeder. Bu, sosyalizmdir.


Bu sistemde, merkezi planlamacılar; bireyler mallar, hizmetler ve güvenlik karşılığında toplumda daha az yenilikçi roller üstlenirken, sahneyi hazırlar ve ekonomiyi yönlendirir.


Bir piyasa ekonomisi müşterilere en iyi hizmet vereni ödüllendirirken, sosyalist bir ekonominin vaadi, herkesin ihtiyaçlarının eşit şekilde karşılanmasıdır.


Bu; merkezi planlamacıların neyin, hangi miktarda üretileceğine ve onu kimin üretmesi gerektiğine karar verdiği bir komuta ekonomisidir. İnsanların paralarını harcamayı tercih ettikleri mal ve hizmetleri seçmelerine izin verilmesi yerine, onlara yalnızca merkezi planlamacıların kendileri için seçtikleri mal ve hizmetler sunulur.


Bazı bireyler kendileri için düşünmeyi tercih ettikleri ve kendi hareket tarzlarını takip etmeyi ve merkezi planlamayı reddetmeyi istedikleri için, sosyalist ülkeler politik olarak otoriter olma eğilimindedir.


Merkezi planlamanın ekonomik sonuçları da aynı derecede kötüdür.

Örneğin; kâr, yeniliği ve verimliliği ödüllendirmeye ve teşvik etmeye hizmet eder. Yeni bir ürün yaratan veya bir hizmet sunmanın daha ucuz bir yolunu bulan ilk kişi sizseniz, sermaye riski taşıyan kişi finansal olarak ödüllendirilir.


Sosyalizmde yenilik yapmaya teşvik yoktur çünkü ödüller planlamacılara geri döner.


Ek olarak, merkezi planlamacılar sadece toplumun kolektif bilgisinden her zaman daha az olan kendi bilgileri ve gündemlerine göre çalışırlar. Statik ve değişmeyen yayınlanmış bir ansiklopedi ile merkezi olmayan bir alternatif -sürekli gelişen ve büyüyen Wikipedia gibi- arasındaki farkı düşünün.


Hayati bir bilgi ise, piyasaların fiyatları koordine etmesidir.


Çelik gibi pek çok kaynak çeşitli farklı kullanımlara sahip olduğundan, fiyatlar belirli bir kaynağın kullanımının topluluğun en yüksek önceliğini karşılayıp karşılamadığına işaret eder.


Bir fabrika araba parçaları mı üretmeli yoksa çivi mi üretmeli? Bir piyasa ekonomisinde fiyatlar, bir ürüne diğerine göre daha fazla ihtiyaç olup olmadığını gösterir, yani araba parçaları veya çiviler için; komuta ekonomisinde, kararı hükümet verir.


Servetin yeniden dağıtılmasına ilişkin sosyalist hedef, servetin nasıl yaratıldığını anlamamak gibi temel bir hataya sahiptir. Yeniliği, tasarrufu ve üretimi ödüllendirmeyen bir ekonomik sistem, herkesin yaşam kalitesinin düştüğünü gösterecektir.


Örneğin, herkesin evinde bir telefon olduğunu hatırlayın, ancak daha sonra cep telefonu iletişim şeklimizi değiştirdi. Herkes ev radyosunda müzik dinlerdi, şimdi cep telefonunuzda dinlenebiliyor ve yanınızda taşıyabiliyorsunuz.


Bir yere nasıl gideceğimizi bulmak için büyük, hantal kağıt haritaları açardık, şimdi herkesin telefonunda ve arabasında GPS var. Bütün bunlar sadece cep telefonlarının geliştirilmesiyle oldu.


Kâr teşviki olmadan, neden uğraşalım ki? Ve böylelikle hayatlarımız daha yoksul olurdu. Kâr teşviki olmadan bu tür başka kaç şey geliştirilemezdi?


Çoğu zaman, bugün siyasetçiler ekonominin her parçasının devletleştirilmesi için çağrı yapacak kadar ileri gitmeyecekler. Sadece sağlık, ulaşım ve eğitim gibi belirli sektörler hariç. Piyasaların ve sosyalist hizmetlerin bir karışımını içeren karma bir ekonomi, tamamen sosyalist bir ekonomiden daha iyi işleyebilse de, hala var olan sorunlar var.


Örneğin, gerçek anlamda sosyalist bir sağlık sisteminde; hastane yatakları, tıbbi makineler ve ilaçlar gibi kıt kaynakların kullanımına ilişkin kararları bireyler, aileler veya doktorlar tarafından değil, hükümetin atadığı merkezi planlamacılar tarafından almaya zorlar.


Sosyalist sağlık hizmetine sahip hastalar bir doktoru ziyaret etmek, hastanede kalmak, tıbbi prosedür veya reçeteler için ödeme yapmak zorunda kalmayabilirken, sadece bir doktoru görmek veya onaylanmış bir ameliyat almak için uzun bekleme süreleri, ilaç eksikliği, daha az doktor, merkezi olarak planlanmış araştırmalar gibi diğer kritik engellerle karşı karşıya kalabilirler.


Sosyalizmin temeli ekonomide değil, sosyolojik bir “eşitlik” çağrısıdır. Eşitlik, kendimizi daha iyi hale getirmek için temel insan doğasına aykırıdır ve merkezi olarak işleve yönlendirilmesi gereken yapay ve zorlanmış bir durumdur.


Yaşamlarımız üzerinde seçimlere ve özgürlüğe sahip olmak için sosyalizme her yönünden şiddetle karşı çıkılmalıdır.



Bu yazı, Mises.org'un yayınladığı Economics For Beginners yazısının bir çevirisidir.



491 görüntüleme0 yorum