Mülkiyet Hakları ve Sözleşme Teorisi I Murray N. Rothbard

Mülkiyet hakkı, mülk hakkında sözleşme yapma hakkını işaret eder: Bu sözleşme, sahiplik unvanını başka bir kişiye devretmeyi veya onunla mübadeleyi içerir. Ne yazık ki çoğu liberteryen kendisini, sözleşme yapma hakkı konusunda sözleşmenin kendisinin mutlak olduğunu ve dolayısıyla herhangi bir rızaya dayalı sözleşmenin özgür bir toplumda hukuken uygulattırılabilir olabileceğini savunmaya adamıştır. Hatalı oldukları yer, sözleşme hakkının özel mülkiyet hakkından türetilebileceğini ve böylece tek uygulattırılabilir olan sözleşmenin (yani yasal yaptırımla desteklenen sözleşmenin) taraflardan birisinin sözleşmeye uymadaki eksikliğinin diğer tarafın mülkünün gasp etme anlamı taşıması gerektiğini fark etmekteki eksiklikleridir. Kısaca bir sözleşme, yalnızca gereklerini yerine getirmedeki eksiklik örtük bir mülk gaspı haline geldiği zaman uygulattırılabilir olmalıdır. Ne var ki bu durum, meşru yoldan uygulanabilir olan sözleşmelerin sadece mülkiyetin halihazırda devredildiği, sözleşmeye uymayan kabahatli tarafın karşı tarafın mülkünü rızası dışında elinde tutması ( örtük gasp) anlamına geldiği yerde var olabileceğini savunduğumuzda doğru olabilir. Buna göre bu uygulattırılabilir sözleşmeler için uygun liberteryen teori, sözleşmelerde "sahiplik unvanı devri" teorisi olarak isimlendirilmektedir. 1


Bu konuyu örneklendirelim. Smith ve Jones bir sözleşme yapmış olsunlar; Smith o anda Jones'a 1000$ ödünç vermiş ve ertesi yıl 1100$ olarak geri ödemek üzere anlaşmış ve bir borç senedi ile kayda başlamış olsunlar. Bu tipik bir borç sözleşmesidir. Burada yapılan şey, Smith'in o anda 1000$ üzerindeki sahiplik ünvanını Jones'a devretmiş ve ertesi yıl 1100$ paranın sahiplik ünvanını Smith'e devretmek üzere anlaşmışlardır. Bir yıl sonra belirlenen gün geldiğinde Jones'un geri ödeme yapmayı reddettiğini varsayalım. Peki, bu ödeme liberteryen hukukta neden uygulattırılabilir olsun? Mevcut hukuk Jones'un 1100$ ödemesi gerektiğini iddia eder; çünkü bunu ödemeyi "vaat" etmiştir ve bu vaat Smith'in hafızasında parayı alma "umudu" olarak yer etmiştir.


Bizim buradaki iddiamız, sadece vaatlerin mülkiyet sahipliğinin devri olmayacağıdır; öyle ki, birisinin vaadine uymasının ahlaki bir şey olması yanında liberteryen sistemde ahlakı uygulatmak için (burada vaadin tutulması) bir hukuk fonksiyonu (yani yasal baskı) olamaz. Burada bizim iddiamız, Jones'un bu 1100$ parayı ödemesi gerektiğidir, çünkü kendisi sahiplik unvanını devretmeye önceden razı olmuştur, ödememesi ise onun Smith'in mülkünü çalan bir hırsız olduğu anlamına gelecektir. Kısaca Smith'in başlangıçta 1000$ devretmesi mutlak değil şarta bağlıdır; bu şart bir yıl sonra 1100$ paranın geri ödenmesi, ödenmediği takdirde Smith'in hak ettiği bir mülkün dolaylı yoldan gasp edilmiş sayılacağıdır.


Diğer yanda, sözleşmelerdeki yaygın "vaat'' veya "beklenti" teorisini inceleyelim. A'nın evlenmek üzere B'ye vaatte bulunduğunu varsayalım. Bunun üzerine B düğün planlarını yapmaya ve hazırlık için para harcamaya başlar. Son anda A fikrini değiştirir ve yüklendiği "sözleşmeyi" ihlal eder. Şimdi, liberteryen toplumda hukuku uygulatma merkezlerinin rolü ne olmalıdır? Mantık açısından, sözleşmelerdeki "vaat'' teorisine kesin inanan kişinin aşağıdaki gibi bir nedeni olacaktır: A, kendi rızasıyla evlenmek üzere B'ye söz vermiştir; bu durum B'nin kafasında bir evlenme umudu oluşturacaktır, dolayısıyla bu sözleşme uygulattırılmalıdır. B ile evlenmesi için A'ya baskı uygulanmalıdır.


Bildiğimiz kadarıyla hiç kimse vaat teorisini bu ölçüde ele almamıştır. Zorla evlendirme, açıkça bir gönülsüz bağlanma, bir kölelik biçimidir; hiçbir teorisyen, kendi halindeki hiçbir liberteryen mantığı bu noktaya kadar getirmemiştir. Açıkça özgürlük ve zorla yaptırılan evlilik bütünüyle uyumsuzdur ve aslında birbirinin tam karşıtıdır. Peki, eğer bütün vaatler uygulattırılabilir sözleşmeler olmak zorundaysa, neden olmasın? Evlilik vaadinin daha yumuşak bir uygulatma biçimi, bizim hukuk sistemimizde kendi halinde zaten kullanılmaktadır. Eskiden var olan "evlenme sözünden cayma" davası, vaadine uymayan kişiyi söz verilen kişinin ziyanını tazmin etmeye, yani beklentileri nedeniyle yaptığı masrafların tazminini zorluyordu. Fakat bu uygulama her ne kadar gönüllü kölelik kadar ileri gitmemişse de onunla eşit biçimde geçersizdir. Çünkü birisinin yaptığı vaatlerde veya beklentilerde bir mülkiyetten söz edilemez; bunlar sadece soyut düşüncelerdir, bir sahiplik unvanı devri ve dolayısıyla örtük bir mülk gaspı da yoktur. Bu yüzden bunlar uygulattırılabilir olmalıdır; son yıllarda "evlilik vaadinden cayma" davaların en azından mahkemeler tarafından desteklenmemeye başlanmıştır. Buradaki önemli husus, zararın tazmin ettirilmesi liberteryen için, vaat edilen hizmetin zorla uygulatılması kadar ürkütücü olmakla birlikte, her ikisi de aynı geçersiz ilkeden ortaya çıkmaktadır. Tek başına vaatlerin veya beklentilerin yerine getirtilebilir olmaması gerektiği tezimizi daha derinlemesine ele alalım. Bunun temel nedeni, özgür toplumda sahiplik unvanının devrinin geçerliliği, gerçekte ve insan tabiatında mülkiyetin başkasına devredilebilir olmasıdır. Bir insanın sahip olduğu maddi mülkün tamamı devredilebilirdir; yani tabii bir gerçek olarak mülk diğer bir tarafın denetimi altına veya sahipliğine geçirilebilir. Ben ayakkabılarımı, evimi, otomobilimi, paramı vs. bir başkasına verebilirim ya da satabilirim. Ancak burada, insanın yaradılışında tabii bir gerçek olarak asla devredilemez olan, yani gönüllü bile olsa asla başkasına verilemeyecek bazı hayati unsurlar vardır. Özellikle belirtmek gerekirse, bir insan iradesini, özellikle kendi aklının ve bedeninin denetimini başkasına devredemez. Her insan kendi aklının ve bedeninin denetimini kendi elinde tutar. Her insan kendi iradesinin ve kişiliğinin denetimini de elinde tutar; şöyle de diyebiliriz, insan yaradılışından gelen devredilemez özellikleriyle bir "bütündür". İnsanın iradesi ve kendi kişiliği üzerindeki denetimi devredilemez olduğu gibi, bu kişilik ve irade üzerindeki denetim hakkı da devredilemezdir. İşte bu husus, insanın tabii haklarının devredilemez oluğunu ilan eden Bağımsızlık Bildirgesinin zeminini oluşturmuştur; yani kişinin kendisi istese bile bu haklardan asla feragat edilemez. Ya da Williamson Evers'in belirttiği gibi, insan haklarının felsefi savunması, her bir insanın, tabii gerçek olan kendi iradesine sahipliği üzerine kurulmuştur. Onun kendi iradesinin mutlak sahipliğine dayalı olan mülkiyet ve sözleşme özgürlüğünü elinden almak ve sonra da bu türetilmiş hakları kendi dayanaklarını tahrip etmek için kullanmak felsefi açıdan kabul edilemez.2


Buna göre, liberteryen teoride gönüllü kölelik sözleşmesinin uygulanabilirliği yoktur. Smith'in Jones Şirketi ile aşağıdaki anlaşmayı yaptığını varsayalım: Smith hayatının geri kalan süresinde, hangi şart altında olursa olsun, Jones Şirketinin ona: verdiği bütün emirlere uyacaktır. Liberteryen teoriye göre Smith'in o anda bu anlaşmayı yapmasını, Jones Şirketine hizmet etmesini ve şirketin emirlerine kayıtsız uymasını engellemek için yapılabilecek hiçbir şey yoktur. Problem, daha sonra Smith'in fikrini değiştirip bundan vazgeçmeye karar verdiğinde ortaya çıkacaktır. Smith, bu durumda önceki gönüllü yaptığı vaadine sadık kalmalı mıdır? Bizim iddiamız -ne mutlu ki, mevcut hukukta da muhafaza edilen görüş budur- Smith'in vaadinin geçersiz (yani uygulattırılamaz) bir sözleşme olduğudur. Smith'in yaptığı anlaşmada bir unvan devri yoktur, çükü Smith'in kendi bedeni ve iradesi üzerindeki denetimi devredilemezdir. Bu denetim devredilemediği için de yapılan anlaşma geçerli bir sözleşme olamaz ve dolayısıyla uygulattırılabilir değildir. Smith'in yaptığı anlaşma sadece bir vaattir, ahlaki açıdan ona uyması gerektiği savunulabilir, fakat hukuki bir ayrıcalığı olmamalıdır. Gerçekte verilen böyle bir vaadi uygulatmak, yukarıda ele alınan zorla evlendirme gibi bir köleliktir. Fakat Smith'in Jones Şirketine, en azından şirketin Smith'den hayat boyu hizmet beklentisi ile tespit edilen zararı ödemesi istenmeli midir? Cevap yine hayır olmalıdır. Smith bir gizli hırsız değildir; Jones Şirketinin yasal hiçbir mülkünü elinde tutmamaktadır; çünkü o her zaman kendi bedeninin ve kişiliğinin sahiplik unvanını elinde tutar. Peki, Jones Şirketinin beklentilerinin bir önemi var mıdır? Bunun cevabı, sükutu hayale uğrayan gelin veya gelin adayının durumu ile aynı olmalıdır. Hayat daima belirsiz, daima risklidir. Bazı insanlar daha iyi, bazıları da daha kötü "girişimcidir", yani gelecekteki insan davranışlarını ve dünyadaki olayları tahmin etmede daha iyi veya daha kötüdürler. Müstakbel gelin veya damat, ya da Jones Şirketi bu sorunun en uygun aktörleridir; Eğer onlar beklentilerinde sükutu hayale uğrarlarsa, bu hususta onlar pekala kötü birer tahmincidirler; gelecekte Smith ile veya evlilik vaadindeki yanlışlıklarla ilgilenirken yaşadıkları tecrübeleri hatırlayacaklardır. Eğer salt vaatler veya beklentiler uygulatılabilir değil, sadece mülkiyet sahipliğinin devri için yapılan sözleşmeler uygulattırılabilir ise, bu durumda gerçek hayat şartlarında birbirleriyle çelişkili sözleşme teorilerinin uygulamalarını görebiliriz: Zorunlu askerlikten kaçanlar kadar gönüllü askerlikten kaçanlar da bu fiilleri için genel bir affı hak edecek midir? Liberteryenler zorunlu askerliği zorunlu kölelik olarak gördüklerinden, zorunlu askerlikten kaçanların beratını istemekte hiç de zorlanmazlar. Peki, gönüllü askerlik yapanlar için, yani kendi rızalarıyla yazılanlar için ne söylenebilir? (Burada zorunlu askerliğe sadece bir alternatif olarak gönüllü yazılmış olanların durumunu şimdilik bir kenara bırakıyoruz.) Vaat teorisi taraftarı, hem kaçakların cezalandırılmasını ve hem de onların silahlı kuvvetlere zorunlu iadelerini savunacaktır. Buna karşı sahiplik ünvanı devri teorisinin taraftarı da her insanın kendi bedeni ve iradesi üzerinde devredilemez kontrol hakkı olduğunu savunacaktır; çünkü onun kendisi de bu devredilemez kontrole tabii bir gerçek olarak sahiptir. Dolayısıyla gönüllü askerliğe yazılmak sadece bir vaattir, bu yüzden uygulattırılabilir olamaz; çünkü her insan herhangi bir zaman, kendi bedeninin ve iradesinin tutumu üzerinde fikir değiştirme hakkına sahiptir. Buna göre, göründüğü kadarıyla sözleşme teorisi üzerindeki küçük ve anlaşılması zor farklılıklar kamu politikaları üzerinde hayati farklılıklar oluşturabilir ve oluşturmaktadır. Günümüzün Amerika'sında silahlı kuvvetlerin parıltılı istisnalarının ötesinde, herkesin daha önce hangi vaadi veya "sözleşmeyi" yapmış olursa olsun işinden ayrılma hakkı vardır. 3 Fakat ne yazık ki mahkemeler, bir işçi sözleşmesinde belirli kişisel çabaları yapma zorunluluğunu reddederken (kısaca, işçinin köleleştirilmesini reddederken) işçinin başka bir işverenle anlaşma yaparak benzer bir işi yapmasını da yasaklar. Eğer birisi ARAMCO'da mühendis olarak beş yıl çalışmak üzere bir sözleşme imzalamışsa ve sonra da işten ayrılmışsa, mahkeme bu işçinin beş yıllık sürenin kalan kısmında benzer başka bir işveren için çalışmasını yasaklar. Artık şurası açık olmalıdır: Bu yasaklanmış istihdam, zorunlu kölelikten geriye doğru atılan sadece bir adımdır ve bu duruma liberteryen bir toplumda asla izin verilemez. Buna göre, işverenlerin fikir değiştirenlere karşı müracaat edecekleri mercii yok mudur? Elbette vardır. Eğer isterlerse yanlış işler yapan işçiyi kara listeye almak için anlaşabilirler ve ona iş vermeyi reddedebilirler. Bunu yapmak özgür bir toplumda tamamıyla onların haklarının içindedir. Onarın hakları içinde olmayan şey; onun başka bir işyerinde çalışmasını engellemek için şiddet kullanmaktır. Yapılabilecek bir başka şey daha vardır. Varsayalım ki Smith kendi rızasıyla Jones Şirketine ömür boyu itaat etmek üzere anlaşma yaptığı sırada, gelecekte ondan beklenen hizmetlerine karşılık 1. 000. 000$ para almış olsun. Bunu yapmakla Jones Şirketi bu 1.000.000$ paranın sahiplik unvanını mutlak devretmemiş, aksine onun hayat boyu yapacağı hizmete karşılık şartlı devretmiştir. Smith'in fikrini değiştirme hakkı vardır, fakat bu 1.000.000$ parayı elinde tutma hakkı yoktu. Eğer bunu yaparsa, Jones Şirketi'nin mülkünü gasp etmiş olacaktır; bu yüzden 1.000.000$ para ve geçen süredeki faizini iade etmeye zorlanmalıdır. Çünkü paranın sahipliği kesinlikle devredilebilirdir ve öyle kalacaktır.

Şimdi de daha karmaşık görünen bir örnek alalım. Ünlü bir sinema aktörünün belirli bir zamanda tiyatroda rol almayı kabul ettiğini varsayalım. Fakat nedeni her neyse randevuya gelememiş olsun. Şimdi bu aktör sözleşilen zamanda ya da daha sonra bu tiyatroya gelmeye zorlanmalı mıdır? Kesinlikle hayır; çünkü bunun yapılması zorunlu kölelik olacaktır. Ayrıca aktör, en azından sahneye çıkmamasıyla tiyatro sahiplerinin kazanmayı beklediği parayı, bunun yanında tanırım ve diğer masrafları tazmin etmeye zorlanmalı mıdır? Buna da hayır; çünkü onun yaptığı anlaşma sadece onun devredilemez iradesini ilgilendiren bir vaattir ki onun her zaman değiştirme hakkı vardır. Başka bir açıdan bakıldığında, aktör henüz tiyatro sahiplerinin herhangi bir mülkünü eline almadığı için onlara karşı (ya da herhangi birisine karşı) hırsızlık yapmakla suçlanamaz, dolayısıyla zararı ödemeye de zorlanamaz. Aktörün sözünü tutacağı beklentisiyle tiyatro sahiplerinin ciddi planlar ve yatırımlar yapmış olmaları gerçeği onlar için bir şanssızlık olabilir; yani bu onların üstlendikleri risklerden birisidir. Tiyatro sahipleri, kendilerinin öngörü eksikliklerinin ve kötü müteşebbis olmalarının bedelini ödemesi için aktöre baskı yapılmasını beklememelidirler. Bunlar, aktöre fazlaca güvenmiş olmalarının bedelini ödemiş olacaklardır. Vaatlere uymanın, uymamaya göre daha ahlakı olduğu düşünülebilir, fakat böyle bir ahlakı kuralın baskıyla uygulattırılması hırsızlık veya saldırı fiilinin ötesine geçtiği için, aktörün mülkiyet haklarına müdahaledir, bu yüzden liberteryen bir topumda izin verilemez. Devam edersek; eğer aktör tiyatro sahiplerinden bir avans almışsa, sözleşmede kendi yükümlülüğünü yerine getirmediği halde bu parayı elinde tutması örtülü bir hırsızlık olacaktır; bu durumda aktöre parayı iade etmesi için baskı uygulanmalıdır. Faydacılar bu doktrinin sonuçlarıyla sarsılmış olsalar da, liberteryen bir toplumda problemlerin hepsi olmasa bile çoğunun orijinal sözleşmede karşı tarafın vaatte bulunan kişiden kesin teminat (performance bond) istemesiyle kolaylıkla üstesinden gelinebileceğine dikkat edilmelidir. Özetle, eğer tiyatro sahipleri aktörün gelmeme riskinden kaçınmak isteselerdi, söz konusu gösteriye gelmemesi durumunda aktörün bir kesin teminat vermesini, aksi halde anlaşmaya imza atmayı reddedebilirlerdi. Bu durumda aktör, sahneye çıkma anlaşmasını yaptığı süre içinde sahneye çıkmaması durumunda belirli bir miktar parayı tiyatro sahiplerine vermek üzere de anlaşmış olacaktır. Para da tabiatıyla devredilebilir olduğu ve böyle bir sözleşme bizim unvan devri şartımızı sağladığı için bu yapılan kesinlikle geçerli ve uygulattırılabilir bir sözleşme olacaktır. Çünkü aktör şöyle söylemiştir: "Eğer ben X tiyatrosunda şu zamanda sahneye çıkmazsam, buna karşılık şu kadar parayı tiyatro sahiplerine vermeyi kabul ediyorum." Bu kesin teminatın yerine getirilmemesi, bu durumda tiyatro sahiplerinin mülkünün dolaylı bir gaspı olacaktır. Bundan sonra eğer tiyatro sahipleri yaptıkları anlaşmanın bir parçası olarak kesin teminat istemezlerse sonuçlara kendileri katlanacaklardır. Önemli bir makalesinde A. W B . Simpson kesin teminatın Orta Çağda ve modern çağın başlarında, sadece kişisel hizmetler için değil, bütün sözleşmeler için, buna arazi satışları ve borç para verme de dahil, bir kural olduğunu yazmıştır.4 Bu kesin teminat piyasada gönüllü cezaya, ya da cezai teminata (penal bond) dönüştü; bununla sözleşme imzalayan kişi kendisini, borcunu ödemediği veya anlaştıkları tarihte sözleşme hükümlerini yerine getirmediği takdirde aldığı paranın iki katını ödemeye mecbur kılmıştır. Gönüllü yapılan ceza sözleşmesi onun için sözleşmeyi yerine getirmesi için dürtü olacaktır. Buna göre eğer A, miktarı üzerinde anlaştıkları bir para karşılığı bir parsel araziyi satmak üzere B ile anlaşmışsa, bunların her ikisi de ödemeyi yapmama durumunda belirli bir bedeli ödemek üzere kendisini mecbur kılmış olacaktır; bu para çoğu uygulamada sözleşme bedelinin iki katıdır. Borç para verme durumunu ki "para teminatı (common money bond)" olarak bilinir, ele alalım. Bir kişi 1000$ borç almıştır ve belirlenen tarihte bu 1000$ parayı geri ödemediği zaman borç veren kişiye 2000$ ödemeyi kabul etmiştir. (Ya da daha kesin ifadeyle söylersek, 2000$ ödeme mecburiyeti, borçlunun belirlenen tarihte 1000$ ödememe şartına bağlıdır.) Bu durum "şartlı cezai teminat (conditional penal bond)" terimi ile ifade edilir. Yukarıdaki kişisel hizmet yapma örneğinde, aktörün sahneye çıkmamasının tiyatro sahibine verdiği zararın 10.000$ olduğunu varsayalım; bu durumda aktörün sahneye çıkmama durumunda tiyatro sahibine 20.000$ ödemek üzere cezai teminat imzalayacak ve "ödeyecekti". Bu çeşit bir sözleşmede tiyatro sahibi korunmuştur ve dolayısıyla uygun olmayan bir vaat zorlaması yoktur. (Tabii ki, üzerinde anlaşılan ceza takdir edilen değerin iki katı olamaz; bu değer sözleşme taraflarının mutabık kaldığı herhangi bir miktar olabilir. İki katı miktar Avrupa'da, ortaçağ ve erken modern dönemde bir gelenek olmuştu.) Makalenin devamında Simpson, modern sözleşme hukukunun gelişmesine ortodoks tarihin katkısını da gözden geçirmiştir; bu görüş -her ne kadar düşüncede de olsa, sadece vaade dayalı bir sözleşmeyi zorlamanın zemini olan ''assumpsit" teorisinin kamu hukukundaki kaba mülkiyet hakkına ek olarak yürürlükteki sözleşme yaptırımı sisteminin geçerliliği için gerekli olduğu üzerineydi.

Simpson için 16. ve 17. Yüzyıllar'da İngiltere'de assumpsitin etkinleşmesinin nedeni, dikkatleri iş sözleşmeleri dünyasına çekmiş olmanın yeni gözlenen bir sonucu değil, daha ziyade yüzyıllarca iş dünyasının ihtiyaçlarına yeterli miktarda cevap veren cezai teminatın çabuk çökmesi için yapılan değişikliklerdir. Simpson aslında, kesin teminatın basit sözleşme ve anlaşmalar için olduğu kadar karmaşık olanlar için önemli ölçüde esnek bir aygıt olduğunun ispatlandığını vurgulamıştır. Kesin teminat, hileye karşı korunmak üzere oldukça resmi özellikli olması yanında ticari işlemlerin uygun biçimde yürütülmesi için de yeterince işlerlikliydi. Bunun ötesinde, yüzyıllar boyunca borç verenlerin hiçbirisi "ziyan" gerekçesiyle mahkemeye başvurma sıkıntısına düşmemiştir, çünkü "ziyanlar" sözleşmelerin kendileri içinde ileriye dönük olarak belirleniyordu. Simpson şöyle yazmaktadır:

Borç veren kişinin gelecekte olabilecek ziyanı kayda bağlayan sözleşmeler üzerindeki görüşlerinde, özellikle oluşan ziyanın jüri tarafından alternatif bir değerlendirmesinde oldukça bariz ilginç hususlar vardır.5

Peki, cezai teminat neden çökmüştü? Çünkü mahkemeler söz konusu mecburiyetleri desteklemeyi reddetmişlerdir. Gerek yanlış yönlendirilmiş "hümaniteryenler" yüzünden, gerekse özel ayrımcılığın olumsuz nedenleri yüzünden, artık sebebi her neyse, mahkemeler, hukukun katılaşmasında, daha önceleri bütün kapsamıyla destekledikleri sözleşmeleri uygulamada direnmeye başladılar. Teminat demek "uygulamadaki kusur için verilecek ceza, bütün haklarından mahrumiyet'' demekti. 6 Öncelikle, Elizabeth dönemindeki Yüce Divan ( Court of Chancery) "aşırı sıkıntı" içindeki borçlunun (yükümlünün) sıkıntısını hafifletmek için müdahalelere başladı. 17. Yüzyıl'ın başlarında bu tür kolaylıklar, yükümlünün talihsizliğe düştüğü .ve kısa bir zaman sonra sözleşme miktarını geri ödediği şartlar için genişletildi; böylesi şartlarda -üzerinde anlaşılan cezanın ödenmesi talebinden vazgeçilerek- borçlu sadece esas miktarı (sözleşme miktarı) artı mahkemenin karar verdiği "makul zararları" ödemek zorundaydı. Müdahale daha sonraki yıllarda yaygınlaştırıldı ve sonunda 1660'larda ve 1670'lerin başlarında Yüce Divan sözleşmeye uymama cezasının ödemelerini, sözleşme ne olursa olsun, bütünüyle hukuk dışı ilan etti; varsayılan borçlunun veya yükümlünün sadece esas borç artı faizler ve mahkemenin kendisinin -çoğunlukla mahkeme jürisinin- değer biçtiği "makul zararı" ödemesini istedi. Bu kural 1670'lerde örfi-hukuk mahkemelerine de hızla uyarlandı ve 18. Yüzyıl'a girilirken kanun koyucular tarafından formülleştirilip düzenlendi. Tabiatıyla, teminata dayalı cezalar mahkemelerce daha fazla desteklenmediği için cezai kesin teminat kurumu hızla yok oldu. Kesin teminatın gereksiz yere dayatılması, mahkemelerin öncelikle karara bağladığı hatalı sözleşmenin uygulattırılması teorisinin bir sonucuydu: Açıkça, uygulattırmanın amacı borçlunun ihmali için borcu verenin veya yükleyicinin tazmin edilmesiydi -yanı borç vereni sözleşme yapmamış olduğu durumdaki kadar iyi bir duruma getirmekti. 7 Geçmiş yüzyıllarda mahkemeler, "tazminatın" cezai teminatı desteklemeyi içerdiğini hissetmişlerdi; bu yüzden mahkemeler için fikirlerini değiştirmeleri ve mahkemelerin değer biçtiği "zararların" yeterince tazmin edildiğine karar vermeleri oldukça kolaylaşmış oldu; böylece gönüllü olarak kayda bağlanan cezadaki "sertliği" gidermiş oluyordu. Sözleşmenin uygulattırılması teorisinin "tazminat" için yaptığı bir şey yoktu; onun amacı her zaman mülkiyet haklarını uygulatmak ve devredilebilir mülkün sahipliğini devrederek sözleşmeye uymamakla örtülü gaspa karşı korumak olmalıydı. Mülk sahipliğini savunmak -ve sadece böyle savunmaları yapmak- icra yetkililerinin işidir. Simpson "iki düşünce arasındaki gerilimin farkında" olduğu halde şöyle yazar:

Bir yanda sözleşmeye dayalı kurumların gerçek fonksiyonlarının sözleşmelerin olabildiğince yerine getirilebilir olmalarını sağlamak olduğu [yani cezai teminatın uygulattırılabilir olduğu] düşüncesine sahibiz. Diğer yanda da hukuk için anlaşmanın işletilmesindeki eksiklikle ortaya çıkan kaybın tazmin edilmesini sağlamanın yeterli olduğu düşüncesine sahibiz.

Bu son görüş, verimli olmanın gereği olan azmin önüne ciddi sınırlamalar koyacaktır; bundan da öte kişisel hizmetler için yapılan sözleşmelerde (yukarıda verdiğimiz aktör örneği gibi) "sözleşme taraflarına tazminat ödettirildiği sürece sözleşmelere uymama hakkına pozitif bir değer atfedilecektir". 8 Peki, hibe sözleşmeleri hakkında ne söylenebilir? Hukuki uygulattırılabilirliği olmalı mıdır? Cevap yine bir vaadin yapılıp yapılmadığına, ya da sözleşmede sahipliğin gerçekten devrinin yapılıp yapılmadığına bağlıdır. Eğer A açık biçimde B'ye "işte sana 10.000$ verdim" derse bu paranın sahiplik unvanı B'ye devredilmiş olur, bu hibe artık uygulattırılabilirdir; bunu ötesinde A daha sonra bu parayı kendi hakkı olduğu iddiasıyla geri isteyemez. Öte yanda, eğer A "bir yıl içinde sana 10.000$ vermeyi vaat ediyorum" derse bu sadece, Roma hukukunda çıplak vaat· (nudum pactum) diye bilinen bir vaattir, dolayısıyla uygulattırılabilirliği yoktur.9 Hibeyi alacak kişi şansının bağışlayıcının vaadini tutmasına bağlı olduğunu bilmelidir. Buna karşın, A eğer B'ye ''İşte burada sana bir yıl zaman içinde 10.000$ vermeyi vaat ediyorum" derse, bu sahipliğin gelecek bir zamanda devri beyanıdır ve uygulattırılabilir olmalıdır. Bunun belirli vakalarda görülebilen sadece bir kelime oyunu olmadığı vurgulanmalıdır. Çünkü burada önemli olan umut bağlamadır: Devredilebilir bir mülkün sahipliği de devredilmiş midir, ya da sadece bir vaat mi verilmiştir? Birinci durumda arılaşma uygulattırılabilirdir, çünkü devredilen mülkün yerine ulaşmaması mülkün gaspıdır; ikinci durumda ise mülkün sahipliğinin devredilmemesi sadece bir vaat ile ilgilidir ve vaadin ahlaki bağlayıcılığı vardır fakat vaatte bulunan kişiyi hukuken bağlayamaz. Hobbes aşağıdaki doğruları yazarken sadece kelime oyunları ile meşgul değildi:

Tek başına kelimeler, eğer gelecek bir zamana işaret ediyorsa ve sadece bir vaat içeriyorsa [ nudum pactum], özgür hibe için yetersiz bir imadır ve zorunlu değildir. Eğer bu kelimeler gelecek bir zamanı gösteriyorsa, yarın vereceğim gibi, bu benim henüz vermediğimi gösteren bir işarettir, sonuç olarak benim hakkımın devredilmediğine fakat ben onu başka bir işlemle devredinceye kadar bende kalacağının ifadesidir. Ancak, eğer kelimeler şimdiki zamanı veya geçmişi gösteriyorsa, yarın ulaştırılmak üzere verdim ya da veriyorum gibi, bu benim bugün bana verilen yarın ki hakkımdır. . .. Bunun yarın senin olmasını istiyorum ve bunu yarın sana vereceğim ifadelerinin anlamları arasında ... oldukça büyük farklılıkları vardır, çünkü birinci ifadedeki istiyorum kelimesi şimdiki zamandaki bir isteme işleminin vaadi anlamındadır, fakat ikinci ifadede gelecek zamandaki isteme işleminin vaadi anlamına gelmektedir; dolayısıyla şimdiki zamanı gösteren birinci ifade gelecekteki bir hakkı devrederken geleceğe işaret eden ikinci ifade hiçbir şey devretmez. 10

Şimdi de zıt teorileri mübadele yerine salt hibe sözleşmesine uygulayalım. Bir büyükbaba torununa kolej süresince masraflarını karşılama vaadinde bulunur; bir ya da iki yıl sonra, işinin ters gitmesinden veya başka bir nedenden ötürü büyükbaba vaadinden caymaya karar verir. Verilen vaade dayanarak torun kolejdeki kariyerini ve diğer işlerini yoluna koymak için değişik masraflara girer. Torun burada büyükbabasının vaadini hukuki işlemler yoluyla uygulatmaya yetkili midir? Bizim sahiplik devri teorimizde büyükbabanın mülkü üzerinde torununun herhangi bir hakkı yoktur, çünkü büyükbaba parası üzerindeki sahipliğini sürdürmektedir. Ne sadece bir çıplak vaat ve ne de vaat edilen kişinin soyut beklentileri ona bir sahiplik unvanı sağlamaz. Torunun yaptığı masraflar tamamen kendi girişimcilik riskidir. Diğer yanda, eğer büyükbaba ona bir devir yapmış olsaydı, tabiatıyla o zaman devrettikleri torununun mülkü olacaktı ve ancak bu durumda bu mülkü için hukuki yola başvurabilecekti. Böyle bir devir, büyükbabanın şöyle yazması durumunda gerçekleşecektir: "Ben böylece 8000$ parayı sana (torunuma) devrediyorum"; veya şöyle de yazabilirdi: "Ben böylece 2000$ parayı aşağıdaki tarihlerin her birisinde sana devrediyorum: 1 Eylül 1975, 1 Eylül 1976 vb." Diğer yanda, sözleşmelerden beklentiler modeli üzerinde muhtemel iki varyant vardır: Torun, ya sadece yaptığı vaat nedeniyle büyükbabası hakkında bağlayıcı bir hukuki iddiada bulunacaktır ya da torun yapılan vaadin yerine getirileceği beklentisiyle yapmış olduğu masraflar üzerinde bir iddiada bulunacaktır.11 Varsayalım ki büyükbabanın başlangıçtaki senedi basit bir vaat değil, şartlı bir mübadele önermiş olsun; örneğin büyükbaba torununun bütün kolej masraflarını, torununun kendisine haftalık ilerleme raporu sunması kaydıyla kabul etmiş olsun. Bu durumda bizim sahiplik unvanı devri teorimize göre büyükbaba şarta bağlı bir sahiplik devri önermiştir: Gelecekteki sahiplik unvanı devrini torununun belirli hizmetleri yapması kaydıyla kabul etmektedir. Eğer torunu gerçekten bu hizmetleri yaparsa ve bunu yapmayı sürdürürse verilecek kolej masrafları onun mülkü olacaktır ve hukuki balamdan bunu büyükbabasından alma hakkı doğacaktır.12 Önerdiğimiz teoriye göre sahtekarlık üzerinde hukuki işlem yapılabilir olacak mıdır? Cevap evettir, çünkü sahtekarlık gönüllü yapılan mülk devri anlaşmasının yerine getirilmesindeki kabahattir ve dolayısıyla örtük bir gasptır. Örneğin, eğer A içinde radyo olduğunu söylediği bir paketi B'ye satarsa ve paketin içinde sadece bir avuç metal varsa, A buna göre B'nin parasını alınış ve böyle bir devir için anlaşma şartlarını -radyonun devrini - yerine getirmemiştir. A buna göre B'nin mülkünü gasp etmiştir. Aynı durum herhangi bir ürünün garantisinin yerine getirilmemesi için de geçerlidir. Örneğin eğer satıcı, belirli bir paketin içinde 5 kilo X ürünü olduğunu iddia ederse ve pakette bu ürün yoksa satıcı bu duruda sözleşme maddelerini yerine getirmeksizin parayı almıştır, gerçekte müşterinin parasını gasp etmiştir. Bir kere daha, ürün garantileri sadece bir "vaat'' oldukları için değil, bunun yanında üzerinde anlaşılmış sözleşmenin maddelerinden birisini tarif ettiği için hukuken uygulattırılabilir olmalıdır. Eğer madde satıcının tanımladığı gibi değilse sahtekarlık ve buradan da örtük gasp meydana gelmiştir.13 Liberteryen bir hukuk sisteminde iflas hukukuna izin verilebilir mi? Açıkça hayır; çünkü iflas hukuku borçlunun gönüllü sözleşmeyle aldığı borcunu ödemesi için zorlar, böylece alacaklıların mülkiyet haklarına müdahale etmiş olur. Borcu ödemeyi reddeden borçlu alacaklının mülkünü gasp etmiştir. Eğer borçlu borcunu ödemeye muktedirse fakat malvarlığını gizliyorsa bu durumda onun gasp fiili sahtekarlıkla birleşmiştir. Ancak, varsayılan borçlu borcunu ödemeye muktedir değilse, yine de, alacaklının malını üzerinde anlaşıldığı gibi geri vermemekle alacaklının mülkünü gasp etmiştir. Yasal sistemin fonksiyonu borçlunun ödeme yapması için yaptırım uygulamalıdır; örneğin borçlunun gelecekteki gelirini, ana borcu ile devam eden borcunun faizi ve zararları için zorla müsaderesi gibi. Alacaklının mülkiyet haklarının hilafına iflas hukuku borcu kendisi öder ve açıkça borçlunun malının gasp edilmesi için yetki verir. Modernite öncesi dönemde bir borçlu çoğunlukla bir hırsız muamelesi görüyor ve gelir elde ettikçe ödeme yapmaya zorlanıyordu. Hapis cezası orantılı cezalandırmanın çok ötesine geçmiştir ve aşırıdır, ancak eski hukuki yöntemler en azından ait olduğu yere, yani borçluya sözleşme yükümlülüklerini yerine getirmesi ve mülkün sahibi olan alacaklıya mülkün devri için sorumluluk yüklemişlerdi. Amerikan iflas hukuku tarihçilerinden birisi, her ne kadar bu hukukun savunucusu ise de, aslında alacaklının mülkiyet haklarını çiğnediğini kabul etmiştir:

Eğer iflas hukuku bireylerin yasal haklarına dayanıyor olsaydı, borçluların yaşadıkları sürece borçlarını ödemesinin bir garantisi olmayacaktı, ya da mevcut durumları aynı biçimde sürecekti. ... Borçlu, iflas şartlarının nedenlerine aykırı olsa bile ihlal edilemeyecek haklara sahiptir. Borçları onun mülkünün bir parçasıdır.14

İflas kanunlarının savunmasında faydacı iktisatçılar şöyle bir cevap verebilirlerdi: Bir kere bu kanunlar kitaplara girmişse, alacaklı artık kendisine neler olabileceğini bilir ve muhtemel aşırı riskleri yüksek bir faiz ile telafi eder; iflas kanunları altında, dolayısıyla belirlenen işleyiş alacaklının mülküne el konulması olarak düşünülemez. Alacaklı süreç içinde kanunun nasıl işlediğini bilmektedir ve sonuçtaki riskin telafisi için daha yüksek bir faiz oranı yükleyecektir. Ancak kanundaki "dolayısıyla" şartı her zaman yürümez. İleriye dönük bilgileri ve ileriye dönük ikazları dikkate almaksızın uygulanan iflas kanunu yine de alacaklının mülkiyet haklarının ihlalidir ve bu yolla mülke el konulmasıdır. Müstakbel mağdurların, kurumlaştırılmış gaspın kendilerine vereceği zararı asgariye indirmek için tedbir alma gücünün olduğu bir piyasada her türlü şart bulunmaktadır. Böylesi dikkate değer tedbirlerin varlığı nedeniyle gasp artık daha fazla ahlaki veya meşru değildir. Dahası, aynı faydacı tez saldırı veya hırsızlık gibi suçlar için de kullanılabilir. Bir şehrin belirli bölgelerinde dükkan sahiplerine karşı suç işlenmesine üzülmek yerine bizler de (faydacı iktisatçıların yaptığı gibi) şu biçimde tartışabiliriz: Her şey bir yana, dükkan sahipleri ileride ne olacağını bilmektedirler. Dükkanı açmadan önce bulundukları yerdeki yüksek suç oranından haberdardırlar ve dolayısıyla sigortalarını ve diğer iş uygulamalarını buna göre düzenleyebilirler. Buna göre artık biz dükkan sahibinin soyulmasının bizi üzmemesi ya da hukuk dışı sayılması gerektiğini söylemeli miyiz?15 Kısaca, suç suçtur, mülkiyete saldırı mülkiyete saldırıdır. Peki, yasalarla ona verilmiş muhtemel suçun etkilerini hafifletmek üzere ileriye dönük tedbirler alan uzak görüşlü mülk sahipleri neden hukuki yoldan mülklerini savunmaktan mahrum bırakılarak cezalandırılmalıdır? Hukuk neden basiretli olma erdemini cezalandırmalıdır? Varsayılan borçluların problemleri başka bir yoldan karşılanabilir: Alacaklı, borçlunun onuruyla ödeme girişimlerini dikkate alarak, kendi rızasıyla borcun bir kısmını ya da tamamını affedebilir. Mülkiyet haklarını savunan liberteryen sistemde, her bir alacaklının sadece kendi alacağını affedebileceğini, sadece kendi mülkiyetindekileri borçluya devredebileceğini vurgulamak önemlidir. Buna göre, alacaklıların çoğunluğunun bir azınlığı isteklerinden vazgeçmeye "zorladığı" bir hukuki durum olamaz. Bir borcun gönüllü affedilmesi borcun ödenmemesi gerçeği halinde ortaya çıkabilir veya orijinal borç sözleşmesiyle birleştirilebilir. Böyle bir durumda A, 1000$ parayı B'ye şu andan itibaren bir yıl içinde 1000$ olarak geri ödenmek üzere ödünç verebilir ve kaçınılmaz iflas şartı kesin olmak kaydıyla A alacağının bir kısmını veya hepsini B'ye bağışlayabilir. Tahminen A olabilecek bu türden riskleri telafi etmek için daha yüksek bir faiz oranı koyacaktır. Buradaki önemli nokta, böyle meşru bağışlama durumlarında borç ödenmesi, gerek orijinal anlaşmada ve gerekse borcun geri ödenmemesinden sonra alacaklının kendisinin gönüllü kabulüne göre yapılır. Gönüllü bağışlama, alacaklının borçluya yaptığı hibenin yasal-felsefi statüsü üzerinde ele alınır. Şurası oldukça tuhaftır; sahiplik unvanı devri teorisyenleri böylesi bir hibeyi, paranın sahiplik unvanının borcu verenden borçluya devrini mükemmel bir meşru ve uygulanabilir anlaşma olarak görürlerken, mevcut hukuk doktrini böyle bir hibe anlaşmasının bağlayıcı bir akit olarak geçerliliğini sorgulamaktadır. Çünkü mevcut teoride bağlayıcı bir sözleşme bir "bedel" karşılığında verilen vaat olmalıdır; bağışlama durumunda ise alacaklı karşılık olarak hiç bir bedel elde etmemelidir. Ancak sahiplik unvanının devri ilkesi hibede hiçbir sorun görmez: ''alacaklının, bir alacağından vazgeçerek yaptığı işlem, sıradan bir devir işlemi ile aynıdır. Her iki durumda da işlem sadece hak sahibinin açıkladığı rızasına dayanır. 16 Diğer bir önemli husus da şudur: Bizim sahiplik unvanı devri modelimizde bir kişi sadece tam mülk sahipliği unvanını değil, bunun yanında bu mülkün bir kısmını da devreder; mülkün geri kalanını ise kendisinde tutar ya da bu kısmı bağış yaptığı veya sattığı kişilere devreder. Buna göre, yukarıda da gördüğümüz gibi kamu hukukundaki telif hakları, yazarın veya yayıncının devredilemez hakları dışındaki tüm mülkiyet haklarını satması olarak görülür. Benzer biçimde geçerli ve uygulattırılabilir bir sözleşme mülkiyet üzerine sınırlamalar koyan sözleşmelerdir, örneğin inşaatçı bu araziye belirli bir yüksekliğin üzerinde ya da farklı bir mimaride ev yapma hakkı dışında evinin ve arazisinin üzerindeki tüm haklarını bir müşteriye satabilir. Tek kayıt, bir mülkün tüm mülkiyet haklarının her zaman bir sahibinin ya da bazı sahiplerinin olması gereğidir. Sınırlı sözleşme durumunda, örneğin, daha yüksek binalar yapma tahsisli hakkını elinde tutan bazı sahipler olmalıdır; eğer bu hak sahibinin kendisi inşaatçı değilse bir başkası bu hakkı eline alabilir veya satın alabilir. Eğer bu tahsisli hak terk edilirse ve mevcut sahiplerden hiçbirisi bu hakkı kullanmazsa, bu durumda evin sahibinin bu hakkı "elinde tuttuğu" düşünülür ve buna dayanarak daha yüksek bina inşa edebilir. Kısaca akitler ve diğer sınırlamalar, bir mülkün yaşamakta olan bütün sahiplerinin arzularını dikkate almadan "mülkiyet hakkıyla beraber" ilelebet süremez. Sözleşmelerdeki kayıt, uygulattırılabilir bir hak olarak gerekliliğini sürdürür. Bu gereklilik altında bir mülk sahibi bu araziyi, gelecekteki hiç bir sahibinin araziyi aile dışındaki birisine satamayacağı kaydıyla (ki tipik bir feodalizmdir) çocuklarına ve torunlarına miras bırakabilir. Fakat bu, yaşayan sahiplerin bu mülkü satamayacağı, geçmişteki ölü eller tarafından yönetildikleri anlamına gelir. Her şey bir yana, herhangi bir mülkün bütün hakları yaşayan ve mevcut kişilerin elinde olmalıdır. Bir arazinin ailenin elinde kalması, gelecek kuşaklar için ahlaki bir gereklilik olarak düşünülebilir, ancak bu asla yasal bir zorunluluk olarak düşünülemez. Mülkiyet hakları yaşayan kişiler tarafından yaşanılabilir ve uyarlanabilir. Bir kişinin, "vaade dayalı beklenti" modelinde teorinin "vaat" kısmına mı yoksa "beklenti" kısmına mı vurgu yapacağına bağlı olarak kendi içinde ciddi çelişkili olan en azından bir durum vardır. İşte "satın almanın kiralamayı sona erdirip erdirmeyeceği" üzerindeki hukuki problem budur. Şimdi, Smith'in bir arazisi olsun ve bu araziyi Jones'a beş yıllığına kiraya vermiş olsun. Bu arada Smith bu araziyi Robinson'a satmış olsun. Bu durumda Robinson kira akdine uymakla yükümlü olacak mıdır, yoksa Jones'u araziden derhal kovacak mıdır? Vaat teorisine göre, araziyi kiraya verme vaadinde bulunan kişi sadece Smith'dir; Robinson böyle bir söz vermemiştir, bu yüzden Robinson kiralama vaadine saygı göstermekle yükümlü değildir. Öte yanda beklenti teorisine göre kira sözleşmesi, Jones'da arazinin beş yıl için kendi kullanımında olacağı beklentisini oluşturmuştur. Buna göre birinci durumda satın alına kiralamayı sona erdirir, fakat beklenti teorisinde bu yapılamaz. Sahiplik devri teorisi ise problemden kaçınır. Bizim modelimizde kiracı olan Jones, kira sözleşmesi süresince mülkün kullanım hakkına sahiptir, yani mülkün beş yıllık kullanımı Jones'a devredilmiştir. Dolayısıyla (tabii ki böyle şartlar altında kiranın sona erdirilmesi kaydı sözleşmeye konulmamışsa) Robinson kirayı sona erdiremez. Bizim sahiplik devri teorimizin, geçerli ve uygulattırılabilir sözleşme olan vaat teorisine karşı hayati öneme haiz imaları vardır. Sahiplik devri teorisinin "toplumsal sözleşme" teorisini her türüyle birlikte devletin temize çıkarılması için en kısa zamanda mahkemenin dışına fırlatıp attığı artık anlaşılmış olmalıdır. Tarihte böyle bir toplumsal sözleşmenin olup olmadığı problemini bir yana; sosyal sözleşme, ki bu gerek Hobbesçi feragat olsun, gerek Lockçu nefis müdafaası hakkından feragat olsun, ya da başka bir feragat olsun, sadece gelecekte yapılacak bir fiilin (gelecekteki bir irade) vaadidir ve hiçbir biçimde devredilebilir mülkiyet sahipliğinden feragat anlamı taşımaz. Şurası kesindir; vaatte bulunan gerçek kişi yalnız başına ele alındığında, geçmişte yapılan hiçbir vaat daha sonraki kuşaklar için bağlayıcı değildir. 17 Yürürlükteki sözleşme hukuku, sahiplik devri ile vaat-beklenti yaklaşımlarının henüz olgunlaşmamış bir karışımıdır; ancak 19. ve 20. Yüzyıl'ın hukuki pozitivizminin ve pragmatizminin etkisiyle beklenti modeli daha baskıncadır. Liberteryen bir tabu haklar ve mülkiyet hakları teorisi, buradan hareketle sözleşme hukukunu uygun bit sahiplik devri teorisi üzerinde yeniden kanunlaştırmalıdır.18 Yazar - Murray N. Rothbard

Çeviren - Recep Tapramaz Bu yazı ''Özgürlüğün Etiği'' adlı kitabın Mülkiyet Hakları Sözleşme Teorisi(Bölüm 14: Sayfa: 137-154) bölümünden alınmıştır.

Kaynak: Bkz. Robert L. Henry, Contracts in the Local Courts of Mediveal England, (Londra: Longmans, Green, 1926),ss. 238-241. Ayrıca bkz. Jenks, History ofthe Doctrine ofConsideration, ss. l l5- l l8; Frederick Pollock, "Contracts", Encyclopdia Britannica, 14. baskı ( 1929) cilt 6, ss. 339-340; Ames, "The History of Assumpsit", ss. 55-57; Ferson, The Rational Basis of Contracts, s. 121 ve özellikle de Evers, "Law of Contracts", ss. 1-2. Diğer kültürlerdeki Işgal-öncesi Ingiltere'dekilere benzeyen borçlanma görüşleri için bkz. Max Gluckman, The Ideas in Barotse ]uisprudence, (New Ha ven, Conı1. : Yale University Press, 196), ss. 1 77, 182-183; John D. Mayne, Treatise on Hindu Law and Usage, 1 1. baskı, editör N. C. Aiyar, (Madras: Higginbochan1s, 1953) ss. 395-447; Daruvala, The Doctrine of Considerations, s. 270 ve E. Allan Farnsworth, "The Past of Promise: An Historical Introduction co Contract'', Columbia Laıv Review 69, 110. 4 (April 1969), s. 587. Immanuel Kant, The Phiwsophy of Law: An F,xposition of The Fundamental Principles of urisprudence as the Science ofRight (Edingburgh: T. and T. Clark, 887), s. 101. 26, N. J. L. 268 (1857); William Anson, Principle ofEnglish Law ofContract, ikinci baskı, ( 1882), s. 13 ve Samuel Williston, "Mutual Assent in the Formation of Cotracts", Selected Readings on the Law ofContacts, (New York: Macmillan, 193 1 ), ss. 1 19-127.


223 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör