Müdahalecilik Tuzağı ve Bundan Kurtulma Yolları

25/06/2021 - Thorsten Polleit

1929'da Ludwig von Mises (1881–1973) öncü bir çalışma yayınladı. Adı: “Müdahaleciliğin Eleştirisi: Günümüzün Ekonomi Politikası ve Ekonomi İdeolojisine Yönelik Soruşturmalar.”


Müdahalecilik ne anlama gelir? Mises şu şekilde tanımlar: “Devletin ve diğer zorunlu toplumsal güçlerin (örneğin sendikalar) müdahalesi sonucu kısıtlanan, düzenlenen ve yönetilen bir özel mülkiyet sistemi. Bu ideale ulaşmaya çalışan ekonomi politikası bizim müdahalecilik dediğimiz şeydir, sistemin kendisi bağlı ekonomidir."


Müdahalecilik ve sosyalizm arasındaki fark nedir? Sosyalizm, üretim araçlarının kamulaştırılması anlamına gelir. Müdahalecilikte ise üretim araçları resmi olarak özel mülkiyete tabidir. Ancak devlet maliklerin malları üzerindeki tasarruf haklarını kısıtlar, onlara malları ile neler yapabileceklerini ve yapamayacaklarını söyler.


Mises, müdahalecilikle kapsamlı bir şekilde ilgilenmiş ve şu sonuca varmıştır: Kişinin müdahalecilik yoluyla ulaşmak istediği hedeflere ya ulaşılamaz ya da ancak istenmeyen ve sorunlu yan etkiler ortaya çıkarak ulaşılabilir.


Ne var ki müdahaleciliğin istenen amacı gerçekleştirememesi veya eşi benzeri görülmemiş sorunlar ortaya çıkarması, ateşli savunucularını müdahaleciliğin imkansızlığı konusunda ikna edememektedir. Aksine, coşkularının güçlendiğini hissetmektedirler: Ulaşmak istedikleri hedeflere ulaşılmadığı veya kısmen ulaşıldığı için müdahalenin yeterince güçlü, akıllıca olmadığını söylemekte, “daha ​​iyi” ve daha kapsamlı önlemler talep etmektedirler.


Mises şöyle diyor: “Onlar (burada müdahalecileri kastediyor), sistemin kötü işlemesini sadece yasaların yeterli olmamasına ve bunların uygulanmasının yolsuzluk tarafından engellenmesine bağlar. Müdahale politikasının başarısızlığı, özel mülkiyetin katı yasalarla kontrol edilmesi gerektiği inancını güçlendirir. Devlet denetimini yürütmekle görevlendirilen organların yolsuzlukları, devletin yanılmazlığına ve kusursuzluğuna olan körü körüne güvenini sarsmaz; sadece girişimcilere ve kapitalistlere karşı ahlaki bir tiksinti oluşturur.”


Müdahalecilik, bir müdahale sarmalını beraberinde getirir. Müdahale müdahaleyi takip eder, işler daha iyiye gitmez, daha da kötüye gider. Alexander Rustow (1885–1963) bu kısır döngüyü etkileyici bir şekilde özetlemiştir:


“Devlet, belli sınırlarda kalma niyetiyle bazı müdahalelerde bulunur. Ancak bu müdahaleler öngörülemeyen sonuçlara yol açmakta ve bu da başlangıçta amaçlanmayan yeni müdahaleleri zorunlu kılmaktadır. Bu, her yeni müdahalede de bu şekildedir. Devlet müdahalesinin sınırı baştan anlaşılır ve makul bir şekilde, en azından prensipte belirlenmemişse, herhangi bir sektörde o zamana kadar serbest olan özel iş insanları, devletin er ya da geç önceden tahmin edilemeyecek şekilde müdahale edeceği olasılığını hesaba katmak zorundaysa, uzun vadeli hesaplamalar ve sağlam işletme yönetimi olasılığı sona erer. Güvenilir bir öngörülebilirlik eksikliği nedeniyle ‘savaş, ticaret ve korsanlığın’ henüz birbirinden ayrılamadığı kapitalizm öncesi çağa doğru bir gerileme olur.”

Dört örnek müdahaleciliğin ne kadar sorunlu olduğunu kısaca gösterecektir.


1. Asgari ücret: Devlet, işçilerin maaş koşullarını iyileştirmek için asgari ücret uygulamaktadır. Asgari ücret, serbest işgücü piyasasında ortaya çıkacak olan arz ve talebin oluşturacağı ücretten yüksekse istenmeyen işsizlik ortaya çıkar. Böyle bir asgari ücret sonucunda emeğe olan talep, devletin asgari ücret uygulamadığı işgücü piyasası durumuna kıyasla, emek arzından daha az olacaktır. Asgari ücret politikası istihdamı artırmaz, aksine azaltır. Özellikle düşük vasıflı işçiler, yani zaten düşük gelire sahip olanlar etkilenir. Asgari ücretin varlığında gelir elde etme imkanı kalmayan ve artık iş bulamayan ilk kişiler onlardır.


2. Kira bedeli sınırlaması: Devlet, yaşam alanını “uygun fiyatlı” hale getirmek için kira fiyatları düşürmek ister. Kira bedelleri açısından maksimum fiyat belirler. Belirlenen maksimum kira bedeli serbest piyasa kira bedelinden düşükse, kiralık daireye olan talep, kiralık daire arzını aşar. Kıt olan kiralık daire arzı bir şekilde tahsis edilmelidir, yani "karneye" bağlanmalıdır. Öngörülebilir sonuçlar “bekleme kuyrukları”, yolsuzluk ve insan kayırmadır. Maksimum kira bedeli de yatırımcıları yeni dairelere yatırım yapmaktan caydıracaktır. Bu hem bakım hem de yenileme yatırımları için geçerlidir. Sonuç, kiracıların yaşam koşullarının kötüleşmesidir. Bu nedenle kira bedeli üst sınırı, yalnızca yaşam alanlarını azaltmakla kalmaz, aynı zamanda kiracıların yaşam kalitesini de düşürür.


3. Devletçi kredi ve para sistemi: Müdahaleciliğin yıkıcı sonuçları başka hiçbir alanda, devlet kontrolündeki kredi ve para sistemindeki kadar açık bir şekilde görülemez. Para üretimindeki devlet tekeli ve banka kredileri yoluyla dolaşıma sokulan kağıt paranın veya "fiat" paranın (itibari para) kullanımı, yalnızca enflasyonu ve buna bağlı olarak gelir ve varlıkların piyasayla uyumsuz bir şekilde (yeniden) dağılımını teşvik etmekle kalmaz. Aynı zamanda kötü yatırımlara, sermaye tüketimine, “ani yükseliş ve düşüş” döngülerine (boom and bust), artan aşırı borçlanmaya ve hepsinden önemlisi, özel sektör aleyhine sürekli genişleyen bir devlet aygıtına yol açar.


Çünkü itibari para yalnızca müdahaleciliğin bir ürünü değildir, aynı zamanda bir büyüme iksiri olarak da hizmet eder. Devlet, daha çok büyümek ve daha çok güçlenmek için itibari paranın neden olduğu krizleri kullanabilir. Sebep: Krizlerin nedeni müdahaleciliğe ve devlete değil, düzenli olarak ve yanlış bir şekilde serbest piyasa sistemine bağlanmaktadır.


Bu yanlış sorun teşhisiyle donanan devlet, krizlere karşı önlem alıyormuş gibi yapar. Düzenler, yasaklar, ama hepsinden önemlisi faiz oranlarını düşürerek, daha fazla kredi ve para vererek ekonomiyi devam ettirir. Ancak bu durum en iyi ihtimalle sorunları örtbas etse de aslında sorunları daha da kötüleştirir. Devletin ekonomiye ve topluma daha güçlü bir şekilde müdahale edebileceği yeni krizlerin tohumları atılır.


4. Avrupa entegrasyonu: Avrupa Birliği muhtemelen batı dünyasındaki en gelişmiş ve en büyük müdahaleci projedir.


19 devletin ulusal para egemenliğini Avrupa Merkez Bankası'na (ECB) -ulus devletlerdeki seçmenler tarafından neredeyse kontrol edilemez olan ulus üstü bir otoriteye- devretmesini uygulamaya geçirdiler.


ECB kurumları Euro bölgesinde merkezi güç haline geldi. Para miktarındaki artış ve faiz oranı konusundaki kararları, tüm ulusların büyümesini veya küçülmesini belirlemektedir.


ECB'nin parasal müdahaleciliğinin yol açtığı devlet borcu ve bankacılık krizi gibi sorunlar, devletin serbest piyasa sisteminden geriye kalanları mahvetmekte olan politikalarını körüklemektedir.

Borçlarla mücadele eden ülkeleri likit tutmak için, bütçe finansmanına ilişkin sözleşmeden doğan yasağı ihlal etmesine rağmen ECB bu ülkelerin tahvillerini satın alır. Ucuz krediye erişim, devletlerin daha da büyümesini sağlar.


Birleşmiş Milletler, Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM) aracılığıyla hayatı onlar için daha da kolaylaştıran uluslar üstü bir borç düzeyi yaratmaktadır.


Ayrıca Avrupa Birliği, mevcut AB hukuku ile uyumlu olmamasına rağmen ulus devletlerdeki borçları üstlenmeye ve vatandaşları sorumlu tutmaya da yetkilidir.


Serbest sermaye piyasasında kimsenin ödünç vermediği bankalar, yeniden finansman fonlarını özel hane halklarının ve şirketlerin ancak hayal edebileceği koşullarda ECB'den almaktadır.


Bir bankacılık birliği de başlatılıyor. Amaç resmi olarak Euro bölgesi bankacılığını daha güvenli hale getirmek, gayri resmi olarak ise Euro bölgesindeki bankacılık rekabetini, piyasa tercihlerini ortadan kaldırmak.


Euro bölgesinde müdahalenin müdahaleyi takip ettiğini, müdahalecilik sarmalının giderek daha hızlı döndüğünü ve her dönüşte onu durma noktasına getirmenin daha da zorlaştığını görebilirsiniz.


Müdahalecilik, kapitalizmin ve sosyalizmin “iyi” ve “arzu edilen” yanlarını kullanıyormuş gibi ve aynı zamanda bu sistemlerin “kötü” ve “istenmeyenlerini” ortadan kaldırıyormuş gibi yapar. Sosyalizm ile kapitalizm arasında "kusursuz" hareket edebilecek bir yolda yürümeyi vaat eder.


Ancak bu, ölümcül bir yanlış yorumlamadır. Müdahalecilik, güdülen amaç için uygun değildir. Sosyal iş birliği açısından kalıcı olarak uygulanabilir bir örgütlenme biçimi değildir. Müdahalecilikle yaşayan bir toplum er ya da geç sosyalist-totaliter bir sistem kuracaktır; müdahalecilikten vazgeçtiği takdirde kapitalizme, yani özel mülkiyete koşulsuz saygı sistemine yönelecektir. Sosyalizm ile kapitalizm arasında orta bir yol yoktur. Ya kapitalizm ya da sosyalizm; bu ikisinin ortası diye bir şey yoktur.


Bu bağlamda “sosyal piyasa ekonomisi” müdahaleciliğin bir tezahüründen başka bir şey değildir. Devletin kendi içinde giderek daha açık bir şekilde genişlemesi, hiçbir şekilde “uğursuz bir tesadüf” değildir.


Giderek yaygınlaşan neo-müdahalecilik sürecinde, tüm batı dünyasında on yıllardır özgürlüğün temel ilkeleri terk edilmiştir.


Neo-müdahalecilik ruhundan ilham alan devlet, işgücü piyasaları, enerji politikası, sağlık hizmetleri, emeklilik planları, kredi ve para sistemleri gibi hayatın ve ekonominin her alanına nüfuz etmeye devam etmektedir. Giderek artan devletçi emir ve yasaklar, vatandaşların ve girişimcilerin hareket özgürlüğünü regüle etmekte ve kısıtlamaktadır.


Bu yol daha da ileri götürülürse, sosyalist totaliter bir topluluğun kurulmasına yol açacaktır. Toplumun planlı bir ekonomi inşasına doğru kademeli deformasyonuna, yani ulusal ve uluslararası düzeyde özgürlüğü, dolayısıyla refahı ve barışçıl iş birliğini yok eden bir yapıya dönüşecektir.


Birçoğu için bu uğursuz yol muhtemelen o kadar kolay fark edilememektedir. Ancak Friedrich August von Hayek (1899–1992) bunu fark etmişti. 1960’ta şöyle yazdı:


“…Sosyalizm, bilinçli şekilde çalışılacak bir amaç olma yönünden genel olarak vazgeçilmiş olmakla beraber, bu, istemeyerek de olsa sosyalizmi tesis etmeyeceğimiz anlamına gelmez. Kendilerini, belirli amaçlar için geçerli olduğunu düşündükleri yöntemlerle sınırlayan ve etkin bir piyasa mekanizmasını sürdürmek için zaruri olan şeyler üzerinde hiç durmayan reformcular, ekonomik kararlar üzerine (özel mülkiyet belki ismen muhafaza edilse de) şimdi gerçekleşmesini pek az kimsenin bilinçli olarak arzu ettiği asıl merkezi sisteme kavuşuncaya kadar, giderek daha da fazla merkezi kontrol getirmekten yanadırlar. Buna ek olarak, eski sosyalistlerin birçoğu, bu yönde ilerlemenin sonucunda itibardan düşmüş olan üretim araçlarının kamulaştırılmasını talep etmekten çok daha kolay görünen dağıtımcı devlet istikametine doğru -halihazırda- sürüklendiğimizi keşfetmiş bulunmaktadır. Bu eski sosyalistler görünüş itibariyle özel sektör vasfında kalan şeyler üzerinde giderek artan devlet kontrolü yoluyla, daha muazzam bir kamulaştırma politikasının gerçek amacı olan gelirin yeniden dağıtımına daha kolay ulaşabileceklerini anlamış görünmektedir…”

Hayek'in sözleri, müdahaleciliğin klasik eleştirmenlerinin kolaylıkla gözden kaçırdığı bir yönü aydınlatmaktadır: Müdahalecilik yanlıları hiçbir şekilde ekonomi yönünden cahil değildir. Aralarında sosyalizmi gizlice, adım adım, kademe kademe uygulatmak için müdahaleciliği kasten kullananlar da bulunmaktadır.


Bu, örneğin şu anda batı dünyasının ekonomiyi “büyük bir dönüşüme”, “büyük bir yeni başlangıca” tabi tutmak isteyen taraftarları için de geçerlidir. Bu planın arkasında müdahalecilik-sosyalizm fikrinin içine gizlenmiş başka fikirler vardır: İnsanların serbest bir piyasa sisteminde kendi hayatlarını bağımsız olarak şekillendirmemesi; bunun yerine insanların merkezi bir noktadan kontrol edilmesi, yönlendirilmesi ve insanlara hükmedilmesi.


Bu, özellikle müdahaleciliğin sonuçlarını kısa bir şekilde sunan veya sonuçlarını yanlış değerlendiren (temsilcileri cahil oldukları için) veya buna kasıtlı olarak sessiz kalan (temsilcileri özellikle güç ve hakimiyet için çabalayan grupları memnun etmek istedikleri için) ekonomik doktrinler tarafından mümkün kılınmıştır.


Müdahaleciliğin meşruiyetiyle ilgili bilgi sahibi olunduğu takdirde, batı dünyasının son birkaç on yılda müdahalecilik tuzağında gitgide daha derine düştüğü, bunun bariz bir gerçek olduğu ve bir tesadüf olmadığı fark edilecektir.


Bireyin özgürlüğü ve toplumun refahı için çabalayan herkes için acil olan soru şudur: Birey, 0mdahalecilik tuzağından nasıl kurtulabilir?


Cevap açık ve basittir: Devleti (bugün bildiğimiz şekliyle) mümkün olduğu kadar kısıtlamaya çalışmak gerekir.


Bunu başarmanın bir yolu, devletin büyük siyasi birimlerini küçük siyasi birimlere ayırmak ve arzu ettikleri takdirde farklı bölgelerdeki insanları kendi kaderlerini tayin etme konusunda serbest bırakmaktır.


Küçük siyasi birimlerde devlet (bugün bildiğimiz şekliyle) dost canlısı ve barışçıl olmalıdır, vatandaşlardan ve girişimcilerden çok yüksek vergi almamalıdır. Çünkü aksi takdirde insanlar ve sermaye göç eder, çünkü aksi takdirde dışarıdan hiçbir sermaye ve insan gelmez.


Küçük siyasi birimlerde vatandaşlar devleti daha iyi kontrol edebilir ve devletin yanlışlarını yaptırıma tabi tutabilir. Sınırı olmayan müdahaleciliğe, müdahalecilik tuzağına sınırlar çizebilir; çünkü bunlar büyük devlet yapılarının özellikleridir.


Küçük siyasi birimler aynı zamanda bir insanlık idealini gerçekleştirme şansı da sunar: Eşit hakların herkes için geçerli olması, bir insanın diğerinin üzerine çıkamaması, özel hukukun üstünde veya yanında kamu hukukunun olmaması, herkesin aynı hukuka tabi olması.


Sonuç, öncelikle Murray N. Rothbard ve Hans-Hermann Hoppe tarafından kavramsallaştırılan şekliyle “özel hukuk toplumu” olacaktır. Devlet (bugün bildiğimiz şekliyle) geçmişte kalacak, herkesin sahip olduğu kendi kaderini tayin hakkı gerçekleşmiş olacaktır.


Dolayısıyla, Königsbergli aydınlanma filozofu Immanuel Kant'ın belirttiği gibi, “her bireyin seçme özgürlüğü, ancak genel bir yasa altında herkesin özgürlüğüyle birlikte var olabilir” ise, o zaman müdahalecilik tuzağından kaçmak sadece ekonomik olarak değil, aynı zamanda ahlaki bir zorunluluktur.



Yazar: Thorsten Polleit

Dr. Thorsten Polleit, Nisan 2012'den bu yana Avrupa'nın en büyük değerli metal ticaret şirketi olan Degussa'da baş ekonomist olarak görev yapmaktadır. Bundan önce, 15 yıl uluslararası yatırım bankacılığında ekonomist olarak çalışmıştır. Thorsten Polleit ayrıca Bayreuth Üniversitesi'nde Onursal Ekonomi Profesörü, Auburn/Alabama'daki Ludwig von Mises Enstitüsü'nde Yardımcı Akademisyen, "ROME" araştırma ağının üyesi ve Almanya Ludwig von Mises Enstitüsü'nün Başkanıdır. 2012 yılında Politik Ekonomide O.P. Alford III Ödülü'nü aldı. Thorsten Polleit az sonra sıralayacağımız çok sayıda kitabın da yazarıdır: Ludwig von Mises – der kompromisslose Liberale (2018), Vom Intelligenten Investieren (2018), Mit Geld zur Weltherrschaft (2020) ve Der Antikapitalist (2020). Thorsten Polleit'a şahsi web sitesi ve Twitter'ı üzerinden ulaşabilirsiniz.


Çevirmen: Erdi Serdar


Bu makale misesde.org sitesinin "DIE INTERVENTIONISMUS-FALLE. UND WIE WIR IHR ENTKOMMEN KÖNNEN" adlı yazının çevirisidir.

131 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör