Peki, Hayır İşleri Vergilendirmenin Yerine Geçerse?

Sağlık hizmeti, eğitim. Diğerlerinin yanı sıra, bu hizmetler o kadar önemli kabul edilir ki, mevcut hükümetlerin çoğu, yetersiz gelire sahip insanlara bunları sağlamak için büyük çaba sarf eder. Elbette, bu hizmetlerin ne kadar önemli olduğunu inkâr etmek çılgınlık olur. 2016 yılında, Indiana University-Purdue University Indianapolis (IUPUI) tarafından yapılan “2016 Yılı Yüksek Net Değerli Filantropiye Güven Çalışması” başlıklı ankette bireylerden kendileri için en önemli olan kamu politikası konularını seçmeleri istendi. En önemli iki konu sağlık (yüzde 29) ve eğitim (yüzde 28) idi.

Fakat devlet eliyle kamusallaştırmak, bu hizmetleri fakirlere ulaştırmanın tek ve en iyi yolu mudur? Alternatiflerimiz var mı? Hayır işine ne dersin? Hayır kurumları vergilendirmenin yerini alamaz mı? Olabilir - ve sağlam avantajlarla.

Durumun böyle olmasının dört ana nedeni vardır: ahlaki, politik, mali ve psikolojik.

Ahlaki Bir Savunmayla Başlayalım


Vergiler, bağıştan çok mu farklı? Eh, sivil toplum kuruluşuna (sağlık ve eğitim hizmeti veren) bağış yapmak için cüzdanımızı çıkarmak, bizi ‘Vergini ödemezsen, hapishaneye gidersin! ’diye tehdit eden vergi müfettişlerine para vermek için cüzdanımızı çıkarmaktan daha farklıdır. Burada zorla yapılan bir davranış ve gönüllü olarak yapılan bir davranış arasında büyük bir ahlaki fark var: hayırseverlik iyilikken, vergilendirme zorlamadır.

Aslında, sosyal devlete sahip ve tabii ki buna bağlı olarak yüksek vergilendirilen zengin ülkeler, en cömert ülkeler değildir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) sıralamasına göre, Fransa dünyadaki en yüksek vergi / GSYH oranına (yüzde 46,2) sahip, onu Danimarka (yüzde 46) ve Belçika (yüzde 44,6) izliyor.

Hayır Kurumları Yardım Vakfı’nın (Charities Aid Foundation) Dünya Bağışlama Endeksi’ne baktığımızda Fransa cömertlik listesinde 72, Danimarka 24, Belçika ise 39. sırada. Öte yandan, İrlanda’nın vergi-GSYH oranı yüzde 22,8, ABD’nin ise yüzde 27,1. İrlanda, endekste 5. sıradayken, ABD ise 4. sırada. İlginç, değil mi?

Sonra, Siyasi Bir Savunmada Bulunalım

Sağlık ve eğitim kadar önemli konulardan söz ederken bile, devlet gücünün genişlemesi çok büyük bir risktir.

Devlet eğitimi, beyin yıkama yoluyla kültürel hegemonyanın dayatılmasına giden bir yol açar. Eğitim birkaç bağımsız kuruluş (hayır kurumu sponsorluğunda) tarafından sağlanırsa, onu kontrol etmek daha zordur. Ancak eğitim devletin elinde merkezileştirildiğinde (vergilerle karşılanır), kolayca ideolojik bir aygıt haline gelir ve Antonio Gramsci ve Louis Althusser'in hayallerini gerçeğe dönüştürür.

Sağlık hizmeti sağlama yetkisi kamu güçlerine verildiğinde, , Michel Foucault ve Giorgio Agamben’in biyogüç veya biyopolitika dediği şeyler devlet gücünün hesabına dahil edilir: Yaşamın kendisi güç için bir endişe nesnesi haline gelir. Sonuç olarak, bireylerin hayatlarının sınırları devlet müdahalesi tarafından yok edildiği görülür. Hükümet bize ne yiyip içeceğimizi, nasıl bineceğimizi ya da süreceğimizi, ne yapıp yapamayacağımızı ve daha fazlasını söyleme gücünü kazanır.

Bizi Mali Bir Savunmaya Götürüyor

Burada cüretkâr bir öncül belirleyeceğiz: Hayırseverlerin desteklediği özel kuruluşlar, kamu kuruluşlarından daha verimlidir (daha ucuz veya daha iyi bir maliyet-fayda profiline sahiptirler). Aynı hizmeti daha az kaynakla sağlayabilirler.

Örneğin Brezilya'da devlet ve özel üniversitelerimiz var. Araştırmalar, bir Brezilya özel üniversitesindeki bir öğrencinin devlet üniversitesinden yüzde 60 daha ucuza okuduğunu gösteriyor. Belki de fakir ülkeler, özel sektöre yatırım yaparlarsa ve sadece kamu hizmetleri ve vergilendirmeye dayanmak yerine hayırseverliği nasıl teşvik edebileceğini düşünürse, daha az parayla daha iyisini yapabilirler.

Belki hükümet daha az talep etseydi (zorla), insanlar gönüllü olarak daha fazlasını verebilirdi.

2016 IUPUI’nin yaptığı bir ankette zengin insanlara vergiler kaldırılırsa ne yapacakları soruldu. Sizce ne dediler? Yüzde 17'si hayır kurumlarına verdikleri miktarı artıracaklarını ve yüzde 6'sı önemli ölçüde artıracaklarını söyledi (yüzde 72'si aynı kalacağını ve yüzde 5’i katkısını azaltacağını söyledi.). 2013'te rakamlar daha fazla hayırseverlik lehineydi: Yüzde 47’si aynı kalacak, yüzde 31’i artacak ve yüzde 18’i önemli ölçüde artacaktı.

Bunu göz önünde bulundurursak - zengin insanlar daha fazla para verir ve daha azıyla (özel sektöre bağışlanan parayla yatırım yaparak) daha iyisini yapabiliriz - hayır işinin finansal olarak uygulanabilir bir alternatif olduğuna neden inanamıyoruz? Ünlü politikacıların sloganındaki gibi: Evet, yapabiliriz!

Son (Ama En Önemsizi Değil), Psikolojik Bir Savunma

Aralarında Elizabeth Dunn'ın da bulunduğu bazı sosyal psikologlar, hayır kurumlarına para verenlerin, vermeyenlere göre daha mutlu olduğunu savunuyor. Ve insanlar yardım ettikleri kişilerle gerçek bir bağlantı hissettiğinde ve bu bireylerin hayatlarında yarattıkları farkı kolayca hayal edebildiklerinde, hayırseverlik yapmanın faydalarını görebiliriz.

Örneğin, UNICEF o kadar büyük ve geniş bir hayır kurumudur ki (devlete benzemiyor mu?) küçük bir bağışın nasıl bir fark yaratacağını anlamak zor olabilir. Sorun ne? Yatırımın duygusal geri dönüşü, insanlar UNICEF'e para verdiklerinde ortadan kalkar (parayı devlete "verdiğimizde" ne olacağını hayal edin). Bu, değerli bir hayır kurumuna (veya Leviathan'a) para vermenin yeterli olmadığını gösteriyor. Paramızın tam olarak nasıl bir fark yaratacağını hayal edebilmeliyiz.

IUPUI anketi bu ifadeyi doğrulamaktadır. Bağış yapan kişiler, hayır amaçlı bağışların motivasyonlarını tartışırken üç ana neden sundular: (1) Örgütün misyonuna inandılar (yüzde 54), (2) Hediyelerinin bir fark yaratabileceğine inandılar (yüzde 44), (3) Kişisel tatmin, zevk veya memnuniyet için (yüzde 38).

Ayrıca araştırma şunu gösteriyor ki insanların toplumsal ya da küresel sorunları çözmek için en çok bireylere (yüzde 87, “bazılarına” veya “çok fazlasına”) ve kar amacı gütmeyen kuruluşlara (yüzde 86, “bazılarına” veya “çok fazlasına”) güveniyorlar. Görüşmecilerin önemli bir kısmı yasama organına (yüzde 58), yürütme organına (yüzde 46) ve eyalet ya da yerel yönetimlere (yüzde 41) hiç güven duymamaktadır.

Vergi tahsilatının sonuçlarını göstermenin ve devleti kamu hizmetleri sağlamada daha iyi hale getirmenin bir yolunu bulmamız gerektiği söylenebilir (bir maliyet-fayda analizinde). Peki, bu gelişmelerle bile, ahlaki savunma ne olacak? Zorla hareket etmeye devam edecek miyiz? Ve insanlar gönüllü olarak vergi ödediğini düşünüyorsa, politik savunma ne olacak? Müdahaleciliğe yer açmaya devam edecek miyiz? Vergi savunucuları bunu kabul etmeyi reddetse de, bu sorulara tatmin edici cevaplar veremiyorlar.

Günün Sonunda…

Başkalarına yardım etmeyi herkesin yapması gereken bir şey olarak düşünürüz. Öyledir de zaten. Fakat bunu yasal bir zorunluluk olarak görürsek (vergiler aracılığıyla) bireyler arasında anlamlı bağlantılar kuramayacağız ve bu nedenle fakir ülkelerde sağlık ve eğitim sağlama gibi bugün zorlu görünen problemlerle başa çıkamayacağız.

Daha fazlasını ve daha iyisini yapmak istiyorsak, devleti (ve vergilendirmeyi) toplumda bir şeyler yapmanın tek yolu olarak görmeyi bırakmalıyız.

Yazar - Jean Vilbert Çevirmen - Can Kilercioglu

Bu yazı fee.org sitesinin ‘‘‘What If Charity Replaced Taxation?’’ adlı yazının çevirisidir.


47 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör