Prens Sabahattin Teşebbüs-i Şahsi

Kur'an-ı Kerimde ‘’Ey iman edenler! Sizler kendinizi düzeltmeye bakın! (Maide 105)’’ ve ‘’İnsan için kendi çalıştığından başkası yoktur (Necm 39)’’ mübarek ayetleriyle kesin olarak varlığına işaret edilen Teşebbüs-i Şahsiye gelince, bu bir toplumu meydana getiren bireylerden her birinin hangi cemiyette olursa olsun yaşamak için ailesi, akrabası ve hükümetine dayanacak yerde doğrudan doğruya kendine güvenmesi, başarısını kendi teşebbüsünde aramasıdır.


Hayat mücadelesinde her gün birçok zorluk ve sıkıntıya tek başına çalışmaya mecbur olan insanlar yaşadıkça elbette sosyal yeteneklerinin arttığını görürler. Biz ise yaşadıkça azaldığını görüyoruz. Zorluklara göğüs germek onlara eğlence, bize işkence oluyor. Onların şahsi çıkarları genelde kamu menfaatlerinin bir parçası! Çünkü yaptıkları işlerle, ülkelerinin servetini arttırıyorlar. Bizde ise şahsi çıkar, kamu menfaatlerinin zıddı!


Çünkü şahsi çıkarlarımızı servetin üç ana kaynağı olan ziraat, sanayi ve ticaretle elde etmekten çok onu, zulme alet olma ve baskıda arıyoruz. Şahsi çalışma, gayretle yaşamak ve zenginleşmek için bilgi, tecrübe, kararlılık, tedbir ve çaba gibi bir çok meziyetlere sahip olmak şart! Biz çoğu zaman bunlardan mahrum olduğumuz için, çocukluğumuzdan beri aldığımız terbiye sonucu kazanmadan yaşanmak, çalışmadan zenginleşmek istiyor, dolayısıyla hükümet memurluğuna göz dikiyoruz. Gereğinden yüz kat fazla memuru olan hükümete çatmak için de tek çare liyakat değil himayedir.


Demek ki daha cemiyete birinci adımı atarken başkalarının himayesine sığınıyoruz. Şahsi haysiyetimize bu ilk vedayı yaptıktan sonra kayırıldığımız yerde ilerleyebilmek için yine himayeye muhtacız. Böylece her yükselme kademesi bir koltuk değneğine ihtiyaç gösteriyor. Kayırılmanın dışından hiçbir ilerleme vasıtası bulunmayan bir genç, güçlü şahsiyet sahibi olabilir mi? Elbette olamaz! Çünkü zavallı, kendisinin değil, himayecisinin istediği şekle girmeye mecbur. Himayecisine göre ak olan, kendi nazarında kara bile olsa yine karayı ak diye kabule mahkum! Amirlerine karşı tapınmayı görev bilen bu memurların, kendilerinden seviye bakımından daha düşük olanlarından ilk bekleyecekleri iş de kendilerine tapınılmak!


İşte böylece büyük küçük bütün devlet adamları-istisnalar hariç- koltuk değneğiyle yürür ahlak düşkünlerinden toplanıyor. Gerçi her ülkede memurlar görevleri gereği göreneğe uymak zorunda olmak zorunda oldukları için istibdata az çok alet olmuşlardır. Fakat tesirleri hiçbir yerde bizdeki gibi korkunç değil. Çünkü bizde icra kuvvetinin baskısını şahsi hürriyetleriyle değiştirecek işlek bir sınıf yok!


Toplumun bu sınıfını teşkile en çok elverişli olan fertleri hep memurlardan oluşuyor. Bunlar hükümetin uğursuz himayesi altında bir tüketici sınıfı meydana getiriyor. Üreticiler, yani kazandıklarıyla yaşayan ve ülkeyi yaşatanlar; köylüler, esnaflar ve küçük tüccarlar. Bunlarda ise maddi-manevi hiçbir sermaye olmadığı için tuttukları işi ilerletemiyor, hatta hükümetin sürekli artan zulmüne karşı eski mevkilerini de koruyamıyorlar.


Eğer sosyal kimliğimizi meydana getiren milli terbiye sağlam ve güvenilir bir vadide yürümez ve yürümesi için gerekli olan vasıtalara başvurulmazsa siyasi ıslahat projelerinin hepsi kağıt üstünde çürümeye mahkum olur. Açıktır ki, bugünkü sefaletimiz kelimenin tam anlamıyla terbiyemizin çürüklüğünden ileri geliyor.


Her ülkenin olduğu gibi, Türkiye’nin de kurtuluşu milli terbiye sisteminin ıslahına bağlı! Terbiyenin iki köklü sebebi olan aile ve okul, kendilerinden beklenen görevi yerine getiremiyorlar. Terbiyenin temel faktörü beden, fikir ve ahlak yoluyla şahsi kabiliyeti arttırmaktır. Halbuki bizde özellikle hükümet okullarında bunlar tamamen ihmal edilmiş.


Hayattan başarı her şeyden önce sağlam bir vücut ve devamlı bir sıhhate sahip olmayı gerektirirken okullarımız çocuklarımızın bünyelerinin güçlenmesine değil, tam tersi tahribatına alet oluyor. Hiç olmazsa fikrimize layıkıyla hizmet edebiliyor mu bari? Ne mümkün! Bugün ilim ve tekniğin bütün dallarında kazanılacak başarı eğitim ve öğretimin pratikleşmesine yöneliktir. Kural ezberlemekle dil öğrenilmediği gibi teorik derslerle de ilim tahsil edilmiyor. Doğa bilimlerinin 19.yüzyıldaki o muhteşem ilerlemesini hep gözlem ve tecrübe usulünün pratiğine borçluyuz. Sosyal meselelerde tecrübe mümkün olmadığı için sadece teknik gözlemlerin pratiği, ortaya Fizik ve Kimya kadar çaplı bir ilim olan Sosyolojiyi çıkardı. Demek oluyor ki, fenni meydana getiren gözlem ve tecrübe hep pratiğe dayanıyor. Bizim tahsilimiz ise büsbütün teorik!


Eğer teori, pratikten mantıken doğarsa hiç kuşkusuz lüzum ve önemi inkâr edilemez. Fakat tahsilin esası mutlak şekilde pratik olmalı. İşte okullarımızda gerek dil gerekse fen, genelde teorik ve ister istemez yüzeysel bir tarzda okutulduğu için fikir alanındaki kazancımız yeterli ölçüde elde edilemiyor.


Sosyal durumlarımız ve adetlerimize gelince bu, her şeyden çok ıslaha muhtaç! Halkın çocuklarına verdiği terbiye onlarda teşebbüs ve hürriyet ruhu yerine, tam tersi geleneklerine esareti pekiştiriyor. Bu manevi intihar, okullarımızda bir terbiye sistemi olarak devam edip gidiyor. Hükümetin tek gayesi ise (Bu makale 2.Meşrutiyetin ilanından bir ay önce yazıldı) şahsiyeti boğmak ve bir düşkünler nesli yetiştirmek! Yürütme gücünü elinde bulunduran bu arsızlar kafilesi, şahsiyetin her yüce tecellisine katilce saldırıyorlar! Yeter ki, istibdat darbeleri altında hiçbir baş kalmasın, alçaklık seviyesinde herkes aynı ayarda olsun! Fakat bu canavarları içimizde türeten yine bu korkunç terbiye!


Demek ki bugünkü ‘’Merkeziyetle’’ zulüm şüphesiz terbiye tarzımızdan doğan aczin ürünü… Hayatlarını kendi kabiliyetleriyle kazanmak imkanına sahip olmayanlar, yani dayanak noktalarını kendi şahsiyetlerinde bulamayanlar, onu haliyle aile, toplum ve hükümetlerinde arıyorlar. Bu da tepeden tırnağa kadar her tarafta istibdatın kökleşmesine yarıyor.


Böyle bir toplumda insan yaratılış bakımından ne kadar namuslu olursa olsun zamanla her haksızlığa, her alçaklığa katlanmaya, katlana katlanana da ahlak temizliğinden tamamen uzaklaşmaya mahkum oluyor. Bu mahkumiyet, geleceğimizi tehdit eden afetlerin en korkuncu! Yabancı istilasına uğrayan bir milletin şayet ahlakı büsbütün bozulmamışsa, hukukunu yavaş yavaş tekrar ele geçirebilir. Fakat ahlaksızlığın damarlarına işlediği bir milleti hiçbir kuvvet kurtaramaz!

Dünya ticaret rekabeti mevcut iktisadı şartların altında baş döndürücü bir hızla ilerlemeye devam ediyor. Artık eskisi gibi kolay geçim tarzına ve sadeliğe elveda! Şimdi yeni ihtiyaçları ve yeni insanlarıyla tamamen yeni bir dünya karşısındayız. Onun her an önümüze çıkarttığı engelleri irkilmeden kavrayıp ezecek, eczasından bir zafer aleti dökecek çelik pençeler, geniş fabrikaları çekip çevirecek idareye yetenekli fikir adamları gerekli. Bu yeni dünya sakinlerinin çabası: ‘’Teşebbüs-i Şahsi’’ ; onu kullanacak iki kol: ‘’Marifet’’ ve ‘’İstikamet’’! Acaba istikbal yolcularımız bu dünyaya ne zaman dahil olacaklar? Gerçi ailelerimiz ile okullarımız bizim elimize de bir maişet aleti veriyor. Fakat bu alet ‘’Marifet’’ ve ‘’İstikamet’’ ile kullanıldığı zaman insanlara hürriyet ve mutluluk getiren ‘’Teşebbüs-i Şahsi’’ değil, aksine bir insan taslağı olan despotların sefil ayak topraklarına uzatılan bir dilenci çanağı! Demek ki şahsi istiklal ve siyasi hürriyeti temin edecek müesseseler bunlar değil. O halde yapılacak en acil iş, okullarımızı kelimenin tam anlamıyla müteşebbis ve faal adam yetiştirmeye elverişli bir duruma getirmekten geçiyor.


Bundan sonra izleyeceğimiz yol, milli terbiyemizin işte bu vadide ıslahına çalışmak olacak. Fakat mesaimizin ve diğer bütün meşru çalışmalarımızın tamamının başarılı olabilmesi için içte ve dışta uzun ve haysiyetli bir barışa ihtiyacımız var!


17. yüzyılda Avrupalılar bizi barbarlıkla, 18. Yüzyılda aciz insanlar olmakla suçlamışlar, 19. yüzyılda ise Türkiye’nin ölüm halinde hasta bir adam gibi görmüşlerdir. 20. yüzyılda medeniyet dünyası, Türkiye’de ileri bir milletin geliştiğine şahit olmalıdır. Biz, bu istikbale istibdatın en korkunç günlerinde inanmıştık. Sosyal gelişmemize medeni dünyanın inanmadığı o felaket senelerinin öldürücü hakaretleri karşısında: Türkler vardır, Türkler var olacaktır, medeniyet dünyasına güzel bir erdemle bir katılacaklar’’ demiştik. Milli davamızda daima kararlı göstermiştik. İşte sözlerimi davranışlarımızla ispat edecek zaman!


Yazar - Prens Sabahattin


363 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör