Kapitalizmin Etik Olarak Haklı Çıkarılması ve Sosyalizmin Ahlaki Olarak Savunulamamasının Nedeni

Hans-Hermann Hoppe ”A Theory of Socialism and Capitalism”


Son dört bölüm, kapitalizmi karakterize eden “doğal mülkiyet teorisine” (ilk kullanan ilk maliktir kuralı) tümüyle dayanmayan bir sosyal sistem olan sosyalizmin, servet üretimi ve ortalama yaşam standardı bakımından mecburen daha düşük mevkili bir sistem olması zorunluluğu ve bunun hakikatte de doğru olduğu tezine dair ampirik deliller ve sistematik sebepler sunmuştur. Bu, ekonomik servet ve yaşam standartlarının, bir toplumu yargılamadaki en önemli kriter olduğuna inanan bir kişiyi tatmin edebilir – ve hiç şüphe yoktur ki pek çokları için, kişinin hayat standardı azami öneme sahip bir meseledir – ve bütün bunlardan dolayı yukarda belirtilen ekonomik sebeplerin hepsinin kesinlikle akılda tutulması gereklidir. Oysa ekonomik servete fazla önem vermeyen ve başka değerleri daha da yüksekte mertebelendiren insanlar da vardır – bunun sosyalizm açısından bir şans olduğu söylenebilir, çünkü bu sayede insanlığa daha çok refah getirmeye muktedir olma asli iddiasını sessizce unutabilir ve bunun yerine tamamen farklı fakat daha da ilham verici olan, sosyalizm her ne kadar refaha götüren anahtar olmasa da, adalet, hakkaniyet ve ahlak (tüm terimler burada eşanlamlı olarak kullanılmıştır) anlamına gelir, iddiasına başvurabilir. Adalet elde etmek için verimlilikten vazgeçilmesi, “daha fazla adalet” için “daha az servetin” takas edilmesinin haklı çıkarılabildiğini iddia edebilir , zira adalet ve hakkaniyet, ekonomik servetten, esas olarak çok daha değerlidir.


Bu iddia ayrıntılı bir şekilde bu bölümde incelenecektir. Bunu yaparken, iki adet farklı fakat birbiriyle alakalı iki iddia analiz edilecektir: (1) Özellikle sosyalistlerin Marksist ve sosyal demokrat kampından, daha düşük derecede ise muhafazakarlar tarafından öne sürülen, prensiplerinde barındırdığı ahlaki değerden ötürü sosyalizm lehinde prensipli bir kanıt oluşturulabilir ve benzer bir şekilde, kapitalizmin ahlaki olarak savunulamayacağı iddia edilebilir; ve (2) ampirist sosyalizmin iddiası olan, normatif ifadeler (“olmalı” veya “olsa iyi olur” ifadeleri) – bunlar, ne salt gerçekle alakalı, ne de tam olarak sözlü bir tanım ifade etmedikleri ve dolayısıyla ne ampirik ne de analitik ifadeler olmadıkları için – gerçek anlamıyla hiçbir şekilde bir ifade değildirler, ya da en azından birinin en geniş manada “idraki” olarak adlandırabileceği bir ifade değil, daha ziyade, duyguları anlatan veya uyandıran önemsiz “sözel anlatımlardır” (“wow” veya “grrrrr” gibi).1

İkinci sıradaki, ampirist, veya bu fikrin ahlak alanına uygulanışına verilen isimle, “emotivist” iddia, bir şekilde daha yaygın olduğundan, öncelikli olarak ele alınacaktır.2 Emotivist duruş, ampirik ve analitik ifadeler arasındaki iki dala ayrılmış olan fark her şeyi içeren bir doğadadır şeklindeki ampirist-pozitivizmin ana iddiasının benimsenmesinden türetilmiştir; yani ne şekilde olursa olsun, herhangi bir ifade ya ampirik ya da analitik olmak zorundadır, hiçbir zaman her ikisi birden olamaz,. Görülecektir ki, bu, daha yakından tetkik edildiğinde, aynen ampirsizde genel olarak görüldüğü gibi, kendi kendini baltalayan bir fikir olarak ortaya çıkacaktır.3 Eğer emotivizm geçerli bir fikirse, o zaman normatif ifadelerle alakalı temel önermesinin kendisi de ya ampirik ya da analitik olmak zorundadır, aksi takdirde mutlaka duyguların bir anlatımıdır. Eğer analitik olarak kabul edilirse, o zaman, herhangi bir gerçek hakkında hiçbir şey söylemeyip, daha ziyade bir sesi ancak başka bir sesle tanımlayan, önemsiz bir kelime oyunundan ibarettir, ve dolayısıyla emotivizm boş bir doktrindir. Yok eğer ampirik ise, o zaman bu doktrin herhangi bir değer taşımaz, zira ana önermesi pekala yanlış da olabilir. Doğru veya yanlış her iki durumda da, bu sadece tarihsel bir gerçeği ifade eden bir önermedir, yani, bu durumun neden gelecekte de aynı şekilde meydana geleceğini ve dolayısıyla birinin neden haklı çıkarılabilecek olma ihtimalinden dolayı duygusal anlatımlardan daha fazlası olabilecek, normatif ifadeler bulmaya çalışacağı veya daha ziyade çalışmaması gerektiği ile ilgili kendi içerisinde hiçbir sebep sunamayan, belirli anlatımların geçmişte nasıl kullanıldığıdır. Ve emotivist doktrin, üçüncü alternatifi benimsemesi ve ana ilkesinin bir “wow” ifadesi olduğunu açıklaması durumunda da tüm itibarını kaybeder. Çünkü durum gerçekten de böyle olsaydı, o zaman birinin belli ifadeleri neden belirli bir şekilde yorumlaması veya ilişkilendirmesi gerektiği ile ilgili herhangi bir sebep içermezdi, ve böylelikle birinin içgüdüleri veya duyguları başka birinin “wowlaması” ile örtüşmezse, ortada kişiyi başkasınınki yerine, kendi duygularını takip etmesinden alıkoyacak hiçbir şey olmazdı. Tıpkı, normatif bir ifadenin en fazla bir köpek havlaması olması gibi, emotivist duruş de havlama hakkında havlayarak yapılan bir yorumdan başka bir şey değildir.

Öte yandan, eğer ampirist-emotivizm temel ifadesi, yani normatif ifadelerin idraki bir anlamı olmayıp, yalnızca duygusal anlatımlar olması, kendi başına, analitik veya ampirik olmayan her türlü ifadeyi, önemsiz anlatımsal semboller olarak idrak edilmesi gerektiğini belirten, anlamlı bir ifade olarak addediliyorsa, o zaman emotivist duruş, tamamen çelişkili bir hal alır. O zaman bu fikir, en azından üstü kapalı bir şekilde, normatif ifadelerle alakalı belli kavrayışların, sadece anlamlı ve anlaşılabilir olmadığını, aynı zamanda belirli anlamlara sahip ifadeler olarak gerekçelendirilebileceğini farz etmek zorundadır. Dolayısıyla, emotivizmin bocaladığı sonucuna varılmak zorundadır, çünkü doğru olsaydı, o zaman bir şey söyleyip, söylediğini kast edemezdi bile – geçerliliği husunda tartışılıp değerlendirilebilinen bir fikir olarak, tek kelimeyle, mevcut bile olamazdı. Yok eğer bu, tartışılabilinen, anlamlı bir fikir ise, o zaman bu gerçek kendi temel önermesini yalanlamış olur. Kaldı ki, bunun gerçekten de böyle anlamlı bir fikir olması gerçeğine, itiraz dahi edilemeyeceğine, dikkat çekmek gerekir, zira hiç kimse, iletişim kurarak bir şeyleri ileri süremediğini, iletişim kurmak suretiyle ileri süremez. Bilakis bu, her entelektüel duruş için, kendisinin anlamlı olduğu ve sırf bir lisan dahilinde sunularak iletişim kurulduğu için, idraki değeri açısından münakaşa edilebileceği önden varsayılmak zorundadır. Bunun aksini iddia etmek, üstü kapalı bir şekilde, durumun geçerliliğini halihazırda kabul eder. O zaman kişi, ampirist yerine rasyonalist epistemolojiyi benimsemeye zorlanmasındaki nedenlerin aynısıyla, etik konusunda da rasyonalist yaklaşımı kabul etmek zorundadır.4 Emotivizm bu şekilde püskürtülmüş olsa da, Marksist ve muhafazakar sosyalistlerle de paylaştığım, sosyalizmin veya kapitalizmin lehinde ya da aleyhinde prensipli bir delil oluşturulabilir olarak koyduğum hedefimden halen çok uzak kalmış gibi görünmekteyim. Şu ana kadar ulaştığım sonuç, normatif ifadelerin idraki olup olmadığı probleminin kendisinin de bir idraki problem olduğudur. Ancak, bununla, gerçek norm önermelerinin geçerli veya geçersiz olduğunun sahiden de gösterilebileceğini ispat etmek arasında hiçbir alaka yokmuş gibi görünmektedir.

Neyse ki, bu intiba yanlıştır ve bu çıkarımda tahmin edilenden çok daha fazla şey kazanılmıştır. Yukardaki argüman bize herhangi bir doğruluk iddiasının – herhangi bir önermeye bağlı olarak bunun doğru, objektif veya geçerli (tüm terimler burada eşanlamlı olarak kullanılmıştır) olduğu iddiası – ortaya atılması ve hakkında karar verilmesinin bir münakaşa esnasında gerçekleştiğini ve gerçekleşmek zorunda olduğunu gösterir. Ve bunun böyle olduğuna itiraz edilemeyeceği (hiç kimse iletişim kurarak bir şeyleri ileri süremediğini, iletişim kurmak suretiyle ileri süremez), ve herkesin, bir şeyin doğru olduğunu iddia etmenin ne olduğunu bildiği kabul edilmek zorunda olduğu için (hiç kimse, bir şeyin tersinin doğru olduğunu iddia etmeden, bu ifadeyi reddedemez), bu, yerinde bir ifadeyle, “iletişim ve münakaşanın a priorisi” olarak adlandırılır.5

Şimdi, münakaşa hiçbir zaman, doğru olduğunu iddia eden ve boşta salınan önermelerden oluşmaz. Bilakis, münakaşa aynı zamanda bir aktivitedir de. Fakat, doğruluk iddialarının ortaya atılıp, hakkında karar verilmesi bir münakaşa dahilinde yapıldığı, ve o esnada söylenenler bir yana, münakaşanın kendisi pratik bir mesele olduğundan, buradan, objektiflik ve doğruluğun pratik ön şartı olmasından dolayı özel bir idraki statüye sahip, kişilerarası anlamlı normların – özellikle de belli faaliyetleri münakaşa haline getirenleri – var olmak zorunda olduğu sonucuna varılır.

Dolayısıyla, normların sahiden de geçerli bir şekilde haklı çıkarılabilir olduğunun mecburen kabul edilmesi gerektiği sonucuna varılır. Aksini iddia etmek, tek kelimeyle, imkansızdır, çünkü bunu iddia edebilme yeteneği, gerçekte, münakaşanın temelinde yatan normlar her neyse, hepsinin geçerliliğini önden varsayar.6 O zaman, hangi amaçlar haklı çıkarılabilir ya da çıkarılamaz sorusunun cevabını münakaşa mefhumundan türetmek gerekir. Ve bununla birlikte, etiğin içeriğinin belirlenmesindeki aklın hususi rolüne hassas bir tanım da yapılmış olur. Doğanın ampirik kanunlarının oluşturulmasındaki rolünün aksine, aklın, apriori olarak doğru olduğu gösterilebilecek ahlaki kanunların belirlenmesinde sonuç verdiği iddia edilebilir. Bu sadece, münakaşa mefhumu içerisinde zaten ima edilmiş olanı aleni hale getirir; ve gerçek bir norm önerisini analiz ederken, bunun vazifesi yalnızca, önerenlerinin, bir öneri yapmaya muktedir oldukları sürece , geçerli olarak önden varsaymak zorunda oldukları etik ile mantıksal olarak tutarlı olup olmadığının analizi ile sınırlıdır.7

Peki, münakaşada ima edilen ve geçerliliği reddedilemeyip, itiraz edildiği anda kendisini, üstü kapalı olarak, önden varsaymak zorunda olduğumuz bu etik nedir? Münakaşanın, bir önermenin evrensel kabul edilebilirlik iddiasında bulunduğunu veya bu bir norm önerisi ise “evrenselleştirilebilir” olduğunu ima etmesi, oldukça yaygın bir şekilde gözlemlenir. Bu, norm önerilerine uygulandığında, etiğin Altın Kural’ında veya Kant’ın Kategorik Zaruret’inde formulize edildiği gibi, sadece ve sadece, istisnasız herkes için geçerli olan genel prensipler olarak formülleştirilebilen normların haklı çıkarılabileceği fikridir.8 Gerçekten de, münakaşa, bir argümanı anlayabilecek herkesin, prensipte, sırf münakaşacı gücünden dolayı, ikna edilebilir olma zorunluluğunu ima ettiğinden, etiğin evrenselleştirme prensibi, artık, “iletişim ve münakaşanın a priorisi” geniş temeline dayanmış olarak anlaşılıp açıklanabilir. Evrenselleştirme prensibi, yine de, ahlak açısından, sadece, tamamen şekli bir kriter sağlar. Şurası kesindir ki, bu kriter karşısında kontrol edildiğinde, farklı insan sınıflarına farklı kurallar belirleyen tüm geçerli norm önerilerinin, evrensel olarak kabul edilebilir meşru bir iddiada bulunamayacağı gösterilebilir, yeter ki farklı insan sınıfları arasındaki bu fark, bir ayrımcılık ima etmeyip, bunun yerine, eşyanın doğasından kaynaklandığı yine herkes tarafından kabul edilebilecek olsun. Ancak, her ne kadar bazı normlar evrenselleştirme testine takılsalar da, bunların formülizasyonuna yeterince dikkat gösterilirse, en saçma normlarla tabi ki konumuzla daha alakalı olarak, açıkça tutarsız normlar bile kolaylıkla pekala bu testi geçebilir. Örneğin, “Pazar günleri sarhoş olmayan herkes cezaya çarptırılacaktır” veya “alkol içen herkes cezalandırılacaktır” kurallarının her ikisi de insan grupları arasında bir ayrımcılık yapmamış olur ve böylelikle her ikisi de evrenselleştirme şartını yerine getirdiğini iddia edebilir.

Şüphesiz ki, bu durumda, evrenselleştirme prensibi tek başına bize, haklı çıkarılmış olarak gösterilebilecek pozitif normlar sunamaz. Ne var ki, evrenselleştirme prensibinin yanında, münakaşada ima edilen başka pozitif normlar da vardır. Bunların farkına varmak için, birbiriyle alakalı üç gerçeğe dikkat çekmek gereklidir. Bunlardan ilki, münakaşanın sadece idrakil değil, aynı zamanda pratik bir mesele olduğudur. İkincisi, münakaşanın, bir faaliyet şekli olarak, kişinin kıt bir kaynak olan vücudunu kullandığını ima etmesidir. Ve üçüncüsü de, münakaşa çatışmasız bir etkileşim şeklidir. Bu, söylenen şeyler üzerinde her zaman mutabık kalınır anlamında değil, münakaşa devam ettiği sürece, en azından, söylenmiş olanların geçerliliği konusunda fikir ayrılığı olduğu gerçeği üzerinde anlaşmanın mümkün olması açısından ifade edilmiştir. Ve bu da, ortada bir münakaşa olduğu sürece, her şahsın kendi vücudu üzerindeki münhasır kontrolünün önden varsayılmak zorunda olmasının karşılıklı olarak tanındığını söylemekten başka bir şey değildir (yine dikkat edilmelidir ki, bu ifadenin reddedilmesi ve bu reddin doğru olduğunun iddia edilmesi, ifadenin kendi doğruluğunu, üstü kapalı bir şekilde itiraf etmeksizin, imkansızdır).

Dolayısıyla, münakaşada ima edilen normun, herkesin, faaliyet ve idrak cihazı olarak kendi vücudu üzerinde münhasır kontrol hakkı olduğu sonucuna varılmak zorundadır. Ancak, her bireyin vücudu üzerindeki mülkiyet hakkı, en azından üstü kapalı olarak, tanınması halinde, münakaşa vuku bulabilir.9 Ancak, bu hak tanındığı sürece, birinin, bir münakaşada söylenen şeylere katılması ve dolayısıyla söylenenlerin geçerliliğinin kabul edilebilmesi mümkün olabilir veya “hayır” diyerek, yalnızca ortada bir ihtilaf olduğu gerçeği üzerinde anlaşma imkanı olabilir. Gerçekten de herhangi bir normu haklı çıkarmaya çalışan herkes, kendi vücudu üzerindeki mülkiyet hakkını, sırf “Benim doğru ve objektif olduğunu iddia ettiğim şey budur” diyebilmek için, geçerli bir norm olarak önden varsaymak zorundadır. Kendi vücudu üzerindeki mülkiyet hakkına itiraz etmeye çalışan herkes, çelişkiye düşmüş olur, zira bu şekilde bir fikir öne sürmek ve bu argümanın doğru olduğunu iddia etmek, tam da bu normu, üstü kapalı şekilde, zaten geçerli olarak kabul eder.

Dolayısıyla, bir kişi belli bir ifadenin haklı çıkarılabilir olduğunu iddia ettiği zaman, şu normu en azından üstü kapalı şekilde, haklı çıkarılmış olarak farz ettiği söylenebilir: “Hiç kimsenin, başka bir insanın vücuduna, davetsiz bir şekilde, saldırmaya ve bu suretle o kişinin kendi vücudu üzerindeki kontrolünü kısıtlayıp sınırlamaya hakkı yoktur”. Bu kural haklı çıkarma mefhumu içerisinde, münakaşa yoluyla haklı çıkarma olarak ima edilmiştir. Haklı çıkarma, şiddete başvurmadan haklı çıkarma demektir. Aslında, bu kuralın tam tersi, yani, “herkesin davetsiz bir şekilde başka insanlara saldırma hakkı vardır” (bu arada, bu kural, şekli evrenselleştirme prensibi testinden geçerdi) şeklinde formülize edilse, o zaman bu kuralın hiçbir zaman münakaşa dahilinde savunulmaz, hatta savunulamaz olduğunu görmek çok kolay olur. Bunu savunmak ise, aslında, tam tersinin geçerliliğini, yani, az önce bahsedilen saldırmazlık prensibini, önden varsaymak zorundadır.

İnsanların vücutlarıyla alakalı bu mülkiyet normunun haklı çıkarılmasıyla beraber çok da fazla bir şey kazanılmamış gibi görünmektedir, zira, vücutlar üzerindeki olası ihtilaflardan kaçınmak için evrensel olarak haklı çıkarılabilecek bir çözüm formülize eden saldırmazlık prensibi, muhtemel ihtilafların sadece küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Ancak bu izlenim doğru değildir. Şurası kesindir ki, insanlar sadece aşk ve hava ile yaşamazlar. Rahat bir yaşam sürmek şöyle dursun, sırf hayatta kalabilmek için bile insanlar – ve tabi ki, sadece hayatta kalabilenler münakaşayı sürdürebilirler, az yada çok sayıda başka şeylere de ihtiyaç duyarlar. Tüm bu başka şeylerle ilgili olarak da normlara ihtiyaç vardır, çünkü bunların kullanımlarıyla alakalı aykırı değerlendirmeler ortaya çıkabilir. Fakat aslında, herhangi başka bir norm da, kendini haklı çıkarabilmek için, saldırmazlık prensibi ile mantıksal olarak uyumlu olmak zorundadır, ve benzer bir şekilde, bu prensiple uyumsuz olduğu gösterilebilen her normun geçersiz olduğunu düşünmek gerekir. Buna ek olarak, haklarında normlar formülize edilecek olan bu eşyalar, kıt mallar olduğundan – aynen insan vücudunun kıt bir mal olduğu gibi – ve bunlar belli türdeki kıt mallar oldukları için değil de, nihayetinde sadece malların kıt olduğu durumlarda haklarında herhangi bir norm formülize etmek gerektiğinden, belli bir türdeki mal ile ilişkilendirilen özel bir mülkiyet normu olarak idrak edilen saldırmazlık prensibinin teferruatları, aslında genel mülkiyet teorisi içerisindekileri de zaten içermek zorundadır.

İlk olarak genel mülkiyet teorisini, tek tip prensipler vasıtasıyla olası tüm ihtilaflardan kaçınmaya yardımcı olmak amacıyla tüm mallara uygulanabilen bir kurallar kümesi olarak ifade edecek ve daha sonrada bu genel teorinin saldırmazlık prensibi içerisinde nasıl ima edildiğini göstereceğim. Saldırmazlık prensibine göre, bir insan, başka birinin vücuduna saldırmadığı sürece, kendi vücuduyla istediğini yapabileceği için, bu kişi aynı zamanda, aynen kendi vücudunu kullandığı gibi, başka kıt araçları kullanabilir, yeter ki bu şeyler başka biri tarafından halihazırda tahsis edilmiş olmayıp, halen doğal ve sahipsiz bir durumda bulunsun. Kıt kaynaklar görünür bir şekilde tahsis edildikleri anda – John Locke’nin deyimiyle birisi bunlara “emeğini kattığı” ve bununla ilgili objektif izler bıraktığı andan itibaren – mülkiyet, yani, münhasır kontrol etme hakkı, sadece mülkiyet ünvanlarının önceki sahibinden sonraki sahibine akdi devir ile edinilebilir, ve önceki sahiplerin bu münhasır kontrolünü tek taraflı sınırlayacak her türlü teşebbüs veya söz konusu kıt araçların fiziksel özelliklerinin istenmeden değiştirilmesi, başka insanların vücutlarına saldırı hususuyla harfi harfine benzeşecek şekilde, haklı çıkarılamayacak bir faaliyettir.11

Bu prensibin saldırmazlık prensibi ile olan uyumluluğu aksi ile kanıt yöntemiyle gösterilebilir. Öncelikle, dikkat edilmesi gerekir ki, bir şahsın kendi vücudu dışında hiçbir şeyi edinme ve kontrol etme hakkı olmasaydı (şekli evrenselleştirme testinden geçebilecek bir kural), hiçbirimiz var olmaya devam edemezdik, ve normatif ifadelerin haklı çıkarılması problemi (ve hatta, bu incelemede ilgilenilen her türlü problem) de tamamen ortadan kalkardı. Bu problemin mevcudiyeti ancak biz yaşadığımız için mümkündür, ve bizim varlığımız da, kişinin fiziksel vücuduna ek olarak ve onun hemen yanındaki diğer kıt mallar üzerindeki mülkiyeti yasaklayan bir normu kabul etmediğimiz, daha doğrusu, kabul edemeyeceğimiz gerçeğine dayanır. Dolayısıyla, bu tür malları edinme hakkının varlığı kabul edilmek zorundadır. Şimdi, eğer durum böyleyse, ve kişinin kendi emeği vasıtasıyla kullanılmamış, doğal haldeki eşyalar üzerindeki bu münhasır kontrol hakkını edinme hakkı yoksa , yani, daha önce hiç kimsenin hiçbir şey yapmadığı eşyalara bir şey yaparak, ve başka insanların, üzerinde çalışmadıkları veya belli bir kullanıma almadıkları bu eşyalarla alakalı olarak birinin mülkiyet iddialarını dikkate almama hakları varsa, o zaman bu, ancak birinin mülkiyet ünvanlarını, emek harcayarak, yani, belirli bir kıt kaynak ile belirli bir şahıs arasında objektif, şahıslar arası kontrol edilebilir bir bağlantı kurarak, değil, sırf sözel beyan yoluyla edinebileceği durumlarda mümkün olabilir; yani fermanla.12 Ancak, mülkiyet ünvanlarının beyan yoluyla edinilmesi, yukarda haklı çıkarılan vücutlarla alakalı saldırmazlık prensibi ile uyumsuzdur. Bir kere, birisi eğer gerçekten de mülkiyeti beyan yoluyla kendine mal edebiliyorsa, o zaman bu, birilerinin kolaylıkla başkalarının vücudunun da kendi vücudu olduğunu beyan edebileceğini ima eder. Lakin bu, çok açık bir şekilde, birinin kendi vücudu ile başka insanların vücutları arasında keskin bir ayrım yapan, saldırmazlık prensibinin kuralları ile ters düşmektedir. Ve bu ayrım, gerek vücutlar gerekse herhangi başka bir şey için, “benim” ve “senin” arasındaki fark sözel beyana değil faaliyete dayandığından, bu kadar kesin ve açık bir şekilde yapılabilmektedir. (Yeri gelmişken, ortada beyan haricinde bazı objektif kriterler olmadığı sürece, sırf beyana dayalı iki muhalif iddia arasında bir karara varılamaz.) Bu ayrım, belli kıt kaynakların gerçekte – bunlar için herkesin görüp onaylayabileceği objektif belirteçlerin mevcut olacağı – birinin kendi iradesini, veya duruma göre başkasının iradesini, dışa vurma ya da maddileştirmesi gözlemine dayanmaktadır. Üstelik ve daha da önemlisi, mülkiyetin faaliyet yoluyla değil, beyanat yoluyla elde edildiğini söylemek, açık bir uygulamalı çelişki içerir, çünkü hiç kimse, gerçekte söylenenin aksine, herhangi bir şey söyleme aleti olan kendinin vücudu üzerindeki münhasır kontrol hakkını aslında halihazırda önden varsaymadığı sürece, böyle bir şeyi söyleyip beyan edemez.

Artık, faaliyet yoluyla yapılan ilk tahsisat hakkının, münakaşanın mantıksal gerekli ön şartı olarak, saldırmazlık prensibi içerisinde ima edildiği ve onunla uyumlu olduğu gösterilmiş durumdadır. Ve, tabi ki, dolaylı olarak, sosyalist mülkiyet teorisi gibi, farklı haklar tanımlayan kuralların haklı çıkarılamayacağı da gösterilmiştir. Ancak, herhangi bir sosyalist etiğin neden savunulamaz olduğu hususunda daha detaylı bir analize girmeden önce –“doğal”, kapitalist mülkiyet teorisinin bazı şartlarının önemine biraz daha ışık tutacak bir tartışma – bu son normların haklı çıkarılmış olarak sınıflandırılması ile, neyin ima edilip neyin ima edilmediğiyle ilgili birkaç açıklama yapmak yerinde olacak gibi görünmektedir.

Bu müdaafayı yaparken, bir “olmalı” ifadesinden bir “olur” ifadesi türetildiği iddia edilemez. Aslında, kişi, neredeyse herkesin kabul ettiği, “olmalı” ile “olur” arasındaki uçurum mantıksal olarak birbirine bağlanamaz görüşüne canı gönülden katılabilir.13 Bilakis, mülkiyetin doğal teorisini bu şekilde sınıflandırmak safi idraki bir meseledir. Geçerlilik veya doğruluk mefhumundan, kişinin her zaman bunların peşinden koşması gerektiği çıkarılamayacağı gibi, kapitalizmin altında yatan prensibin “hakkaniyetli” ya da “ adil” olarak sınıflandırılmasından, kişinin buna uygun davranması gerektiği anlamı çıkarılamaz. Bir prensibin adil olduğunu söylemek de, insanların bununla uyumlu olmayan kuralları önermesi ve hatta yürürlüğe koyması ihtimalini engellemez. Aslına bakılırsa, normlarla alakalı durum, bilimsel sorgulamanın diğer disiplinleri ile çok benzemektedir. Örneğin, belli ampirik ifadeler haklı çıkarılmış ya da çıkarılabilecek durumdayken diğerlerinin haklı çıkarılamaması gerçeği, herkesin sadece objektif ve geçerli ifadeleri savunduğunu ima etmez. Bilakis, insanlar, hatta bazen kasti olarak, yanılabilirler. Fakat, objektif ile subjektif arasındaki ayrımla, doğru ile yanlış arasındaki ayrım, bunlardan dolayı önemini hiçbir şekilde kaybetmez. Bilakis, hatalı olan insanların, ya kasti olarak yalan söyleyen ya da cahil olarak sınıflandırılması gerekir. Normlarla alakalı olarak da durum benzerdir. Tabi ki, yukarda vermiş olduğum, haklı çıkarmanın anlamına göre geçerli olarak sınıflandırılabilecek normları yayan ya da yürürlüğe koyan çok fazla insan yoktur. Fakat, haklı çıkarılabilir ile haklı çıkarılamaz arasındaki ayrım bundan dolayı yok olmaz, aynen objektif ile subjektif ifadeler arasındaki ayrımın, cahil ve yalan söyleyen insanların varlığından dolayı kaybolmayacağı gibi. Bilakis ve benzer şekilde, böyle farklı ve geçersiz normları yayan ve yürürlüğe koyan bu insanların, birisinin onlara alternatif norm önerilerinin veya uygulamalarının, münakaşa yoluyla hiçbir zaman haklı çıkarılamayacağını açıklıkla ortaya koyup, izah ettiği ölçüde, yine cahil veya hilekar olarak sınıflandırılmaları gerekir. Ve bunu yapmak için de, ampirik gerekçelerdense ahlaki gerekçeler bakımından daha fazla mazeret vardır, çünkü saldırmazlık prensibi ile onun mantıksal sonucu olan ilk tahsisat prensibi, her tür geçerli veya doğru ifadeden daha da temel bir şey olarak düşünülmelidir. Zira, geçerli veya doğru olanın, bu prensip doğrultusunda hareket eden herkesin üzerinde muhtemelen mutabık kalabilecekleri bir şey olarak tanımlanması gerekir. Aslına bakılırsa, az önce de gösterildiği gibi, bu kuralların en azından üstü kapalı olarak kabul edilmesi, herhangi bir şekilde yaşayıp münakaşa edebilmenin gerekli önşartıdır.14

O zaman, hangi tipte olursa olsun, bir sosyalist mülkiyet teorisi tam olarak hangi sebepten, geçerli olarak haklı çıkarılmayı başaramamaktadır? Öncelikle dikkat edilmelidir ki, sosyalizmin gerçekte uygulanan tüm versiyonları ile birlikte teorik olarak önerilen modellerinin çoğu, şekli olan ilk evrenselleştirme testini dahi geçemezler, ve tek başına bu gerçekten dolayı bile çuvallarlar! Bu versiyonların hepsi, kendi kanuni kural çerçeveleri içerisinde, “bazı insanlar yapabilir, bazı insanlar ise yapamaz” şeklinde normlar içermektedir. Ancak, farklı insan sınıflarına farklı yetki ve sorumluluklar belirleyen bu kuralların, sırf şekli nedenlerden dolayı, bir münakaşanın olası tüm katılımcıları tarafından hakkaniyetli olarak kabul edilme şansı yoktur. Farklı insan sınıfları arasında yapılan bu ayrım, her iki tarafça, eşyanın doğasından kaynaklandığı kabul edilecek şekilde olmadığı sürece, bu kurallar kabul görmeyecektir çünkü bu, bir grubun kanuni imtiyazla ödüllendirildiğini, buna karşılık olarak da diğer bir grubun aleyhine ayrımcılık yapıldığını ima eder. Ya bir şeyleri yapmalarına izin verilen ya da izin verilmeyen bazı insanlar bu yüzden, bunların hakkaniyetli kurallar olduğu konusunda mutabık kalamazlar.15 Tatbik ya da vaaz edilen pek çok sosyalizm tipi, “bazı insanların vergi ödeme sorumlulukları, bazı insanların ise bunları tüketme hakları vardır” veya “bazı insanların senin için neyin iyi olduğunu bilme, ve sen istemesen bile bu sözde lütufları almana yardımcı olma izinleri varken, senin onlar için neyin iyi olduğunu bilme ve buna göre onlara yardım etme iznin yoktur” veya “ bazı insanların, kimin bir şeye çok fazla kimin ise çok az sahip olduğunu belirleme hakları vardır, diğerleri ise buna uymakla yükümlüdürler” ya da daha da açık şekliyle “bilgisayar endüstrisi çiftçileri, çalışanlar çalışmayanları, çocuksuz olanlar çocuklu olanları, vs. sübvanse etmek zorundadır” gibi kuralların icrasına bel bağlamak zorunda olduğu için, bunların hepsi, mülkiyet normları mahiyetinde geçerli bir norm teorisinin parçası olma iddiasına ciddi rakipler olarak kolaylıkla terkedilebilirler, çünkü hepsi de formülasyonlarının özünde evrenselleştirilebilir olmadıklarına işaret ederler.

Peki, bütün bunlara özen gösterilir ve gerçekten de “hiç kimsenin müsaadesi yoktur” veya “herkes yapabilir” tipinde, münhasıran evrenselleştirilebilir normlar içeren bir teori formülize edilse bile, sosyalist mülkiyet teorilerindeki yanlışlık nedir? Bu durumda bile – ki bu husus, yukarda daha hevesli olarak dolaylı yoldan gösterilmiş ve birazdan doğrudan tartışılacaktır – sosyalizm, bu sefer sadece şekli nedenlerden dolayı değil, maddi teferruatlardan dolayı hiçbir zaman geçerliliğinin ispatlandığı beklentisi içerisinde olamaz. Aslında, ahlaki geçerlilik iddiaları açısından, basit şekli temellere dayalı olarak kolaylıkla çürütülebilen sosyalizmin bu formları, en azından uygulamaya konulabilecekken, evrenselleştirme testinden geçebilecek daha karmaşık versiyonlarının uygulamaya alınması, maddi nedenlerden dolayı, ölümcül olacaktır: denemeye kalkışsak bile, hiçbir zaman tam anlamıyla faaliyete geçirilemeyecektir.

Doğal mülkiyet teorisinin normları içerisindeki birbiriyle alakalı iki teferruattan en azından bir tanesi sosyalist mülkiyet teorisi ile ihtilafa düşer. Kapitalist etiğe göre, bu teferruatlardan ilki, saldırganlığı başka bir şahsa ait mülkiyetin fiziksel bütünlüğüne tecavüz olarak tanımlanır.16 Sosyalizm ise, bunun yerine saldırganlığı başka bir şahsa ait mülkiyetin değerine veya psişik bütünlüğüne bir tecavüz olarak tarif eder. Yeniden hatırlamak gerekirse, muhafazakar sosyalizm, mevcut servet ve değer dağılımının korunmasını hedefler ve fiyat kontrolleri, nizamnameler ve davranış kontrolleri vasıtasıyla statükoyu değiştirebilecek güçleri kontrol altına almaya çabalar. Açıkçası, bunu yapabilmek için, eşyaların değeri üzerindeki mülkiyet haklarının haklı çıkarılabilir olarak kabul edilmesi gerekir ve değerlere yapılan her tecavüz de, benzer bir yaklaşımla, haklı çıkarılamayacak bir saldırganlık olarak sınıflandırılması gerekir. Ancak, böyle bir mülkiyet ve saldırganlık fikrini kullanan sadece muhafazakarlık değildir. Sosyal demokratik sosyalizm de bunu yapar. Sosyal demokratik sosyalizm de, örneğin, şansları veya fırsatları benimkini olumsuz etkileyen insanlardan tazminat talep etmem için bana izin verirken, değerler üzerindeki mülkiyet haklarının meşru olduğunu kabul etmek zorundadır. Ve aynı şey, psikolojik şiddet veya – solcu politik bilim literatüründe çok kıymetli bir terim olan – “yapısal şiddet” uygulandığında, tazminat istenmesine izin verilmesi durumunda da geçerlidir.17 Bu tip bir tazminatı talep edebilmek için – benim fırsatlarıma, psişik bütünlüğüme, bana borçlu olunan şeylerle ilgili hislerime – yapılan her şeyin, saldırgan bir faaliyet olarak sınıflandırılması gerekir.

Peki bu mülkiyet değerlerinin korunması fikri neden haklı çıkarılamaz bir husustur? Öncelike, her şahıs, en azından prensipte, kendi faaliyetlerinin bir şeyin fiziksel özelliklerinin değişmesine neden olup olmayacağı üzerinde ve dolayısıyla bu faaliyetlerin haklı çıkarılabilir olup olmayacağı üzerinde tam kontrole sahipken, birinin faaliyetlerinin başka şahısların mülkiyet değerlerini etkileyip etkilemediği üzerindeki kontrol sadece faaliyet gösteren kişiye değil, daha ziyade başka insanlar ve onların subjektif değerlendirmelerine bağlıdır. Dolayısıyla, hiç kimse faaliyetlerinin haklı çıkarılabilir olarak mı yoksa haklı çıkarılamaz olarak mı sınıflandırılacağını önceden bilemez. Kişi planladığı faaliyetin, başka insanların kendi mülkiyetleriyle ilgili değerlendirmelerini değiştirmeyeceğinden emin olmak için, ilk önce tüm nüfusu sorguya çekmesi gerekir. Ve bu durumda bile, kimin neyle neyi ve hangi zamanda yapacağı hususunda, evrensel mutabakat sağlanmadığı sürece, hiç kimse faaliyet gösteremez. Açıkçası, tüm bu pratik problemler dolayısıyla, bu mutabakat sağlanmadan çok önce herkes çoktan ölmüş olur ve hiç kimse artık hiçbir fikir öne süremez.18 Fakat bundan daha da belirleyici olarak, mülkiyet ve saldırganlıkla alakalı sosyalist duruş geçerli bir şekilde münakaşa edilemez, çünkü, sosyalist olsun ya da olmasın, bir norm lehinde münakaşa etmek, bazı kıt kaynakların kullanımı üzerinde bir ihtilaf olduğunu ima eder, aksi takdirde tartışmaya hiçbir şekilde zaten ihtiyaç duyulmazdı. Ancak, bu ihtilafların bir çözüm yolu olduğu yönünde münakaşa etmek, faaliyetlerin yürütülmesine, herhangi bir fiili mutabakata veya anlaşmazlığa varılmadan önce müsaade edilmesi gerektiğini önden varsayar, çünkü eğer müsaade edilmezse hiç kimse bu fikri öne dahi süremez. Lakin, eğer kişi bunu hala yapabiliyorsa – ve sosyalizm de, münakaşa edilmiş bir entelektüel görüş olarak var olmaya devam ettiği sürece, bunun yapılabileceğini kabul etmek zorundadır – o zaman bu ancak mülkiyetin objektif sınırları olmasından dolayı mümkündür, yani, her şahsın, ilk önce başkalarının değerler ve değerlendirmeler sistemiyle ilişkili olarak hiç kimseyle mutabakata varmak zorunda olmadan, kendi başına, objektif olarak algılayabileceği sınırlar. O zaman, sosyalizm de, tüm söylemlerine karşın, subjektif değerlendirmelerle belirlenen sınırlardan ziyade, objektif mülkiyet sınırlarının varlığını, en azından sırf ortada hayatta kalıp bu ahlaki önerileri yapabilecek sosyalistler olabilmesi için, bilfiil önden varsaymak zorundadır.

Sosyalizmin, fiziksel bütünlük yerine değeri koruma fikri, bununla alakalı ikinci bir sebepten ötürü de çuvallamaktadır. Açıkçası, bir şahsın iş yada evlilik piyasasındaki değeri, örneğin başka insanların fiziksel bütünlüğünden veya fiziksel bütünlük derecesinden etkilenebilir ve aslına bakılırsa sahiden de etkilenmektedir. Dolayısıyla, mülkiyet değerleri korunmak isteniyorsa, insanlara karşı fiziksel saldırganlığa izin verilmek zorundadır. Ancak, sırf bir şahsın sınırlarının – yani, başka insanların, saldırgan haline gelmeyi istemedikleri sürece, müdahale etmeye izinli olmadıkları münhasır kontrol sahası olan bir şahsın vücudu üzerindeki mülkiyet sınırları – fiziksel sınırlar (şahıslar arası doğrulanabilir olup, sadece subjektif olarak tahayyül edilmiş olmayan sınırlar) olması kesin gerçeğinden ötürü, herkes herhangi bir şey üzerinde bağımsız olarak mutabakata varabilir (ve tabi ki, mutabakat, bağımsız karar verme birimlerinin vardığı mutabık anlamındadır!). O zaman, sırf korunan mülkiyet sınırları objektif, yani, konvansiyonel bir mutabakat öncesinde sabit olduğu ve sabit olarak fark edilebilir olduğu için, ortada bağımsız karar verme birimleri arasında bir münakaşa ve mutabakat ihtimali diye bir şey olabilir. Açıkçası, ilk önce kendi varlığı bağımsız fiziksel bir birim olarak tanınmadığı sürece, hiç kimse herhangi bir konuda herhangi bir münakaşa yapamaz. Hiç kimse, mülkiyet sınırlarını subjektif, değerlendirmeli terimlerle tanımlayan – sosyalizmin yaptığı gibi – bir mülkiyet sistemi lehinde münakaşa edemez, çünkü, sırf bunu söyleyebilmek için bile, teoride ifade edilenin aksine, kişinin bunu gerçekte söyleyen bağımsız bir fiziksel birim olma zorunluluğunu önden varsayar.

Doğal mülkiyet teorisi hükümlerinin ikinci elzem teferruatına dönüldüğünde de, sosyalizm açısından durum daha iç açıcı değildir. Kapitalizmin temel normları, sadece mülkiyet ve saldırganlığın fiziksel bazda tanımlanması gerçeği ile karakterize edilmemiştir; buna ek olarak mülkiyetin özel, bireyselleştirilmiş mülkiyet olarak tanımlanması ve açık bir şeklide önce ile sonra arasında bir ayrım yapıldığını ima eden ilk tahsisatın anlamının tarif edilmiş olması da bir o kadar önem arz etmemektedir. Sosyalizm, bu ek teferruat ile de ihtilafa düşmektedir. Önce-sonra ayrımının, birbiriyle ters düşen mülkiyet iddiaları arasından karar verme konusundaki hayati önemini kabul etmek yerine, sosyalizm, bu tür kararlar verilirken önceliğin aslında önemsiz olduğunu ve sonradan gelenlerin de en az ilk gelenler kadar sahiplik hakları olduğunu ifade eden normlar önerir. Açıkçası, sosyal demokratik sosyalizm, örneğin, servetin doğal sahipleri ve/veya onların varislerine, şansız sonradan gelenlerin bu servetin tüketimine katılabilmeleri amacıyla vergi ödettirirken, bunu bu fikir dahilinde yapmaktadır. Ve yine bu fikir, örneğin, doğal bir kaynağın sahibi, gelecek nesillerin iyiliği için, şu andaki istismarını azaltmaya (veya çoğaltmaya) zorlandığı zaman da kullanılmaktadır. Her iki durumda da, bunun yapılması ancak, serveti ilk olarak biriktiren veya doğal bir kaynağı ilk kullanan kişinin, sonradan gelen bazı kimselere karşı bir saldırganlık suçu işlediği kabul edilmesi durumunda mantıklıdır. Eğer herhangi bir hata işlemedilerse, sonradan gelenlerin onlara karşı bu türde herhangi bir iddiaları olamaz.19

Peki, önce-sonra ayrımını ahlaki açıdan alakasız olarak niteleyerek terk etme fikrinin neresi yanlıştır? Öncelikle, eğer sonradan gelenler, yani, belirli kıt mallarla gerçekte herhangi bir şey yapmamış kişilerin, aslında bunlar üzerinde, ilk gelenler, yani, söz konusu kıt mallara bir şey yapmış kişiler, kadar hakkı olsaydı, o zaman, tam manasıyla hiç kimsenin herhangi bir eşyayla herhangi bir şey yapmasına müsaade edilmezdi, zira herkes ne yapmak istiyorsa yapmadan önce, tüm sonradan gelenlerin rızasını almak zorunda olurdu. Gerçekten de, gelecek nesiller kişinin çocuklarının çocuklarını – yani, hiç kimsenin hiçbir zaman sorma ihtimalinin olamayacağı kadar geç gelecek insanları – da içerdiği için, altında yatan mülkiyet teorisinin bir parçası olarak önce-sonra ayrımını kullanmayan bir yasal sistemi savunmak, herhangi bir şeyi müdafaa etmek için yaşamayı önden varsaymak mecburiyetindeyken, üstü kapalı olarak ölümü savunmasından dolayı, tek kelimeyle absürttür. Ne biz, ne atalarımız ne de çocuklarımız bu kuralı izleselerdi, geçmişte ya da gelecekte hayatta kalıp, herhangi bir şeyi söyleyemez veya savunamazlardı. Herhangi bir şahsın – geçmişte, şu anda veya gelecekte – herhangi bir şeyin münakaşasını yapabilmesi için, şu anda yaşamasına imkan tanınması gerekir. Hiç kimse, yapmak istediği bir şey için, belirsiz bir sonradan gelenler sınıfından herkesin ortaya çıkıp mutabakat vermesine kadar bekleyip, faaliyetlerini askıya alamaz. Bilakis, kişi kendini yalnız bulduğu ölçüde, aşikar bir şekilde etrafta olmayan (ve kuvvetle muhtemel hiçbir zaman da olmayacak) insanlarla herhangi bir anlaşmaya varmadan önce, faaliyet göstermeye ve bazı malları doğrudan kullanmaya, üretmeye ve tüketmeye yetkili olmak zorundadır. Ve kişi kendini başkalarının refakatinde bulduğu ölçüde, ve belirli bir kıt kaynağın nasıl kullanılacağı konusunda bir ihtilaf olması durumunda, bu problemi, belirsiz sayıdaki insanları belirsiz bir süre beklemek zorunda olmak yerine, belirli sayıdaki insanlarla belirli bir zaman diliminde çözmeye muktedir olmak zorundadır. O zaman, sırf, herhangi birşeyin lehinde ya da aleyhinde münakaşa etmenin önşartı olan hayatta kalabilmek için, mülkiyet hakları, zamansız ve sözkonusu insanların sayısı açısından belirsiz olarak idrak edilemez. Bilakis, bu hakların mecburen, faaliyet gösteren belirli bireylerin, belirli bir zaman dilimindeki faaliyetlerinden kaynaklandığını düşünmek gerekir.20

Dahası, sosyalizmin bu kadar çekici bulduğu, önce-sonra ayrımının terkedilmesi fikri, münakaşanın pratik temelini teşkil eden saldırmazlık prensibi ile de yine açık bir şekilde uyumsuzdur. Münakaşa etmek ve birisiyle muhtemel mutabakata varmak (en azından ortada bir anlaşmazlık olduğu gerçeği hususunda dahi olsa), birbirlerinin kendi vücutları üzerindeki, evvelden var olan münhasır kontrol haklarını karşılıklı olarak tanımaları anlamına gelir. Aksi takdirde, herhangi birinin belli bir zamanda herhangi bir şey söylemesi ve başka birinin de buna daha sonra cevap verebilmesi imkansız hale gelir, zira, ne ilk ne de ikinci konuşmacı, bundan böyle, her an bağımsız birer fiziksel karar verme ünitesi değildirler. O zaman, sosyalizmin yapmaya çalıştığı üzere, önce-sonra ayrımının elimine edilmesi, münakaşa etme ve mutabakata varma ihtimalini elimine etmekle aynı şeydir. Lakin, her insanın kendi vücudu üzerindeki evvelden gelen kontrolü, hakkaniyetli olarak tanınıp kabul edilmediği sürece, tartışma ihtimali yoktur şeklinde bir fikir ortaya atılamayacağı gibi, bu ayrımı yapmayan bir sonradan-gelen etiği üzerinde de hiçbir zaman ve hiç kimse tarafından mutabakata varılamaz. Bunun yapılabileceğini sırf söylemek bile bir çelişkiyi ima eder, zira bunu söyleyebilmeye muktedir olmak, kişinin belirli bir anda, bağımsız bir karar verme ünitesi olarak varlığını önden varsayar.

Dolayısıyla, sosyalist etiğin tam bir fiyasko olduğu sonucuna varılmak zorundadır. Pratik tüm versiyonları içerisinde, “ben sana vurabilirim ama sen bana vuramazsın” gibi evrenselleştirme testini bile geçemeyen bir kuraldan daha iyisini sunamamaktadır. Ve esas itibariyle “herkes herkese vurabilir” demeye eşdeğer sayılacak, evrenselleştirilebilir kuralları benimsemesi durumunda bile, bu hükümler, kendine özgü maddi teferruatlar yüzünden evrensel kabul görebilecekleri idraki olarak söylenemez. Sırf bunu söyleyip münakaşasını etmek bile, şahsın kendi vücudu üzerindeki mülkiyet hakkını önden varsaymak mecburiyetindedir. Dolayısıyla, yalnızca kapitalizmin ilk gelen ilk sahip olur etiği, münakaşada da ima edildiği üzere, fiilen savunulabilir. Ve başka hiçbir etik bu şekilde haklı çıkarılamaz, zira bir şeyi bir münakaşa esnasında haklı çıkarmak, tam manasıyla bu doğal mülkiyet teorisi etiğinin geçerliliğini önden varsaymayı ima eder.

Yazar - Hans-Hermann Hoppe Çeviri - Kuzey Yılmaz Bu yazı ''A Theory of Socialism and Capitalism'' adlı kitabının ''Part 7: The Ethical Justification of Capitalism and Why Socialism is Morally Indefensible'' çevrisidir.


219 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör