Siyasette Büyük Sermaye I H. J. Haskell

15/05/1939 - H. J. Haskell

Roma’daki politik organizasyon Amerikalılara tanıdık gelebilir. Her ne kadar suistimallere açık olsa da geçmiş, perde arkasında bulunan bazı organizasyonların demokratik kurumların işleyişlerine faydalı olabileceğini gösteriyor. Bu gibi organizasyonlar toplumun farklı unsurlarını bir arada tutabilir ve resmi kurumlardaki tüm kadro değişimlerine rağmen belli bir politikanın devamlılığını sağlayabilir.

Roma’da, Cumhuriyet’in varlığı boyunca senato organizasyonu, mevcut teşekkülün iplerini elinde tutuyordu. Resmi görevliler her yıl değişse de sistem hâlâ devam ediyordu. Sistem aslında toprak sahibi aristokratları temsil ediyordu.

Büyük toprak sahipleri ortak ekonomik çıkarlara sahipti. Kişisel hedeflere ve farklılıklara sahiptiler. Dış politikada fikir ayrılıkları yaşasalar da iç işlerinde ortak ortak görüşe sahiptiler.


Senatoryal organizasyon, bu uğurda kullandıkları araçtı. Sorunsuzca ve etkili bir şekilde İtalya’nın birleşmesini ve Akdeniz havzasında genişlemeyi başarıyordu. İhtişamlı zamanlarında Roma Senatosu, muhtemelen daha sonraki herhangi bir yasama organından daha fazla sayıda kabiliyetli ve tecrübeli kamu görevlisini içeriyordu. Üyeleri katı kurallar altında yetiştirilmişti. Gururlu, cesur, kararlı, asla yenilgiden gözü korkmayan kişilerdi.


Ama Roma’nın son bir buçuk yüzyılda eyaletlerden zahmetsiz çekip aldığı servet, Cumhuriyet’in eski erdemlerini yok etti. Senato gitgide yeni durumlara karşı koyma yeteneğini kaybetti ve sert bir muhafazakâr tavır takıldı. Tiberius Gracchus adında bir adam ortaya çıktı, Amerika’daki “Boss-Buster”lar sistemi için bir öncüydü.


Elbette ki bu şiddetli başkaldırı, sonunda acımasız sistem tarafından bertaraf edilmişti ancak temsil ettiği birleşmiş güçler hâlâ ortadaydı. Roma’nın kenar mahalleleri, hırçın bir seçmen kitlesini barındırıyordu. Senatoryal politika çarkı tarafından çeşitli şekillerde üstesinden gelinebilirlerdi. Ancak ikinci yüzyılda nüfusta bir başka çevre öne çıkmaktaydı.

İş insanları, bankacılar ve tüccarlar, imparatorluğa katılmış yeni eyaletlerde para kazanmak için harika fırsatlar yakaladılar. Çıkarları çoğunlukla eski aristokratlardan ayrıydı. Yaşlı Grascchus’un ölümü yaklaştığında ticaret loncalarındakilerin ehil liderliğinin de fakir seçmeni birleştirerek hükümeti ele geçirebileceği ortadaydı.

Roma, savaşı kârlı hâle getirme konusunda modern Almanya’ya örnek oldu. Kartaca’nın düşüşünü takip eden yarım yüzyılda, Roma’ya haraçtan ve yağmadan elli milyon dolar aktığı hesaplanıyor. Zamanına göre devasa olan bu miktar, kazanç içgüdüsü olan enerjik insanlara büyük bir fırsat verdi.

Senatörler yasalar gereğince dış ticaretten men edildiğinden, önemli bir müteşebbis plütokrasisi gelişti. Dürüstlük ve adil ticarete ilişkin eski tarz Roma ideallerine hâlâ değer veren bir grup yaşlı devlet adamının eyaletlerin sömürülmesi üzerine çıkardıkları zaruri kısıtlamalardan mutlu değillerdi.

Politik bir başkaldırının temellerin atılması ile beraber, Tiberius Gracchus’un ölümünden on yıl sonra, kendisinden dokuz yaş küçük olan kardeşi, Sardunya’daki küçük bir memuriyetten davetsizce Roma siyasetine girdi. Sistemin karşı çıkmasına rağmen Tribün, yani halkın koruyucu lideri seçildi. Gaius Gracchus otuz yaşında genç bir adamdı; güçlü, zeki, tutkulu, doğal bir liderdi. Kalabalık bir dinleyici kitlesini etkileyebilecek yakıcı sözlerin arkasında soğukkanlı ve planlı bir zeka vardı. Tek bir adamda pek bulunmayan iki özelliği birleştirdi: hatipliği ve olağanüstü yönetim kabiliyetini.


Tarihçi Plutarhos, Gracchus tribün olup görevlerine giriştiği zaman ile ilgili, onun hakkında çekici bir betimleme yapmıştır. Ofisi görevliler, subaylar, iş adamları, müfettişler ve aydınlarla doluydu. Plutarhos, onun, muazzam işleyişin yetkin ve adil bir yöneticisi olduğunu, ayrıca her zaman onurlu, nazik ve dürüst olduğunu söylüyor.

Ağabeyi asil ruhlu ve samimiydi. Hayatın tamamen rasyonel bir temelde düzenlendiğine ve insanların argümanlarla bencil çıkarlarından vazgeçmeye ikna edilebileceğine inanıyordu. Bir keresinde, davasını, aleyhine dolup taşan bir Senato’nun önüne getirmişti. Görünen o ki Senato’nun mantığın sesini dinlememesine şaşırmıştı.


Gaius Gracchus, abisinin deneyiminden gözü açılmış olarak kamusal hayata girmişti. Devletin yaşamını tehdit eden bariz kötülükleri düzeltmeye yönelik aynı tutkuyla, ayrıca kardeşinin ölümünün intikamını almak için arzuyla dolup taşıyordu. Ama kardeşinde olmayan bir siyaset yeteneği vardı. 20. yüzyılın Washington’undaki Beyaz Saray’da mükemmel bir şekilde evinde hissederdi.

Abisinin uğraşları tek bir sınıf üzerinden olmuştu. Gaius sabırla devletteki tüm önemli sınıflara hitap edecek bir program üzerinde çalışmaya koyuldu. Senatörlük teşekkülüne karşı, gerçek bir demokratik partiye dönüşebilecek bir koalisyon kurmayı önerdi. Bu partiyi, Senato’daki yerleşik çıkarlardan dolayı elde edilemeyen reformları gerçekleştirmek için kamu hizmetine yönelik bir araç yapmayı umuyordu.


Motivasyonunu sadece tahmin edebiliriz. Ancak politik zihniyetin işleyişine aşina olan herkes için Gracchus politikalarının sonuçları açıktır. Senato teşekkülüne karşı birleşebilecek dört önemli seçmen unsuru bulunuyordu. Kendileri ve çocukları için kamu alanına girmek isteyen küçük çiftçiler vardı. Tiberius bu yönde iyi bir başlangıç yapmıştı, ancak toprak komisyonu, Roma’nın düşmanca atmosferinde çıkmaza girmişti. Son derece sefalet içinde yaşayan işsizler vardı. Küçük esnaf ve işadamları vardı. Son olarak, Romalı Büyük Sermaye’yi oluşturan bankacılar, müteahhitler ve büyük ticari operatörler vardı.


Gaius’un programında bu grupların her birine hitap eden önlemler vardı. Çiftçi için, abisinin kamusal alandan toprak tahsisine ilişkin yasasını canlandırdı. Şehirdeki yoksullar için buğdayın devlet tarafından piyasa fiyatının altında satılmasını sağladı. Daha büyük iş fırsatları isteyen küçük sermayeler için İtalya’da ticaret merkezlerinin ve Kuzey Afrika’daki Kartaca topraklarında bir ticaret merkezinin kurulmasını önerdi. Bu merkezlerde iyi karakterli seçilmiş yeni yerleşimcilere toprak tahsisi yapılacaktı.


Büyük sermayedarlar için, tahıl depolamalarını sağlayan büyük depolar, çiftliklerden pazarlara uzanan geniş bir yol sistemi ve Batı Anadolu’da yer alan bir eyalette vergi tahsilatı için sözleşmeler tahsis etti. Aynı zamanda, eyalet valilerini yolsuzluk için yargılayan jürileri oluşturma hakkını onlara devrederek devletteki önemlerini kesinleştirdi, bu şimdiye kadar senatörlerin bir ayrıcalığıydı. Eski senatörlüğün gücünü azaltmayı amaçlayan, ekonomik nitelikte olmayan başka önlemler de vardı.


Bu önlemlerin çoğu New Deal deneyleri olarak sınıflandırılabilir. Belki de Gracchus’un işsizliği hafifletmeyi amaçladığını öne sürmek, MÖ 2. yüzyılın Roma’sına modern ekonomik fikirler yüklemek olacaktır. Bununla birlikte, yolların ve diğer bayındırlık işlerinin inşasını, devlet harcamaları ile istihdam sağlamak, işleri canlandırmak ve ayrıca krediyi mesul memura yansıtmak için tasarlanmış projeler olarak görmek için sebepler vardır. Arazi dağıtımı ve yeni yerleşim alanlarının kurulması, modern Yerleşim İdaresi’nin eşdeğeriydi.

Depolar, önemli bir farkla, modern Daimi Tanzim Ambar* projesini gerçekleştirmede bir adım olarak düşünülebilir. Daimi Tanzim Ambar, üreticinin yararına buğday fiyatlarını oldukça yüksek bir seviyede sabitlemeyi amaçlamaktadır. Gracchus, tüketicinin yararına fiyatları düşük bir seviyede sabitlemek istedi. Antik dünyada kıtlıklardan ve buğday fiyatlarındaki vahşi dalgalanmalardan tedarik sistemleri sorumluydu. Gracchus, hükümetin, bir depoda ayda bir sıraya girmek isteyen herkese düşük ve sabit bir fiyattan satılmak üzere yeterli miktarda buğday tedarik etmesini önerdi.

Antik çağda bölgesel kıtlıkların yaygınlığı, hükümetleri, halklarını açlıktan korumak için benzer yöntemlere başvurmaya zorlamıştı. Ancak şimdi Gracchus kriz çözümünü kalıcı bir sisteme çevirmekteydi. Buğdayın ölçeği otuz iki sente satıldı, bu normal fiyatın altındaydı; ticaret odasının rakamlarının yokluğunda ne kadar aşağıda olduğunu bilmiyoruz. Tarihçiler genellikle otuz iki sentin yarı fiyat olduğunu tahmin etmişlerdir. O gün ve sonrasındaki muhafazakârların çığlıklarından yola çıkarak bu tahmin doğru olabilir.


Amerika’da buğdayın çiftlikte ölçek başına yirmi beş sentten üç dolara kadar geniş bir fiyat aralığında satıldığını gördük. Roma’da da on sentten dört dolara kadar değişen fiyatlardan bahsedilir. Gracchus Daimi Tanzim Ambar planının kabul edilmesinden otuz yıl önce, normal fiyat görünüşe göre yaklaşık altmış sent olarak kabul ediliyordu. Bu yasadan elli yıl sonra da aynı fiyat kaydedilmiştir. Her hâükârda, otuz iki sent bariz bir kesintiyi temsil ediyordu.

Devletin, durumu kötü olanlara kalıcı olarak bakmak için zengin vatandaşlarından vergi alması gerektiği fikri, eski Roma’nın bireysel bağımsızlık fikirleri için şok ediciydi. Dönemin samimi muhafazakârlarının tavrını gösteren aydınlatıcı bir hikaye bize ulaştı. Cicero, hikayeyi Tusculan Disputations’ında anlatıyor. Bir konsül olan Piso, teklife karşı çıktı. Yasa çıktıktan sonra Piso, düşük fiyatlı tahılı almak için kalabalığın arasında belirdi. Gracchus onu orada gördü ve karşı çıktığı bir yasadan yararlanma konusundaki tutarlılığını sordu.


“Mülkümü tüm vatandaşlar arasında bölüştürmek gibi parlak bir fikir aklınıza gelirse, bundan hoşlanmam, Gracchus. Ama senin bunu icraata dökmen gerekmişse ben de servetimden kendi payımı alırım.” diye yanıtladı ihtiyar beyefendi.

Gracchus’un uygulamaya koyduğu plan aslında Amerika’daki çiftlik sahiplerinin tartıştığı ikili fiyat sistemiydi. Böyle bir sistemde gıda ürünleri, tüketicilerin çoğunluğuna piyasa fiyatında satılmaktadır. Bu bedeli karşılayamayanlar da devlet tarafından sübvanse edilen indirimli ürünlerden satın alabilirler. Roma’da ikili fiyat programı, kısa sürede doğrudan yardıma dönüşecek olanı başlattı.

Herhangi bir insancıl standarda göre, bu tahıl desteği işsizliğin kötülüklerini hafifletmek için gerekliydi. Muhtemelen işsizler ara sıra tuhaf işler bulabiliyorlardı ve zenginlerin sırtından geçinebiliyorlardı ama kuşkusuz düşük fiyatlı buğdayın büyük yardımı oldu.

Gracchus zeki bir iş adamıydı. Devletin eyaletlerden haraç olarak toplayabileceği tahıl yeterli değilse fiyat düşükken daha fazlasının satın alınabileceğini ve uzun vadede hazineye maliyetinin mevcut durumdaki tahıl fiyatlarından daha az olacağını makul bir şekilde hesaplamış olabilir. Öyle ki tahıl kıtlığı, yaşam maliyetinin kaçınılmaz bir şekilde artmasına neden olduğunda, hükümet kriz geçene kadar tahılı büyük zararla satmak zorunda kalmıştı.

Ancak Gracchus gibi politik bir adam, politikasının sonuçlarını gözden kaçırmış olamaz. Çağdaş bir Amerikan yardım işleri yöneticisinin “bu insanların %90’ı doğal olarak bizimle birlikte” diye düşünmesi mantıklı bir varsayımdır. Projeye başlarken insan ihtiyaçları kadar oyları da düşünüyordu.

Bu, antik çağdaki en ünlü sosyal mevzuat parçalarından biri olduğu için, gelişimini ve sonraki tarihini burada özetleyebiliriz. Olaylar, zorunlu bir kamu sübvansiyonunun siyasi baskı altında ne kadar tehlikeli olabileceğini kanıtladı. Kişilerin gerçekten bu yardımlara ihtiyacı olduğunu söyleyecek bir denetleme de yoktu. Ekmek kuyruğunda durmak isteyen herkes düşük fiyattan yararlanabilirdi. İlk başta başvuran belki elli bin kişi vardı ama sayı artmaya devam etti.


Maalesef ki dönemin devlet kayıtlarının yokluğu sebebiyle konuyla ilgili kaynaklar kısıtlı. Grascchus’un ölümünden sonra Senato’daki politik güçler kontrolü geri alsa da ucuz tahıl satımını kaldırma cesaretini göstermek yerine ucuz tahıl yasasını ekonomik çıkarlar neticesinde değiştirdiler.


Yirmi yıl sonra, büyük hırsları olan bir lider, fiyatı kile başına dört sente düşürmeyi önererek kitlelerin desteğine oynadı ve bu öneri kabul edildiyse de kısa zamanda iptal edildi. Daha sonra diktatör Sulla’nın muhafazakâr hükümetinin bütçe dengeleme faaliyetlerinin bir parçası olarak, ucuz buğday yasası kaldırıldı.

Bu ekonomik durum kamuoyu baskısıyla sürdürülemedi ve genel bir huzursuzluk sonucunda hükümet ucuz buğday yasasını tekrar yürürlüğe koydu. 200.000 kişi bundan faydalandı. Clodius adında zeki bir siyasetçi de tribün olmak için ücretsiz tahıl hakkını öne sürerek hem tribün olmayı hem de yasayı geçirmeyi başardı.


On yıl sonra Jül Sezar başa geçtiğinde 320.000 kişiyi tahıl desteği alır hâlde buldu. İşsizlerin bir bölümü hakkında büyük çaplı yeniden yerleştirme yöntemiyle çözüm getirecek projelere sahipti. Bir diktatör olarak artık vatandaşların oylarıyla ilgili endişesi yoktu.

İşsizlerin göçünü teşvik etmek için yardım alanların ihtiyaçlarının olup olmadığı hakkında bir denetlemeyle başkentin heyecanlı hayatını bırakmak istemeyenlerin bir kısmını yardımlardan mahrum bıraktı ve yardım alanların sayısını 150.000 kişiye indirdi. Seksen bin kişi deniz ötesi topraklara gönderildi. Bu önlemler sonucunda yaklaşık doksan bin kişinin yardımlardan mahrum kalması ve hiçbirinin açlıktan öldüğüne dair bir haberin olmamasının bir anlamı olabilir. Yardımlar olmadan da yaşayabilecek insanların devlet yardımını almaya çalıştığı fikri mantıklı bir varsayımdır. Benzeri uygulamalar günümüzde dahi görülmektedir.


İmparatorluğun yönetiminde de bu yardımlar devam etmiş ve yemek destekleri artarak gelenekselleştirilmişti. Roma’da gerçekleşen bu süreç kamuoyundan gelen baskının tehlikeli potansiyelinin çarpıcı bir örneğidir.

Gracchus hakkında konuşmak gerekirse, vizyonu döneminin ötesine geçti. Gerçekten de ilk İtalyan devlet adamı olabilir. Kartaca Savaşı’ndan beridir Roma’nın yanında savaşan İtalyan şehirlerinin bir şikayetleri vardı. Kendilerine Roma vatandaşlığının verilmemesi sebebiyle Roma ile siyasi bir eşitliğe kavuşmamışlardı. Gracchus göreve gelmeden kısa bir süre önce, önemli merkezi İtalyan şehirlerinden biri bu adaletsizliğe karşı ayaklanmış ve yıkılmıştı.


Tribün olan Gracchus, binlerce kişinin canına mal olacak bu huzursuzluğun bir iç savaşa gittiğini hissetmişti. Yarattığı demokratik partiyle yaptıklarından da mutlu değildi. Partisini, ilerlemenin kurumu hâline getirmek istemişti. Devlet adamına yakışır bir politika takınarak mağdur İtalyan şehirlerinin şampiyonu oldu. Başarısı gelecekteki acı kavgayı önleyebilirdi.


Gracchus’un Romalı vatandaşlığının kapsamını genişletmek üzere önerisi, düşmanları tarafından bir fırsata çevrildi. Tribün olarak her yıl seçimlere katılmak zorundaydı. Rakipleri bugün dahi kullanılan bir siyasi numaraya başvurdu. Halka eyalet topraklarının olanaksız fırsatlarını vaat eden ve vatandaşlığı yabancılarla paylaşmamaları konusunda Romalı olma duyarlılığı yapan bir aday çıkardılar. Halk da liderini terk etti ve Gracchus yenildi.

Bunu izleyen bir isyanda, bu büyük reformcu öldürüldü. Biyografisinin yazarı, ölümünün koşulları hakkında etkileyici bir açıklama yapar. Burkulan bir ayak bileğiyle Tiber’den kaçmıştı, düşmanları hâlâ peşindeydi. O topallayarak ilerlerken, şampiyonu olduğu kişiler onu cesaretlendirdi ve ona başarılar dilediler, “tıpkı bir yarıştaki seyircilerin yarışmacıya yardımcı olabilecekleri gibi”. Ama bu küstah kalabalığın içinde hiç kimse, kaçması için kendi atlarını vermeyecekti. Sonunda saklanabildiği küçük bir koruda yakalandı ve ölüme kavuştu.

Tiberius ve Gaius Gracchus’un yıldızı onlarla birlikte sönmedi . İngiliz tarihçi A. H. J. Greenidge, “Siyasi yaşamın yollarındaki her dönemeçte,” diyor, “Romalı devlet adamı, korku ya da hayranlığın devasa boyutlara ulaştığı iki figürle karşı karşıya kaldı... Erkeğin gençliği, kardeşliği, şehitliği, hayatlarının sert hatlarına yumuşatıcı bir ışıltı veren unsurlardı. Gracchi haşin ve her zamanda mevcut bir gerçeklikti; aynı zamanda parlak ve soylu bir hatıraydılar. Her iki karakterde de yaşamış olmalılar; ancak her ikisinin hayat hikayesinin birleşimi onlara yaş, bilgelik, deneyim ve başarının çoğu zaman güvence altına almak için boş yere mücadele ettiği bir ölümsüzlük sağlamıştı.”

Daha önce de söylediğim gibi, genç Gracchus, koalisyondaki demokrat partisiyle senatörlük sisteminin otoritesine meydan okumaya başlamıştı. Kısa bir süre için başardı. Appian’ın keskin gözlemine göre, Gracchus yönetiminde,

Politik güç tepetaklak olmuştu. Güç, Büyük Sermaye’nin kontrolündeydi. İçi boşaltılmış onur Senato’ya bırakıldı.

Koalisyon kısa sürede dağıldı. Ancak iş dünyası liderleri, gruplarının güç dengesini elinde tuttuğunu öğrenmişlerdi. Amerikan işçi hareketinde Samuel Gompers tarafından çok başarılı bir şekilde kullanılan politikayı benimsemişlerdi. Gompers döneminde, örgütlü emek, hangi parti daha büyük teşvikler sunuyorsa onu destekledi.

Büyük Sermaye, hedeflerine ulaşmak için küçük işadamlarının, çiftçilerin ve yardım görevlilerinin Halk Partisi’ne katıldı. Halk Partisi çok fazla sola kaydığında, önemli iş dünyası liderleri muhafazakâr senatörlükle ittifak kurdular. Son Cumhuriyet yüzyılının büyük bir kısmı için Büyük Sermaye, hükümetin politikaları üzerinde güçlü bir tesir yaratmayı başardı.

Büyük Sermaye’nin ilgilendiği başlıca politikalar, toprakların genişletilmesi ve hâlihazırda fethedilmiş eyaletlerden işletilmesi ve sömürülmesi hakkındaydı. Muhafazakâr senatörler ek toprakların ilhak edilmesininin pek de taraftarı değildi. Bu genişleme, hükümeti hazır olmadığı problemlerle yüzleştirdi.

Ancak Roma denetimine giren yeni topraklar, işadamlarına kârlı yatırımlar, hükümet sözleşmelerini yürütme, borç para verme ve ticaret için yeni pazarlar açma fırsatları verdi. Roma, dünyanın bankacılık merkezi ve takas odası (kliring) oldu. Cicero, Güney Galya’da bir Romalı hesap defterine girilmeden tek bir işlemin gerçekleşmeyeceği ile övünüyordu.

Vergi tahsilatı için izin verilen sözleşmelerin tarihi, Roma yayılımının adi tarafına aittir. Cumhuriyet’in eyalet idaresi için daimi bir kamu hizmeti yoktu. Yaygın bir uygulamayı takiben, ticari konsorsiyumlarına beş yıllık sözleşmeler yapılmasına izin verdi. Konsorsiyumlar da vergileri toplu meblağ olarak ödediler ve hükümet bununla ilgili tüm sıkıntılardan kurtuldu. Ancak bazı eyaletlerde konsorsiyumlar, bu beş yıllık sözleşmeler içinde Roma için toplanması gerekenden fazla vergi toplayarak kendi üyelerini zengileştirecekti.

Baskıcı vergi tahsildarları olan puhlicani’lerin kötü ünleri bizlere Yeni Ahit’teki bir referans yoluyla gelmektedir: “Vergi görevlileri ve günahkârlar”. Livy onlar hakkında “Vergi toplayacıları geldiğinde, kimse için artık ne adalet ne de özgürlük vardır.” diye yazmıştı. Askerlerin desteğiyle vergi toplamalar toplu yağmalara dönmüştü.

Bu koşullar evrensel değildi. İmparatorluğun Batı Avrupa ve Kuzey Afrika’da vergilerin sözleşmeye bağlanmadığı kısımları vardı. Bunlar genellikle vergiden muaftı ve halklarının durumu Roma yönetimi altında çok daha iyi durumdaydı. Roma’nın eyalet yönetimini her yerde baskıcı olarak sunmak çarpık bir tablo olurdu. Bununla birlikte, eyalet yönetimi eliyle gasp apaçık bir kötülük hâline gelmişti.


Eyalet anlaşmaları ve sözleşmeleriyle bağlantılı olarak, kurnaz işadamlarının kuytu köşeden para toplamaları için pek çok fırsat vardı. Vergiler için topladıkları Asya tahıllarını stoklayarak kışları yüksek fiyatlarda satabilirlerdi. Roma’nın barışı altında değerlerin yükseleceğini bilerek, istikrarsız zamanlarda düşük fiyatlarla piyasaya çıkan topraklarda spekülasyon yapabilirlerdi. Şehirlere ayda %4 veya %5’e varan yüksek faiz oranlarıyla borç para verebilirlerdi.


Jül Sezar’ı öldüren acımasız cumhuriyetçilerden biri olan Marcus Junius Brutus, dürüstlüğü nedeniyle evrensel olarak saygı duyulan bir adamdı. Yine de Salamis şehrine büyük miktarda borcu yılda %48 faizle vermesi ve ardından eyalet valisine borcu tahsil etmesi için asker kullanmaya yönelik baskı yapması sırasında yoluna hiçbir şey çıkmadığını gördü.


Gracchus Yasaları’ndan bir tanesinin baskı aracına döndüğünü, eyalet valilerinin vergi toplama sürecini kontrol eden jüri sürecinde görüyoruz ki Gracchus’un yasayı planlarken amacının bambaşka olduğunu biliyoruz. Gracchus zamanında fazladan vergilerle suçlanan valiler, kendi sınıflarından ve doğal olarak onlara sempati duyan senatörlerden oluşan jüriler tarafından yargılandı. Bu suistimalden kaçınmak için Gracchus, işadamlarını senatörlerin yerine koymuştu.


Ama öngörülmemiş bir kötülüğün tohumları ekilmişti. Dürüst bir vali, eyaletini vergi toplamakla görevli konsorsiyumlara karşı korumaya çalışırsa, konsorsiyum üyeleri valiye karşı suçlamalarla ortaya çıkarak konsorsiyumla çıkar ilişkisine sahip jürilerce yargılanmasına sebep olabilir. Bu jürilerin belirlenmesi Senatörler ve büyük sermaye yöneticileri arasında hep sorun olmuştu. Reformlar sıklıkla nahoş sonuçlar doğurur!


Sermaye sahiplerinin politikaya nasıl müdahale ettiğinin belli olduğu birçok vukuat vardır. Kuzey Afrika’da birçok Romalı ticaretevlerinin temsilcilerinin öldüğü bir iç savaş vardı. Senato, Romanın uğraşması gerekecek yeni bir toprak parçası istemediği için ceza gibi bir savaşa sıcak bakmıyordu. Sermaye sahipleri olaya müdahale edince istemeye istemeye bir askerî güç, sefer için hazırlandı. Meclisi, Senato’ya muhalefetlik için savaşın idaresini incelemeye teşvik ettiler ve nihayet, mütevazı bir soydan yeni bir general olan Marius’u, olayı ağırdan alan savsak aristokrat komutanın yerine göndermesi için harekete geçirdi.

Bir diğer sorun ise Akdeniz’deki korsanların yağmalarıyla ilgiliydi. Roma, denizleri denetleyemeyecek kadar başka meselelerle meşguldü ve korsanlar çoğalıp ticaret için ciddi bir tehdit hâline geldi. Senato nihayet onlara karşı kuvvetler gönderirken, hiçbir zaman ticaret konusunda özel olarak endişe duymadı. Bu seferler etkili olamadı. İşadamları öfkelenmişti ve korsan yağmaları başkentin tahıl arzını tehdit ettiğinde, kamuoyu, senatörlerin yetersizliğine tepki gösterdi.

Senato’nun itibarı, artan buğday fiyatlarına karşı koyamadı. Orta sınıftan gelen ve yetenekli biri olan Pompey’e durumla başa çıkmak için olağanüstü yetkiler verilmesi Meclis’e önerildi. Senato kendi yetkisinin bu şekilde teslim edilmesine şiddetle karşı çıktı. Bir tribün, vetoyla bunu engellemeye kalktı ve yeni emrin sadece cesedinin üzerine kurulabileceğini duyurdu. Ancak tasarıyı öneren yargıç, Tiberius Gracchus’un zamanında kullandığı bir yasal boşluğa başvurdu.


Bu yasal boşluk aynı yasayı veto edilse dahi sürekli olarak yasama organına tekrardan sunmaktı. Oylama devam ederken veto eden tribünün görevden alınacağı anlaşılınca vetosunu geri çekti. Pompey’e bu görevi ifa etmesi için 3 yıl verilmişti ama o kadar büyük bir hırsla hareket etti ki üç ay içinde korsanlar neredeyse denizlerde yok edildi.

İş dünyasının devlet işlerine müdahalesinin başka bir örneği de Anadolu’da gerçekleşir. Bölgenin Romalı sermayedarlar için kârlı olduğu ortaya çıkmıştı, özellikle de vergi tahsilatı yapan şirketler için. Romalı toprakların dışında bir krallığın başında olan Mithridatis “Asya, Asyalılarındır” nidasıyla Roma topraklarını işgal etti. Kitabın diğer kısımlarında kendisi tarafından sevilmeyen İtalyan işadamlarının katliamından bahsetmiştim.


İşgalciyi defetme savaşı, istemeden uzun sürdü. Roma’da yaygın olarak tutulan Asya hisse senetlerindeki temettüler askıya alındı. Sonunda işadamları, komutanlığın senatoca atanan generalden, genişleme politikalarına sempati duyduğuna inandıkları Pompey’e devredilmesini zorladı. Yalnızca savaşı sona erdirmek için değil, aynı zamanda hükümetin vergi ve bayındırlık işlerine ilişkin sözleşmelerin genişletilebileceği ek toprakları ilhak etmeye bir bahane bulmak için de ona güveniyorlardı.


Büyük genişleme dönemiyle birlikte Roma’da ortaya çıkan hararetli ticaret ve spekülatif faaliyetler, çoğunluğun zararına ilerlerken azınlığı zenginleştirmeye devam etti. Eğer elde edilen yeni kaynakların üretimleriyle maaşlara ve ücretlere fayda sağlayacak endüstriler geliştirilseydi, durum farklı olurdu. Ancak böyle bir kullanım, antik Roma’da tamamen bulunmayan bir sanayileşmeyi gerektirirdi.


Akan servet nispeten az sayıda ellerde toplandı. Yurtdışından gelen lükslere, büyük köle işletmelerinin bakımına, büyük kırsal mülklere ve bazen de eyaletlerdeki yatırımlara harcandı. Birkaç yeni iş yarattı yaratmasına ama fakir birinin ilerleme kaydedebilmesi için çok az şans vardı. Dönemin ilkel ekonomik fikirlerine rağmen, bu önemli gerçekler dönemin yazarlarının gözünden kaçmamış ve “Fetihler zenginleri zenginleştirirken fakirleri fakirleştirdi.” demişlerdir.


Kolay paranın neden olduğu pervasız spekülasyonların olağan sonuçları oldu. İşadamları üstünden gelemeyecekleri ekonomik sorunlarla yüzleşiyordu. MÖ 86’daki panik ve çeyrek asırdan kısa bir süre sonra yaşanan şiddetli ekonomik buhran, ekonomik durumun sağlıksız olduğunu kanıtladı.

Gaius Gracchus’un engellemeye çalıştığı İtalya’daki iç savaş, Roma’daki başlıca yatırım biçimi olan gayrimenkulün değerinde bir düşüşe yol açtı. Birkaç yıl önce hükümet, para birimini devalüe ederek abartılı harcamaları karşılamaya çalışmıştı. Bu da belirsizliği artırmıştı. Cicero’nun belirttiği gibi, hiç kimse Gracchus’un gerçek değerinin ne olduğunu söyleyememişti.


Ardından Anadolu’daki büyük yenilgilerin şoku geldi. Bu acil durumda, Halk Partisi’nin çoğunluk olduğu hükümet, borçların %75 oranında azaltılmasını sağlayan bir iflas yasası çıkardı. Mali sıkıntı, Anadolu eyaletlerinden gelen ganimetler sayesinde hafifledi. Ancak ekonomik krizin verdiği ders kısa sürede unutuldu. Birkaç yıl içinde kumar ruhu İtalyan toplumuna yeniden nüfuz etti ve delice toprak spekülasyonları genel hâle geldi.

Cicero hayatının sonuna doğru geçmişe baktığında, MÖ 63 yılında Dünya’nın hayatında hiçbir zaman görmediği kadar borca batmış olduğunu söylüyordu. “Tarihin hiçbir zamanında borçların silinmesine yönelik tedbirler için bu kadar uğraşılmamıştı. Sosyal sınıfların tamamından ve her rütbeden insanlar, silahları ve ordularıyla bu projeyi zorla devreye sokmaya çalıştılar.” demişti.


Cicero’nun bahsettiği tarihte ünlü Catilina Komplosu meydana geldi. Zengin oligarşi ile buhranın baskısı altında öfkelenen batık kitleler arasındaki acı olayları aydınlattığı için kısaca incelemekte fayda var.


Catilina’dan, düşmanları tarafından tutulan kayıtlarda saf ışıktan bir düşman, üst sınıf bir gangster ve tehlikeli bir komplonun başarısız lideri olarak bahsedilir. Ama ölümünden dört yıl sonra halk mezarına çiçekler saçtı. O, mutlaka kurtarıcı niteliklere sahipti.


Catilina gizemli bir adamdı; siyasi başarısızlıktan hırpalanmış, borç içinde yüzen, cesur, atılgan, çekici, terk edilmiş insanlar için hırs ve sempatinin birleşimini taşıyan biriydi. Onunla ilgili kaynaklarımız esas olarak Sallust ve Cicero’nun yazılarına dayanmaktadır. Sallust, Numidya’nn eyalet valisiydi. “Bundan sonra kamu işlerinden emekli oldu ve büyük bir ihtişam içinde yaşadı, söylendiğine göre kendi bölgesinden irtikap yoluyla servetini elde etmişti.” demişti Sallust. Birkaç bölgede mülklere ve Palatine’de 175.000 dolarlık bir malikâneye sahip olan Cicero, Roma’nın önde gelen avukatıydı. Ona göre de Halk Partisi, şehrin çöplerinden ve pisliklerinden, sefil, açlıktan ölmek üzere olan ayak takımından oluşuyordu. Catilina’ya karşı tavırlarında, bu kişiler muhtemelen günümüzün emekçi tartışmasının sorunlarını tartışmakta olan modern endüstri liderleri kadar nesnel değillerdi.


Sövüp saymalar, Romalı münakaşalarda Amerika’daki modern kampanyalarda olduğundan daha yaygın ve daha da aşırıydı. Amerikalı politikacıların “karalama” saldırıları, ilgisiz gözlemciler tarafından ciddiye alınmaz. Catilina’ya karşı kullanılan şiddet dolu dili okurken, sürekli olarak Amerika’daki kaba siyaseti hatırlatıyorum.


Amerikan deneyiminin ışığında, bu eski komplo vakasındaki, özellikle de başlangıç kısmındaki gerçeklerden emin olamayız. Elbette, yapılan suçlamalardan bazılarını dikkate almamak için bolca nedenimiz var. Bir asır sonra, İmparator Tiberius’a karşı benzer ölçekte suçlamalar yayılmıştı. Artık onlara inanılmıyor.


Tarihçilerin gözünde Catilina’nın yıkımını tamamlayan şey, eski bir dostu olan yaşlı bir aristokrata, davasına ilgi duyan isyancı çiftçilere katılmak için Roma’dan ayrılmadan hemen önce yazdığı bir mektuptur. Yaptıklarının savunmasını yayınlamamaya kararlı olduğunu söylüyor, ancak bir arkadaşına bir açıklama borçlu olduğunu düşünüyor. Yaralanmalar ve ihanetler yaşamıştı. Çabalarının meyvesinden mahrum bırakılarak, adil bir şekilde hak ettiği konsüllük onuru elde etmesi engellendi. Bu yüzden, “Alıştığım üzere, mağdurların kamusal mücadelesini üstlendim” diyor.


Bu mektuba dayanarak Catilina’yı yalnızca çıkarcı bir demagog olarak kınayanlar, siyasi zihniyete yabancı olanlardır. Amerikan siyasi liderleriyle uzun yıllara dayanan tanışıklığımda, kişisel hırsı, değişen derecelerde halka hizmet etme arzusuyla birleştirmeyen tek bir kişiyi hatırlamıyorum. Gerçekten de, kişisel hırsı olmayan bir adam başarılı bir politikacı olamaz.

1912’nin Bull Moose (Progressive Party) kampanyasında, Theodore Roosevelt, bir keresinde Cumhuriyetçi Parti liderlerine, kendisinin başkanlık için Cumhuriyetçi adaylığını elde etmesini önlemek adına kullanılan baskı yöntemlerine atıfta bulunarak “bunu kendisine yapamayacaklarını” göstereceğini açıkça belirtti. Albay Roosevelt’i oldukça iyi tanırdım ve hatalarını da bilirdim. Her ne kadar politik düşmanlarından intikam alma isteğiyle dolu olsa da Dünya Savaşı sırasında siyasi hayatındaki kamuya hizmet etme isteğinin baskın olduğundan bir şüphe yok. Arkadaşına yazdığı mektupta Catiline de kendini tipik bir politikacı olarak gösteriyor.

Kuşkusuz Catilina şiddete yatkın bir mizaca sahipti. Cicero tarafından alıntılana göre, “Bana karşı bir ateş yakılırsa onu suyla değil, gökyüzünü aşağı çekerek söndürürüm.” demişti.


Kendisini çaresiz kitlelerin lideri olarak gördüğü, Cicero’nun bir başka alıntısından bilinir:

“Devlette iki beden var. Biri bitap kafalı bir bitap. [Burada oligarşiden bahsediyor.] Diğeri güçlü ama başsız. Ben yaşarken bu güçlü beden bir başı hak ettiği sürece başsız kalmayacak.”

Bu övünme, son zamanlarda ezilenlerin davasının herhangi bir kavgacı liderinden gelebilirdi - örneğin Osawatomie’den John Brown.


Calitina destekçilerine yaptığı bir konuşma da temsil ettiği insanların içinde yaşadığı acıyı anlatıyordu:

“Her şey küstah ve gururlu oligarşi tarafından tekelleştirildi; güç, zenginlik ve onur sayılı azınlığın elindedir ya da kendi zevkleri ve istekleri doğrultusunda kendi mahlukatları arasında kısıtlıca dağıtılmıştır. Bize rezaletten, aşağılamadan, tehlikeden, kovuşturmaların dehşetinden ve yoksulluğun pençesinden başka bir şey bırakmadılar… Yurtta dilencilik, yurt dışında da bir sürü borcumuz var; gözlerimizin önündeki perişanlığı ve sefaletimizi dindirmek için en küçük bir rahatlama umudumuz bile yok. Sözün özü, aldığımız nefes bize kalan tek şey.”

Catilina hakkında ancak politik süreçler yoluyla reform umudunu kaybettikten sonra ve asla konsüllük kazanamayacağına ikna olduktan sonra komplo ve şiddete yöneldiği varsayımıyla tüm olay anlatılabilir.


MÖ 63 yazındaki konsüllük kampanyasında resmi programı net değil ve muhtemelen hiç programı yoktu. Cicero’nun aktardığına göre, Roma’da “Temiz Sayfa” politikası olarak adlandırdığı sol görüşten gelme genel borçların iptali önerisini desteklediği öne sürülmüştür. Ama bu halk kitlelerine ulaşamayacaktı. Kendisini özellikle hiçbir şeye adamamışken tüm mutsuz kitlelere hitap etmesi daha muhtemel görünüyor. Ancak temiz sayfa politikasını açıkça ilan etmediyse bile daha sonra yapmasından ve belki de daha şiddetli önlemleri amaçladığından şüphelenildi.


Her hâlükârda kampanyası, işadamlarını korkutacak ve MÖ 63 paniğini hızlandıracak kadar rahatsız ediciydi. Bunun temeli, arsa spekülasyonları ve az önce bahsedilen yaygın borçlanma ile atılmıştı. Verilen borçlar geri isteniyordu ve İtalya’dan altınlar kaçırılıyordu.


Ekonomik buhrandan gelen sıkıntılar, Catilina’ya bir şans vermişti. Ekonomik türbülans yenilgisine neden oldu. Bütün muhafazakârları ona karşı topladı. Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin Mart 1933’te benzer koşullar altında hareket etmesi gibi, hükümet de altının kaçışını durdurmak için şiddetle hareket etti. Altın ihracatına ambargo konuldu.


Aynı zamanda Roma’nın önde gelen finansörlerinden biri olan Q. Considius’un yardımına başvurulmuştu. Finans dünyasında, ilk J. P. Morgan olacak kadar çok benzer bir konumdaydı. O sırada verdiği krediler bir milyon doların dörtte üçü kadarındaydı. Kendisinden düşük faiz oranlarıyla kredi kullanılabileceğini açıklaması, Senato’dan bir teşekkür konuşması alacak kadar mühimdi. Hükümet ve finansörlerin ortak eylemi türbülansı yatıştırdı.


Yaşananlar ABD’de gerçekleşen 1907 paniğinde olanlarla benzerdi. Çılgınca spekülasyon ciddi bir mali bozukluğa yol açmıştı. O yılın Ekim ayında New York Knickerbocker Trust Company ve National Bank of America battığında, ülkeyi bir korku dalgası sardı. New York Menkul Kıymetler Borsası’nda bir korku ve dehşet günü yaşandı ve kimse borç vermedi. Faiz oranı %150’ye kadar fırladı.


Başkan Theodore Roosevelt, önde gelen New York bankacılarıyla görüşmek üzere Hazine Bakanı’nı gönderdi. John Pierpont Morgan masanın başına oturdu. Hiçbir veri kaynağımız olmasa da aynı şeyin MÖ 63’te Roma Forumu’nda Considius’un duruma el atmasıyla gerçekleştiğini varsayabiliriz. Morgan’ın yönetimi altında, %10’dan faizle borç verilmek üzere yirmi beş milyon dolarlık bir fon toplandı. Yavaş yavaş durum düzeldi ve panik yatıştı.


Kuşkusuz Catilina’nın yokluğu, işlerin güvence altına alınmasına katkıda bulundu. Konsüllük seçimlerinde mağlup olmasından sonra silahlı bir isyan planlamıştı. Ona karşı kanıt elde etmek zordu. Takipçileri tuhaf bir cazibeye kapılarak ona bağlanmıştı. Hükümetin teklif ettiği 10.000 dolarlık ödül, komploya ihanet edecek bir haini ortaya çıkaramadı.


Lakin komplocular için ağ daralıyordu. Catilina Roma’dan ayrıldı ve Floransa’nın kuzeyinde kendisini bekleyen birliğine katıldı. Silah altına alınmış 3 bin kişi vardı, çoğu çiftçi veya mevcut durumdan mutsuz eski askerlerdi. MÖ 62 yılının başlarında isyanı bastırması için gönderilen birliklerle bir savaşa giriştiler. Durum onlar için vahimdi çünkü aralarındaki tek bir özgür Romalı dahi hayatta kalamadı. İngiliz tarihçi W. E. Heitland, Catilina hakkında “boşa gitmiş iyi bir adam” demiştir.


Panik bittikten sonra sorunlarını ortada bıraktı. Muhtemelen Roma’da olduğu gibi New York’ta da, hayatta kalamamakla ilgili olacak kadar derin endişeler vardı. Ancak birkaç ay sonra altın rezervine yapılan büyük eklemelerle Roma, koşulları büyük ölçüde rahatlattı. Pompey, Anadolu’daki başarılı seferlerinde elde ettiği milyonlarca değerli metalle eve geri geldi. Artık eldeki kolay paranın bir sonucu olarak durum normale dönmüştü.


Bu sırada hükümetin bir kolunda devrimsel bir değişim yaşanıyordu. Bunun o sırada, en az anlayan yaratıcıları haricinde kimse tarafından anlaşıldığı söylenemez. Bu, Cumhuriyet’i yıkıp imparatorluğu getiren değişimdi. Eski ve vatandaşlardan oluşan ordu yeni bir düzende yarı profesyonel orduyla değiştirildi.


MÖ 2. yüzyılın sonunda, İtalya kuzeyden istila tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Ünlü Kuzey Afrikalı Marius, tehlikeyle başa çıkmak için defalarca konsül seçildi ve görevini layıkıyla yaptı. Konsül olarak gerekli birlikleri yetiştirme yetkisine sahipti. İtalya’nın tükenmiş çiftliklerinden yeterince asker toplamanın ve ham çiftçileri disiplinli bir silahlı kuvvete dönüştürmenin zorluğunu fark etti. Gönüllüleri çağırdı.


Eski muharip emektarlar, işsiz ve başıboş erkekler yeni maceralar ve yenilikçi bir komutanın başarılı bir seferden sonra verebileceği ödüllerin hayaliyle akın akın çağrıya kulak verdiler. Bu, devletlerinden daha çok başlarındaki komutanlarına sadık paralı askerler yarattı. Ausgustus döneminde ordunun tekrar düzenlenmesine kadar yöneticiler, askerleri yöneten generallere boyun eğmekteydi.

Roma’nın durumunda, sınırlar için büyük ordular gerekliydi ve hiçbir sivil güç, lejyonlara sahip hırslı bir komutana karşı uzun süre dayanamazdı. Cumhuriyet’in son yıllarında, daha sonraki Augustus unvanıyla daha iyi tanıdığımız genç Octavianus, Senato’nun kendisini henüz reşit değilken konsül olarak seçilmesine izin vermesinde ısrar etti. İtiraz sesleri yükseldikten sonra o güne dek ancak komutanının mesajını taşıyan subay, askerî giysisini çıkardı ve kılıcının kabzasını gösterdi. "Eğer siz yapmayacaksanız, bu, işini yapacak," diye haykırdı.

Senato, Octavianus’un sekiz lejyonla Roma’ya yürüdüğünü öğrenince ne yapacağına karar veremeyip duruma uyarak teslim oldu. Yaklaşık iki bin yıl sonra, başka bir Roma hükümeti, Octavianus’un Princeps (Birinci Vatandaş, İmparator) olacağı gibi, Duce (Lider) olacak adamın önderliğinde Roma’ya yapılan başka bir yürüyüşten önce teslim olacaktı.


Seksen yıl ve daha uzun bir süre boyunca, kısa dönemler dışında ticari çıkarlar, hükümete nerdeyse egemen oldu. Onların kontrolünde Roma, dışarıdan gelen şiddetli saldırılara karşı korundu ve yöneticilerin kendi çıkarları için sınırları genişletildi. Dışişlerinde, içişlerinden çok daha başarılı olduklarını kanıtlamışlardı.


Bugün, çağdaşlarının yapamadığı gibi, yönetimlerinde iki büyük kusur olduğunu görebiliriz. Başkent, iç savaşlardaki vahşet taşkınlıklarına rağmen, giderek medeni bir yaşam merkezi hâline gelirken, bu durum hâli vakti yerinde olanlarla sınırlıydı. Yoksul kitlelerin durumu, yiyecek desteği ve ücretsiz eğlence sağlanması dışında göz ardı edildi. Kuşkusuz ve belki de doğal olarak, ortalama bir Romalı işadamı, bu verilen hükümlerin, devletin daha az şanslı olanlara karşı görevini yerine getirdiğini hissetti.


İkinci kusur Cumhuriyet için hızla felaket oldu. Yeni paralı asker ordusunun yaratılmasıyla ilgili sorunlar anlaşılamadı. Anlaşılsalar dahi, kontrolü elinde tutan kişiler çözüm için devleti yönetme vasfından yoksundu. Marius ve sonraki yüksek komuta sahipleri ile birlikte, en yüksek otorite, lejyonların sahibine geçiyordu.


Askerî liderlerin çatışan hırslarından büyük bir asker ve yönetici ortaya çıktı. Batı Avrupa’yı medeniyet yörüngesine geri sokmak ve İmparatorluğun başlangıcını hazırlamak Jül Sezar’ın kaderiydi. MÖ 11 Ocak 49’da Sezar Rubicon’u geçtiğinde, Cumhuriyet’in uzun tarihi sona yaklaşıyordu.

(*) Çevirmen Notu: Ever-Normal Granary, 1937 yılında yasalaştırılmış ve New Deal sürecinde çiftçilere destek programlarının yanı sıra onların üretimini regüle ederek ürünlerinin fiyatlarını sabitleme çalışmasıdır. Bu kelimenin Türkçesini bulamadığım için Daimi Tanzim Ambarı sözcüğünü kullandım.



Yazar: H. J. Haskell

1874-1952 yılları arasında yaşamış Henry Joseph “Harry” Haskell 1928’den 1952’ye kadar The Kansas City Star gazetesinin editörlüğünü üstlendi. Editörlükteki yetkinliğinden ötürü 1934 ve 1944 yılları için olmak üzere iki kez Pulitzer Ödülü kazandı. Ohio’da doğan Haskell, ailesinin, bölgedeki ilk Protestan evanjelik misyonlarından birini kurduğu yer olan Bulgaristan’da büyüdü. Haskell, ebeveynlerinin ve büyük kardeşlerinin misyonerlik yolunu takip edip devam ettirmeyi planlamıştı, ancak Oberlin Koleji'nde geçirdiği dört yıl, onu, gerçek arayışının yazarlık olduğuna ikna etti. Her ikisinin de adları Harry olan oğlu ve torunu onun izinden gittiler ve The Kansas City Star gazetesi için yazarlık yaptılar.


Çevirmen: Mert Halil Bölükbaşı


Editör: Fırat Kaan Aşkın


Bu yazı H. J. Haskell tarafından 15 Mayıs 1939’da “The New Deal in Old Rome” kitabında yedinci bölüm olarak yayınlanmış ve daha sonra mises.org sitesinin yeniden düzenleyerek alıntıladığı “Big Business in Politics” adlı makalenin çevirisidir.

72 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör