Neo-Liberalizm: Laissez-Faire’den Müdahaleci Devlet’e

12/10/2017 - Richard M. Ebeling


Çeşitli politik “ilerici” çevrelerde kullanımda olan en suçlayıcı ve olumsuz kelimelerden birisi “Neo-Liberalizm”dir. “Neo-Liberal” diye adlandırılmak, “yoksullar”a karşı olmakla, “zenginler” için bir müdafi olmakla ve daha büyük gelir eşitsizliklerine yol açan ekonomi politikalarının savunucusu olmaya mahkum olmaktır.


Terim ayrıca, “topluluk” duygusu ve arz ve talebin ötesinde paylaşılan ilgi ve kaygı pahasına, piyasa ekonomisinin insan toplumunun merkezi kurumu olduğunu düşünen herkesi mahkum etmek için de kullanılır. Neo-Liberalizm eleştirmenlerine göre, bir Neo-Liberal her şeyi piyasa-bazlı dolarlara ve algılara indirgeyen, ve insanlığın “insani” yönlerini umursamayan biridir.


Bu şekilde tanımlanan Neo-Liberalizm’in karşıtları, destekçilerinin laissez-faire'in, yani hükümet düzenlemeleri, kontrolleri veya yeniden dağıtımcı mali politikalar tarafından sınırlanmamış ve kısıtlanmamış bir piyasa ekonomisinin bağnaz, “aşırılıkçı” savunucuları olduğunu iddia ediyorlar. O, her biri kendi "radikal" veya "ılımlı" yollarıyla, dizginsiz, "anti-sosyal" kapitalizmi ortadan kaldırmaya veya dizginlemeye çalışan, sosyalizm ve müdahaleci-refah devletinden önceki "eski kötü günlerin" en kötü özelliklerini temsil eder ve çağırır.



Neo-Liberalizm’in Doğuşu: Walter Lippmann ve Bir Paris Konferansı

Tarihsel gerçek şudur ki, bu tanımların Neo-Liberalizm’in kökeniyle ya da onu formüle eden şeyler ve politika gündemi için ne anlama geldiğiyle ilgisi ya yoktur ya da çok az vardır. Her şey yaklaşık seksen yıl öncesine, Amerikalı gazeteci ve yazar Walter Lippmann'ın (1889-1974) 1937'de yayınladığı, “İyi Toplum İlkeleri Üzerine Bir Araştırma” başlıklı [An Inquiry into the Principles of the Good Society] kitabı ve Ağustos 1938'de Paris, Fransa'da Fransız filozof ve klasik liberal iktisatçı Louis Rougier tarafından düzenlenen, Lippmann'ın kitabındaki temalar etrafında toplanan uluslararası bir konferans ile başladı. Konferans tutanaklarının bir dökümü daha sonra 1938'de (Fransızca) “Colloquium Walter Lippmann” başlığı altında yayınlandı.


(Louis Rougier’in bu dönemdeki bazı yazıları hakkındaki makalemi görmek için, “All Government Power is Based on Mystical Justifications”.)


Walter Lippmann, hayatı boyunca, sosyal düzen, demokrasi, özgür toplum ve yurtiçinde ve uluslararası ilişkilerde hükümetin rolü konularında en ünlü Amerikan gazete köşe yazarlarından ve yazarlarından biriydi. Yaşamı boyunca, hükümet ve kamu politikası hakkındaki görüşleri politik düzlemin her noktasındaydı, sosyalist yanlısından, Franklin Roosevelt’in New Deal’ının “bireyci” eleştirisine, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tekrardan hem yerel hem de küresel olarak “aktivist” hükümetin güçlü bir savunuculuğuna.


Ancak 1937'de The Good Society hakkındaki kitabı, 1930'larda Avrupa'yı saran totaliter kolektivist sistemlerden (Sovyet komünizmi, İtalyan faşizmi ve Alman Nazizmi) özgür bir topluma yönelik tehlikelerin güçlü ve anlaşılır bir beyanıydı.



Walter Lippmann’ın Şiddetli Kolektivist Devlet Eleştirisi

Lippmann’ın yaklaşık 400 sayfalık kitabın ilk yarısını oluşturan siyasi ve ekonomik kolektivizm eleştirisi, hâlâ özgürlük dostları tarafından okunmaya değer. Totaliter kolektivizmin nasıl insanlığın tiranlığı ve yoksulluğu, ve azınlığın çoğunluk üzerindeki egemenliğini rasyonelleştiren ideolojik batıl inançları defetmek için yüzyıllar boyu gösterdiği çabalara karşı bir karşı-devrimci başkaldırı olduğunu ikna edici bir şekilde açıklıyor. Faşist veya komünist çeşitleriyle kolektivizm, bireylerin özgürlüğü, haysiyeti ve biricikliğini inkar etmenin gerekçelendirilmesine bir geri dönüş olduğu kadar, sıradan insanı Devlet’in kontrol ve tahakkümünden korumayı amaçlayan özgür toplumun kurumlarının da ortadan kaldırılmasıdır. Lippmann, Totaliter Devlet'e kaçınılmaz olarak eşlik eden merkezi olarak planlanmış topluma yönelik eleştirisinin bir parçası olarak, ağırlıklı olarak Avusturyalı ekonomistler Ludwig von Mises ve Friedrich A. Hayek'in tamamen planlı bir ekonominin işlenemezliği üzerine yazılarından yararlandı. Ayrıca, Hayek'in rekabetçi bir piyasa ekonomisinde bilginin ademi merkeziyetçi kullanımı üzerine sonraki yazılarını öngören şekillerde Walter Lippmann, dağınık bilginin dünya çapında çok sayıda insan tarafından nasıl iletildiğini ve kullanıldığını, böylece tüketiciler olarak hepimizin isteklerinin daha tatmin edici olarak karşılanabileceğini ve tüm bunların fiyat sistemi ile nasıl mümkün kılınabildiğini açıkladı.


O, yapay olarak tekeller, ayrıcalıklı endüstriler ve ayrıcalıklı bireyler yaratan; düzenleyici kısıtlamalar, ticaret korumaları ve üretim sübvansiyonları yoluyla modern demokratik toplumları saran kademeli planlama biçimlerinden gelen tehlikeye karşı daha az eleştirel değildir. Devlet müdahalesi, özgür bir toplumun piyasa mekanizmasının işleyişini bozar ve sekteye uğratır. Bunu yaptığı ölçüde, güç ve karar alma, talepkâr halkın istekleri tarafından yönlendirilen tüketiciler ve piyasa temelli girişimcilerden özgür ve müreffeh insanların “iyi toplumu”na karşı hep birlikte çalışan politikacılara, bürokratlara ve özel çıkar gruplarına aktarılır.



Walter Lippmann’ın Laissez-Faire Reddi

Ancak Lippmann, kitabın ikinci yarısında “Liberalizmin Yeniden İnşası”na [The Reconstruction of Liberalism] döndüğünde, açık ve yüksek sesle, laissez-faire piyasa ekonomisine herhangi bir dönüşün veya topluma oldukça sınırlı bir hükümet müdahilliğinin mümkün ya da arzu edilir olduğuna inanmadığını açıkça ortaya koyuyor. Önermek istediği reformların, özgür bir toplumu devleti kendi kişisel amaçları için başkaları pahasına kullanmak isteyen siyasi iktidar ve özel çıkar sahipleri tarafından istismar ve suistimalden güvence altına almayı amaçladığını söylüyor. Ve burada kısıtlamalar, şeffaflık ve demokratik toplumda kişisel ve sivil özgürlükleri güvence altına almak için hukukun üstünlüğünün korunması hakkında söylediklerinin çoğu, devletin insan toplumundaki rolü ve doğası üzerine bir tartışmada genellikle makuldür.


Ancak klasik iktisatçıların ve on dokuzuncu yüzyılın ve yirminci yüzyılın başlarındaki klasik liberallerin, gerçek dünyanın işleyişiyle uyuşmayan "tamamen" rekabetçi bir piyasada mekanik bir "ekonomik insan"ın yanlış ve stilize edilmiş bir anlayışıyla çalıştıklarını ileri sürüyor. “Liberalizm” toplumun çoğu tarafından kabul edilebilir uygulanabilir bir sistem olarak yenilenecek ve restore edilecekse, bu “büyük işletme” biçimleri özgürlük için tehlikeli olduğundan, hükümet şirketler ve onların çalışmaları üzerinde daha fazla kontrol edici ve denetleyici olmalıdır. Diğer bir deyişle, limited şirketlerin kabulünü sorguluyor ve anti-tröst yasalarının çok daha iyi uygulanması gerektiğini düşünüyor.


Düzenlenmemiş bir piyasa ekonomisinde “güç” adaletsiz ve hakkaniyetsiz bir şekilde dağıtılır, bu da dizginsiz özel teşebbüs tarafından tüketicilere ve istihdam edilen işçilere yönelik suistimallere yol açar. Devlet, işletmelerin büyüklüğünü düzenlemeli ve karar verme güçlerini nasıl kullandıkları, devlet kurumları tarafından denetlenmelidir. Zenginliğin toplum üyeleri arasında daha adil bir şekilde dağılımını sağlamak için vergiler oluşturulmalı ve uygulanmalıdır. “Zenginler”den daha fazla toplanan vergiler ise “kamu sağlığı, eğitim, doğal kaynakları koruma, bayındırlık işleri, [sosyal] sigorta” ve diğer refahçı proje ve programlara harcanmalıdır.


Başka bir deyişle, Walter Lippmann'ın dünya çapında özgürlük ve demokrasiyi yok etmekle tehdit eden totaliter kolektivizme alternatif olarak önerdiği reforme edilmiş ve “yeni” liberalizm şudur: kapitalizmin daha kolektivist eleştirmenlerinden ziyade “üzerine düşeni yapan” ve önemli kişisel özgürlük ve seçim biçimleri sağlamak için piyasa rekabetinin etkinliğini basitçe tanıyan ve buna çok daha fazla önem veren müdahaleci refah devleti.



1938 Paris’te Walter Lippmann Kolokyumu

Bu ajanda, dediğim gibi, Paris'te Walter Lippmann'ın kitabına adanan 1938 konferansının temeli oldu. Konferansa katılanlar arasında Raymond Aron, Louis Baudin, F. A. Hayek, Michael Heilperin, Etienne Mantoux, Ludwig von Mises, Michael Polanyi, Wilhelm Röpke, Jacque Rueff, Alexander Rüstow ve Alfred Schutz vardı. Toplamda yirmi beşten fazla katılımcı vardı.


Konferansın giriş niteliğindeki açılış konuşmalarında, Louis Rougier, Lippmann'ın reforme edilmiş yeni bir liberalizm hakkındaki argümanlarından açıkça ve derinden etkilenmişti. “Liberallerin” karşı karşıya olduğu sorunun piyasa ekonomisine devlet müdahalesi olup olmaması değil, bu tür müdahalelerin ne tür müdahaleler olduğu olduğunu belirtti.


Piyasa ekonomisine “uyumlu” olan ve olmayan müdahalelere atıfta bulundu. Laissez-faire dünyası geçmişte kalmıştı, “dünyayı olduğu gibi kabul etmek” gerekliydi, özellikle de ekonomi politikasının “kitlelerin toplumsal talepleriyle” tutarlı olması gerekliydi. Böylece, “yeni” bir liberalizm, Devlet’in “mülkiyetin, sözleşmelerin, patentlerin, ailenin, mesleki örgütlerin ve ticari şirketlerin statüsünün düzenlemesine” katılımını ve piyasa sistemine diğer çeşitli aktif müdahalelerini kabul etmelidir.


Walter Lippmann'ın kitabının ana tezlerini yeniden ifade ettiği kendi açılış konuşmasını takiben, tartışma totaliter kolektivizme bu alternatifin adının ne olması gerektiğine döndü. Katılımcıların birçoğu, konuştuklarının hâlâ “eski liberalizm” ile tutarlı olup olmadığı veya bunun farklı bir şey olup olmadığı konusunda bir ileri bir geri gitti. Hâlâ geleneksel “bireycilik” anlayışıyla tutarlı mıydı? “Liberalizm” her zaman birey için en geniş özgürlüğü ve bu özgürlüğü korumakla sıkı sıkıya sınırlı bir hükümeti temsil etmedi mi? Lippmann'ın kitabında sunulanlar ve konferansın konusu olacak olan şey "yeni" bir Liberalizm miydi?


Daha sonra, konferansın sonuna doğru, Fransız ekonomist Jacque Rueff, “Sol Liberalizm”i önerdi. Bu, diğer katılımcıların çoğunda rağbet görmedi. Bu nedenle, bunun yerine başka olasılıklar sunuldu: “pozitif liberalizm” veya “sosyal liberalizm” veya “Neo-Liberalizm”.



Tekel ve Karteller Üzerine Ludwig von Mises

Geleneksel ya da laissez-faire ya da "klasik" liberalizmin savunucuları ile ortaya çıkan bu Neo-Liberalizm arasındaki çatışma, kısa süre sonra kendisini izleyen konferans oturumlarında baş gösterdi. Avusturyalı ekonomist Ludwig von Mises, iş dünyasının “büyüklüğünü” sınırlamak için düzenlemelerin ne gerekli ne de arzu edilir olduğunu savundu. Diğer katılımcılara, özel teşebbüsler arasındaki tekellerin ve kartellerin, tarihsel olarak, istisnasız bir şekilde ayrıcalıklı şirketleri piyasa rekabetinden korumak için Devlet’in müdahalelerinden kaynaklandığını hatırlattı. Ve gerçekten de devletler, özel işletmeleri, piyasadaki rakiplerin çoğu tarafından istenmeyen veya arzu edilmeyen, siyasi olarak yaratılmış kartellere zorlamak için cebri güçlerini sıklıkla kullanmak zorunda kaldılar. Mises şöyle demişti:


Çoğu durumda, bu Devlet müdahalesi bile tek başına kartellerin yaratılmasıyla ilgili olmak için yeterli olmamıştır. Devlet, özel kanunlarla, üreticileri kartellerde gruplandırmaya zorlamak zorunda kalmıştır… Bu nedenle, kartellerin ortaya çıkışını ekonomik güçlerin eylemlerinin doğal sonucu olduğu tezini sürdürmek imkansızdır. Kartelleri doğuran bu güçlerin serbest oyunu değil, Devlet’in müdahalesidir. Dolayısıyla, Devlet’in ekonomiye müdahalesini, kartellerin oluşumunu engelleme gerekliliğiyle meşrulaştırmaya çalışmak mantıksal bir hatadır, çünkü müdahalesiyle kartellerin yaratılmasına yol açan kesinlikle Devlet’tir.

Benzer şekilde Mises, piyasadaki rekabete aykırı tekellerle ilgili herhangi bir sorunun da normal piyasa güçlerinin değil, Devlet’in müdahalelerinin sonucu olduğunda ısrar etti. Mises, "Tekellerin kurulmasına elverişli koşulları yaratan, ekonomik güçlerin serbest oyunu değil, hükümetlerin anti-liberal politikasıdır." dedi. "Tekelleşme eğilimini yaratan yasamadır, siyasettir."


Mises, aynı zamanda, sınırlı sorumlu şirketlerin (limited liability corporations) oluşumunu kısıtlamanın hükümet için ekonomik açıdan zararlı olacağını da savundu. Onlar, aksi takdirde pekala imkansız olabilecek, piyasa taleplerine hizmet eden projelerin üstlenilmesini sağlayan büyük miktarlarda yatırım yapılabilir fonları birleştirmenin bir piyasa aracı olarak hizmet ederler.

Mises, tersine, piyasanın sağlıksız, istenmeyen sanayi ve ekonomik güç ve nüfuz yoğunlaşma biçimlerine yöneldiğini ve yalnızca Devlet’in bunu zapt edebileceği, kontrol edebileceği ve sınırlayabileceğini düşünen diğer konferans katılımcıları tarafından karşılandı. İş dünyasının düzenlenmesi yeni Neo-Liberal gündemin bir parçası olmak zorundaydı. II. Dünya Savaşı sonrası Alman ekonomi politikası üzerinde entelektüel etkilere sahip biri olan ünlü Alman iktisatçı ve sosyolog Alexander Rüstow, sorunun, Devlet’in endüstriyel yoğunlaşmaya yönelik bu kurumsal eğilimleri önleyemeyecek kadar “zayıf” olmasından kaynaklandığını söyleyecek kadar ileri gitti.



Sosyal Güvenlik Ağları ve Devlet’in Rolü

Bir başka oturumda ise sosyal refah ve müdahaleci devlet konusu gündeme geldi. Ve burada tartışma yine, serbest piyasa ekonomisinin “kitlelerin” “sosyal güvenlik” taleplerini ne ölçüde “tatmin edebileceği” ile ilgiliydi. Genel olarak, konferansın bu bölümünde konuyu ele alan katılımcılar açısından belirli asgari sosyal “güvenlik ağlarına” karşı ilkeli bir direniş olmadı. Bunun yerine, tartışma refah devletinin “sınırları” etrafında şekillendi. Nasıl finanse edilecekti? Devletin yeniden dağıtım harcamalarını karşılamak için yaptığı bütçe açığı harcamalar nedeniyle ne gibi tehlikeler ortaya çıkabilirdi? İnsanların Devlet’in sürekli vesayetinde olmayı çekici bulmamaları için hangi teşvikler olmamalıdır?


Örneğin, Avusturyalı ekonomist Friedrich A. Hayek, sosyal sigorta yardımlarının, işsiz veya yerinden edilmiş bir işçinin çalıştırılması durumunda alacağına eşit veya daha fazla olmaması gerektiğini savundu. Aksi takdirde, taşınmaya (işi için yer değiştirmek) ve piyasaya dayalı kazançlı bir iş bulmaya teşviki olmayacaktır. Ve Jacque Rueff, 1920'lerde zaten vurgulamış olduğu bir temayı, 1920'lerde ve Büyük Buhran sırasında birçok ülkede yaşanan işsizlik sigortası ödemelerinin cömertliği ile genel işsizliğin miktarı ve süresi arasında açık bir ilişki olduğunu vurguladı.


Ancak kendilerini geçici olarak işsiz bulanları sübvanse etmenin veya finansal olarak desteklemenin Devlet’in görevi olmaması gerektiğine dair eski klasik liberal varsayım hiçbir zaman tartışılmadı. Bunun sivil toplumun gönüllü derneklerinin görevlerinden biri olduğu konusu hiç gündeme getirilmedi.


Ancak Mises diğerlerine şunu hatırlattı: “Kitlesel ve kalıcı bir olgu olarak işsizlik, [hükümetler ve işçi sendikaları tarafından], [serbest] piyasa durumundan kaynaklanacak olan maaşları daha yüksek bir seviyede tutmayı amaçlayan bir politikanın sonucudur.” Bu konuda Mises, diğer birkaç katılımcı tarafından desteklenmişti.



Kendiliğinden Sosyal Düzen vs. Devlet İdaresinde Toplum

Geleneksel klasik liberaller ile bu Neo-Liberaller arasındaki açık fark, toplumun genel olarak sosyal ve piyasa katılımcılarının kendiliğinden etkileşimlerinin ürünü mü olması gerektiği, yoksa düzenlenmemiş toplumsal evrim kalıplarının, devlet müdahalesi ve “düzeltmelerini” gerektiren biçimlere mi bürünüyor olduğuydu.


Alexander Rüstow, "Liberalizmin Düşüşünün Sosyolojik, Psikolojik, Politik ve İdeolojik Nedenleri''ne ayrılmış bir oturumda, piyasaların evriminin hükümetin düzeltmesi ve rehberliğine ihtiyaç duyan sonuçlar yarattığı konusunda ısrar ederek gidişatı belirledi. Hükümet politikasının görevinin en yüksek maddi geliri sağlamak değil, “mümkün olduğunca tatmin edici bir yaşam durumu sağlamak” olduğunu savundu.


Rüstow, insanların kesinlikle özgürlüğe ihtiyacı olduğunu vurguladı, ancak aynı zamanda aileye benzer bir sosyal “aidiyet” duygusuna, “birliğe” de ihtiyaçları vardı. Toplumun bunu bir şekilde sağlaması gerekiyordu ve ona göre bu, yalnızca piyasanın özgür birlikteliklerine (dernekler, sivil birlikler) bırakılamazdı. Devlet, insanlara bu ortak kolektif aidiyet duygusunu vermenin ve sağlamanın yollarını bulurken, aynı zamanda insanların açıkça arzu ettiği özgürlüğü de korumak zorundaydı. Bu, kentsel ve kırsal imar dahil olmak üzere piyasa ekonomisinin yanı sıra çeşitli türlerde sosyal planlamayı ve daha dengeli ve uyumlu bir yaşam için planlamayı gerektiriyordu. Rüstow, ya yeni, reforme edilmiş ve müdahaleci bir liberalizmin kaçırılan kolektif aidiyet duygusunu sunabileceğini ya da faşizm ve Nazizmin insanların psikolojik varlığındaki boşluğu dolduracağını iddia etti.


Ludwig von Mises, Rüstow'un argümanına karşı çıktı. Rüstow'un, kapitalizmin doğuşundan önceki geçmiş yılların köylülerinin, mevcut tüm maddi ve kültürel olanaklarıyla kentsel alanlardaki modern sanayi işçilerinden daha mutlu olduklarına dair üstü kapalı varsayımı oldukça şüpheliydi. Mises, Rüstow'un, ticarileşmenin insan mutluluğunu baltalamasından önce, huzurlu "alelade insanlar" ve nazik, kibar soylulardan oluşan pastoral bir kırsal bölge imgelerini canlandıran, piyasa karşıtı muhafazakarların isabetsiz "romantik" fantezilerine düştüğünü ileri sürdü. Mises, "Son yüz yılda milyonlarca insanın, kesinlikle tarımsal faaliyetin onlara vereceği daha büyük tatminin bir kanıtı olarak kabul edilemeyecek şekilde, sınai işler için tarımsal meslekleri terk ettiği yadsınamaz bir gerçektir," dedi.


Totaliter devletlerdeki grup kimliği ve birlik hakkındaki tüm konuşmalar için Mises devam etti, gerçek şu ki, Sovyetler Birliği'ndeki, faşist İtalya'daki ve Nazi Almanya'sındaki kolektivist rejimlerin tümü, yönettikleri kişilere planlama ve kontrol yoluyla maddi olarak daha iyi koşullar ve ekonomik fırsatlar vaat etmişti. Bireyler genellikle liberal toplumla ilgili psikolojik memnuniyetsizliklerden muzdariptir, ancak görev, insanlara, insan birlikteliğine yönelik bu daha geniş ihtiyaç ve arzulara kendi en iyi yanıtlarını bulmaları için özgürlük ve piyasaya dayalı refahın en büyük fırsatları sunduğunu açıklamaktı.



Neo-Liberalizm’in Zamanın Kolektivist Ruhuna Teslim Olması

O hâlde konferansın neticesi ne oldu? Ve bize Neo-Liberalizm’in anlamı hakkında ne söylüyor? İki Dünya Savaşı arasındaki dönemde klasik liberallerin çoğu, özgür toplumun görünen alacakaranlığı konusunda çaresizliğe ve ümitsizliğe kapılmıştı. Kolektivist tema üzerindeki totaliter varyasyonlar Avrupa'da yükselişteydi.


Walter Lippmann konferansı Ağustos 1938'de gerçekleştiğinde, Hitler o yılın Mart ayında Avusturya'yı zaten ilhak etmişti ve Eylül ayında Münih Konferansı'na yol açan kriz başlamıştı ve bu da Hitler'in ülkeyi işgal etme tehdidi altındaki Çekoslovakya'nın parçalanmasıyla sonuçlandı. Savaş korkusu her yerdeydi; bu, savaşın, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce var olan liberal çağın son kalıntılarına nihai bir son getireceğine ilişkin endişeyle birlikte geldi. Ve gerçekten de, konferanstaki bütün bir oturum bu endişeye ve buna nasıl yanıt verileceğine ayrıldı.


Hemen hemen tüm konferans katılımcıları, rekabetçi kapitalizmin özgürlük ve refah için gerekli olduğunu ve tüm sosyalist planlama biçimlerinin ekonomik olarak işe yaramaz ve kişisel ve sivil özgürlüğe tehdit oluşturduğunu düşünen, güçlü bir şekilde piyasa yönelimli liberallerdi.

Ancak Ludwig von Mises gibi birkaç katılımcı dışında, tüm katılımcılar, siyasi ve ekonomik liberalizmi toptan yıkımdan “kurtarmak” için bir “Neo-liberalizm”in formüle edilmesi, geliştirilmesi ve görünüşe göre Sovyet komünizminin ve İtalyan ve Alman faşizminin vaatleriyle büyülenmiş bir dünyaya sunulması gerekiyordu.


Konferansın üç günü boyunca yorum yapan ve tartışanların çoğu, Batı toplumunda laissez-faire liberalizminin genel olarak reddedilmesine karşın, ya piyasanın doğasına ilişkin gerçek düşünceli inançtan ya da siyasi çıkardan dolayı şu sonuca varmıştır: Kolektivist eğilimlere karşı koymak ve nispeten serbest piyasa sisteminin temel kurumlarını ve işleyişini korumak için, müdahaleci refah devletinin onu “kitleler” için kabul edilebilir kılacak yönleriyle birleştirilmesi gerekiyordu.


Neo-Liberalizm, dizginsiz bir laissez-faire kapitalizmini rasyonalize etme ve restore etme girişimi olarak değil, rekabetçi bir piyasa düzeninin temel unsurlarından bazılarının siyasi olarak kurtarılmasını sağlayacak geniş bir düzenleyici ve yeniden dağıtımcı programlar ağını tanıtmak için bir fikir olarak doğdu. Katılımcıların çoğunun gözünde zor olan görev, müdahaleci sistemin kendisinin kontrolden çıkmakla ve Walter'ın kendisinin planlı bir topluma artan bir şekilde arka kapı sağladığını ortaya koyduğu türden kademeli kolektivist ayrıcalık, yağma ve yozlaşma sistemine dönüşmekle tehdit etmeden bunun nasıl yapılacağını bulmaktı.



Neo-Liberalizm ve Müdahaleci-Refah Devleti’nin Yükselişi

Geriye dönüp bakıldığında, Walter Lippmann Kolokyumu'ndan ortaya çıkan Neo-Liberalizm gündemi, boşluğu kapatmaya yönelik bir girişimdi: bireysel özgürlük ve serbest piyasa rekabetçi birlikteliğinin siyasi paternalizm ve insanların nasıl etkileşimde bulunabilecekleri ve etkileşimlerinden izin verilecek sonuçlar üzerindeki hükümet hakimiyeti ve kontrolleri ile birleştirilmesi.


Böyle yaparak, bu özgürlüğün ve piyasa düzeninin samimi dostları, kolektivist rakiplerinin tüm temel öncüllerini kabul etmiş oldular: Piyasa, kendi başına bırakıldığında, işçi ve tüketici sömürüsü ile sağlıksız kurumsal yoğunlaşma eğilimi gösterir, bu nedenle iş büyüklüğü ve uygulamasının düzenlenmesini gerektirir; piyasa istikrarı, güvenliği veya refahı temin etmekte güvenilemez olduğundan “aktivist” hükümet, elbette, ümit ederiz ki, mali açıdan sağlam sınırlar içinde kalarak bunları sağlamak zorundadır; serbest piyasa insan ve insanlık durumu için yeterli değildir, bu nedenle hükümet arz ve talebin ötesinde “birlik” ve topluluk yaratmak için sosyal gelişmeyi düzenlemeli, yönlendirmeli ve kısıtlamalıdır.


Neo-Liberalizm, sınırlandırılmamış kapitalizmi ve insanlık dışı bir sosyal sistemi rasyonalize etmeye ve uygulamaya yönelik “aşırılıkçı” bir girişim olarak doğmadı. Tam olarak laissez-faire liberalizmi ve ona eşlik eden gündelik hayatın belirsizliklerini ve sorunlarını hafifletmek için sivil toplumun özgür birliklerine güvenme fikrini reddederek daha insancıl ve adil bir toplum yaratmak olarak tasarlandı. Ve demokratik toplumda “kitleler” tarafından kabul görebilecek ve kabul gören bir sistem olması gerekiyordu.


Batı Almanya gibi II. Dünya Savaşı sonrası çeşitli ülkelerde başarıyla uygulanan Neo-Liberal gündemin çoğunun, piyasa güçlerini ve girişimci ruhunu serbest bırakarak savaşın yıkımından kurtulmanın bir “ekonomik mucizesini” getirdiği kesinlikle doğrudur. (Konu hakkındaki makaleme göz atabilirsiniz, “The German Economic Miracle and the ‘Social Market Economy’”)


Bununla birlikte, müdahaleci-refah devletinin II. Dünya Savaşı'nın hemen ardından başlayan ve günümüze kadar gelen zaferi, kısmen, “sol” muhaliflerinin de benimsediği politikaların çoğu için kendi gerekçelerini sunan Neo-Liberal özgürlük dostlarından kaynaklanmaktadır. Sadece onları daha “yönetilebilir sınırlar” içinde tutmayı umdular, böylece canlı bir piyasa ekonomisi hâlâ etkin bir şekilde işleyebilirdi.


Günümüzün “ilericileri” bu nedenle, rekabetçi piyasalara çok daha fazla güvenmek ve istediklerinden daha az düzenleme ve yeniden dağıtım isteyen kendilerinin bir başka çeşidini reddediyor ve mahkum ediyor; ve hepsi bu bağlam içinde olan “ilericiler”, herhangi bir aile benzerliğini reddetmek için ellerinden gelenin en iyisini yapıyorlar.


Neo-Liberalizmin kökenleri, gündemi ve sonuçlarının tümü, özgürlük için yeni bir gündeme duyulan ihtiyaca işaret ediyor: laissez-faire ve gönüllü sivil toplumun orijinal ve gerçek liberalizminin fikrini ve idealini tanıyan ve yeniden ifade eden bir gündem.



Yazar: Richard M. Ebeling


Çevirmen: Serdar Sert


Bu yazı mises.org sitesinin "Neo-Liberalism: From Laissez-Faire to the Interventionist State" adlı yazısının çevirisidir.

404 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör