top of page

Jeff Deist ile Röportaj

05/12/2022 - Mises Enstitüsü Türkiye & Jeff Deist

Mises Enstitüsü Türkiye Direktörü Zorbey Uyanık tarafından organize edilen, Caner Jay Baykal ve Erdi Serdar'ın moderatörlüğü üstlendiği ve Fırat Kaan Aşkın'ın yardımlarıyla gerçekleşen Mises Enstitüsü Başkanı Jeff Deist ile röportajımızı altyazılarıyla izleyebilir ve buradan okuyabilirsiniz.


 

Erdi: Öncelikle bizi kabul ettiğiniz için teşekkürler. Dilerseniz doğrudan Mises Enstitüsü Türkiye ile başlayabiliriz. Mises Enstitüsü Türkiye için gönüllü olarak çalışıyoruz ve esasında tek istediğimiz özgürlük fikrini yaymaktır. Bu yüzden Mises Enstitüsü Türkiye ve bizim hakkımızdaki genel görüşlerinizi öğrenmek istiyoruz. Belki daha iyi olabilmemiz için bazı önerileriniz vardır.


Jeff: Bu ilgi çekici bir soru. Bildiğiniz gibi pek çok Mises Enstitüsü var ve açıkçası herkes kendisini Mises Enstitüsü olarak adlandırmak için bu ismi kullanabilir, bu bizim mülkiyetimiz ya da kontrolümüz altında olan bir şey değil, kontrol altına almak da istemeyiz. Türkiye'deki durum biraz benzersiz çünkü Hoppe yılın büyük bir bölümünde orada yaşıyor. Bu sayede Mises Enstitüsü Türkiye ile ilgili birkaç kişi tanıyorum. Ayrıca e-posta ve Twitter aracılığıyla materyallerinizi alıyorum ve sanırım şu anda 18 ya da 19 tane olan çeşitli Mises Enstitülerinden bazılarına göre biraz daha aşinayım ve sanırım siz bu konuda biraz tarafgirsiniz. Jay, Hans Hoppe ve Gülçin Hoppe ile birlikte Türkiye'de olduğunuz için muhtemelen en başından beri daha Hoppean ve Rothbardian bir havanız var. Bu yüzden sizi takip ediyorum ve daha da önemlisi Türkiye'yi takip ediyorum çünkü sanıyorum ki dört kez orada bulundum ve bu benim oldukça ilgimi çeken bir konu. Bakın, bizim asla katılmadığımız materyaller üreten Mises Enstitüleri var. Takdir etmediğimiz kuruluşlardan fon alan Mises Enstitüleri var. Ama işte bilirsiniz, dünya büyük… Herkes istediğini söylemekte ve yapmakta özgürdür ve "Mises" adını öne çıkaran her şey yapılabilir; çünkü ikinizin de bildiği ve elbette benim de bildiğim üzere, ABD’de potansiyel olarak ciddi bir parasal ve ekonomik çatışmanın, yangının eşiğindeyiz. Diğer insanların ne yaptığını denetlemeye çalışmaktan hoşlanmıyorum. Çok çirkin bir şey söylemedikleri sürece, Mises Enstitülerinin nerede olurlarsa olsunlar gelişmelerine olanak tanımaktan mutluluk duyuyoruz. Türkiye'ye gelince, durum biraz zor çünkü küçük bir grup insansınız, belli teknik gereksinimleriniz var ve bağışlarla ayaktasınız. Bu aslında alışılmadık bir durum. ABD'deki kâr amacı gütmeyen kuruluşlar veya bağış toplama ortamı, Avrupa'ya ve diğer yerlere göre daha iyi görünüyor. Bunun çeşitli nedenleri olduğunu düşünüyorum. Sanırım vergi kanunumuzun işleyişinden kaynaklanıyor. Bağış amaçlı harcamalarda vergi muafiyeti sunan bir sistemimiz var. Ayrıca bunun belki de yakın zamana kadar oldukça yüksek bir güven ve iyi, güçlü bir hayırseverlik zihniyetine sahip olan Amerikan tarihinin bir parçası olduğunu düşünüyorum. Ancak para toplamak zordur ve biz de bunu daima anlayışla karşılıyoruz.


Caner: Çok teşekkür ederim. İkinci sorumuz, harika podcast serinizden de bildiğimiz gibi, Türkiye'deki ekonomik duruma aşinasınız. Mises Enstitüsü Türkiye okuyucuları için hangi makale ve kitapları tavsiye edersiniz?


Jeff: Açıkçası Türk Lirası açısından çok sıkıntılı bir zamandayız. Herhangi bir ülkedeki durumun bir ekonomik boyutu, bir de siyasî boyutu var. Bunlar hep iki farklı konu olma eğilimindedir. Türkiye'de olup bitenlerin ekonomik boyutu hakkında biraz konuşabilirim. Siyaset hakkında konuşamam; çünkü her ülkede olduğu gibi siyaset daha çok sahadadır ve Türkiye 85 milyonluk bir ülke değil mi? Yani öyle ya da böyle size muhalif insanlar olacaktır. Bu konuda Philipp Bagus'un 2008 İzlanda bankacılık kriziyle ilgili kitabını (Deep Freeze: Iceland's Economic Collapse) tavsiye ederim. Bu kitap Türk liderlerin okuması için gerçekten iyi bir kitap olacaktır çünkü bence mevcut çıkmazdan kurtulmanın bir yolu var. Bir an için şöyle bir geri adım atıp Türkiye'ye hammaddeleri, insanları, coğrafyası ve konumu açısından bakacak olursak, Türkiye’nin aslında zengin olması gereken bir ülke olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye'nin zengin olmaması için geçerli bir sebep yok. Doğu ve Batı arasında bir serbest ticaret bağlantı noktası olmak için mükemmel bir konuma sahip. İşgücüyle, insanlarıyla, doğal kaynaklarıyla Türkiye'nin bir Singapur olmaması için, muazzam bir turizm merkezi olmaması için, ki zaten öyle, ama daha da ötesi Türkiye'nin hayli müreffeh olmaması için kağıt üzerinde hiçbir neden yok. Türkiye'nin yaşadığı sorunlar, tıpkı ABD’nin yaşadığı sorunlar gibi kendi kendini besliyor. Bence buradan başlamalıyız. Mesela 2010 yılında Lira/Avro paritesi ikiye birin altına düştü.


Caner: Öyle.


Jeff: Yani, bu o kadar da uzun zaman önce değil, arkadaşlar. Ne kadar, 12-13 yıl önceydi bu. 90'lardan beri Türkiye'nin AB'ye katılması hakkında çok fazla görüşme yapıldı. Türkiye'nin Avro Bölgesi'ne katılması hakkında çok sayıda konuşma yapıldı. 2008-2009 çöküşünden sonra Türkiye'nin ekonomik mucizesi hakkında çok fazla muhabbet dönüyordu. 2010, 2011, 2012 yıllarına gelindiğinde Türkiye'nin GSYİH'si Avrupa'nın çoğundan çok daha hızlı artıyordu. Hâliyle Türkiye'nin büyük bir potansiyele sahip olduğu hissine kapılıyorsunuz. O zamandan bu yana ne oldu? Aslında durum ilginç. Pozitif ya da negatif, Türkiye'nin GSYİH büyüme grafiği muazzam iniş çıkışlara sahipken, ABD hafif dalgalı şekilde ilerliyor. Bu da Türkiye'de, örneğin ABD ya da Batı Avrupa'dakine göre çok daha fazla parasal ya da mali manipülasyon olduğunu düşündürüyor. Çünkü bazen bu grafiklerde kamu çalışmalarının kullanılabileceği unutuluyor... Devlet olarak borç para alabilir ve bunu İstanbul'daki yeni havaalanı gibi şeylere harcayabilirsiniz ve bu da GSYİH'yi yükseltmiş olur. Ne sihir ama! Ancak sorun şu ki Türkiye, Avro ya da Dolar gibi dev bir para birimi ile İzlanda Kronu gibi küçük bir para birimi arasında bir yerde. Sizler ortalarda bir yerdesiniz. Yani ABD Doları ya da Avro gibi büyük bir para biriminiz varsa, kendi para biriminizle borçlanabilir ve harcama yapabilirsiniz. Amerikan hükümeti Dolar cinsinden borçlanabilir ve Dolar basabilir. AB, Avro ile borçlanabilir ve Avro basabilir. Türkiye ekonomisine bakarsak, özellikle 2008'deki çöküşten bu yana Türkiye çoğunlukla hükümetini borçlandırdı, hatta çoğunlukla yabancı para birimlerinde borçlandırdı desem daha doğru olur. Kendi Dolarınızı öylece basamazsınız. Dolayısıyla bu ciddi bir problem. Bu yüzden Türkiye'nin son on yıldaki büyümesinin ya da ekonomisinin iyi kısımlarının çoğunun para politikasıyla desteklendiği hissine kapılıyorum. Dolayısıyla bu para manipülasyonu fikrinden kurtulmadıkça, -çünkü hepimiz biliyoruz ki para biriminizle oynamak yeni bir mal ya da hizmet üretilmesini sağlamaz, yeni bir gerçek zenginlik yaratmaz- sadece ekonomide çarpıklıklar ve yanlış yatırımlar meydana gelir ve çoğu zaman yeni paranın ilk alıcıları fayda sağlar. Ayrıntıları bilmiyorum ama örneğin İstanbul'daki yeni havalimanının çok kronist bir proje olduğu söyleniyor. Yani para politikası belirli bağlantılı elitlere fayda sağlama eğilimi gösteriyor, ancak ortalama insanlara hiç yardımcı olmuyor. Bu yüzden keşke Türkiye de hemen her ülke gibi, para birimiyle oynamayı bırakacak siyasî iradeye sahip olsaydı ve resesyonun acısını yaşasaydı. Tıpkı İzlanda'nın yapabildiği gibi ki İzlanda sadece 300.000 kişilik bir ülke ama yine de birkaç yıllık acıyı atlatmayı başardı ve ardından Kron'un değer kaybetmesine izin veren gerçek anlamda dalgalı bir para birimiyle yeniden yapılanmaya başladı. İstihdamı ve yatırımı ucuzlattı, gayrimenkulü yeniden ucuz hâle getirdi. Yani İzlanda'daki çöküş tedaviydi ve öyle görünüyor ki ABD'de, Avro Bölgesi'nde ve Türkiye'de bütün mesele çöküşten kaçınmak ve bu da nihayetinde işe yaramayacak.


Erdi: Belki bu bağlamda biraz iktisat hakkında konuşabiliriz. Avusturya Ekolü'ndekiler iktisadî konuları açıklamaya çalıştıklarında bazı insanların "bunlar deli, bunlar oldukça radikaller ve komplo teorileri üretiyorlar" dediğini görüyoruz. Gelecekte iktisadın komplo teorisi olarak görülmesi endişesini taşıyor musunuz? Avusturya Ekolü'ndekilerle örneğin ana akım iktisatçılar arasındaki farkı görebiliyoruz ve ana akım iktisatçılar sürekli olarak "Avusturya Ekolü mü? Onlar sadece felsefe yapıyorlar, bu iktisat değil. Önce iktisadı öğrensinler." tavrındalar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Ne söylemek isterdiniz?


Jeff: Eğer boom-bust döngülerini engelleme amaçlı bir merkez bankası varsa nasıl oluyor da bu ana akım iktisat herkese fayda sağlayabilir? Görülen o ki ABD'de her 15 yılda bir kriz yaşıyoruz. Yani sözde ana akım iktisadın işe yaradığından pek emin değilim. Unutmayalım ki 2008 çöküşüne giden süreçte kendilerine talep yönlü Neo-Keynesyen diyenler tarafından yapılan çok ciddi hatalar söz konusuydu. Hemen hemen her konuda yanıldılar. COVID'den bu yana geçen son birkaç yılda da enflasyon konusunda, özellikle de fiyat enflasyonu konusunda son derece yanıldılar. Bilirsiniz, sözde ana akım iktisadın ciddi bir başarı geçmişi yok. O yüzden oradan başlayalım. Gelinen noktada komplo teorileri aslında yarı yarıya doğrudur. Doğru olduklarının anlaşılması sadece 20-30 yıl gibi bir zaman alıyor ama ben komplolardan ziyade kişisel çıkarların söz konusu olduğunu düşünüyorum. Başka bir deyişle, Batı'da şu anda uygulandığı şekliyle para ve maliye politikalarından fayda sağlayan teknokratik bir bankacılık elit sınıfı olduğunu söyleyebilirim. Yani bu tip kişisel çıkarların bir komplo teorisi olduğunu düşünmüyorum. Bence Cambridge, Oxford, Wharton ve Harvard gibi okullara gitmiş, bu tür şeylere gerçekten inanan, parayı ya da faiz oranlarını manipüle ederek refah yaratabileceklerini düşünen çok sayıda zeki insan var. Üçümüzün de "Hayır, hayır… Kâr eden üretken işletmelere sahip olmalısınız, bu kâr yeniden yatırıma dönüşür, sonuç olarak bu işletmeler daha üretken hâle gelir, daha fazla insanı işe alır, ortalama bir insan için mal ve hizmetlerin fiyatı düşer, bu şekilde üretken bir ekonomi inşa edilebilir." diyeceğimizi düşünüyorum. Batı'da ciddi bir yanlış olduğunu düşündüğüm "refahın tüketimden geldiği" fikrini tamamen yutmuş durumdayız. Say Kanunu'ndan, temel iktisattan biliyoruz ki refah üretkenlikten gelir. Refah kârdan, tasarruflardan, sermaye birikiminden, yeniden yatırımdan, daha fazla üretkenlikten gelir. Bunun kestirme bir yolu yoktur, hilesi yoktur. Bunu yapmanın kolay bir yolu yoktur. Sadece sıkı çalışma ve çaba gerektirir. Benim görüşüme göre, neredeyse tüm iktisadî ve mali politikalar bu sıkı çalışmayı ve hesaplaşma gününü ertelemeye yönelik girişimlerdir. Bu yüzden bunu bir komplo olarak görmüyorum. Bunu oldukça yıkıcı bir eleştiri olarak görüyorum. Bu nedenle başkalarının ne söylediği ya da ne düşündüğü konusunda çok fazla endişelenmememiz gerektiğini, aslında gerçekler ve toplumdaki ortalama insanların refahı konusunda endişelenmemiz gerektiğini düşünüyorum.


Caner: Teşekkür ederim. Şimdi bir sorum var. Dünya Ekonomik Forumu'nun pek muhterem(!) başkanı Klaus Schwab ve ekibi tüm plan ve programlarını utanmadan ve pervasızca açıklarken, biz Saldırmazlık İlkesi'ne sadık insanlar olarak bu ajandayı güden ve onunla en ufak bir bağlantısı olan insanlara karşı şiddet başlatmayı meşru görebilir miyiz? Bu soru gençlerimizden geldi.


Jeff: Sanırım küresel düzeyde neler olup bittiğini anlamak çok ama çok zor. Daha önce de belirttiğim gibi, gerçekten de elitler var. Bu insanlar gerçekten var. İster Türkiye'de ister ABD’de ya da başka bir yerde olsunlar, hepsi aynı Batı okullarına gitme eğiliminde ve uluslararası küresel kurumlar etrafında toplanma eğilimindeler. Hangi ülkeden olurlarsa olsunlar kendilerini herhangi bir ülkenin milliyetçilerinden ziyade küreselciler olarak tanımlama eğilimindeler. Kişinin doğduğu yeri sadece bir tür rastlantı, kaza olarak görme eğilimindeler ve "hepimiz sadece seyahat ediyor ve istediğimiz yere gidiyoruz" kafasındalar ve bence COVID'den beri ama aslında ondan da önce, yani Trump'tan, Brexit'ten ve bu popülist ayaklanmalar biraz köpürmeye başladığından beri, Orban'ı, İspanya'daki Katalanları görüyoruz... Elbette Avrupa'nın kendi popülist akımları var. Bence gerçekten (WEF) ne düşündüklerini söyleme konusunda çok daha açık hâle geldiler. Büyük Sıfırlama da bununla ilgili. "Dünyanın daha az insana sahip olmasını istediğimizi, dünyanın daha az et yemesini istediğimizi, dünyanın petrol ve gaz yakmayı bırakmasını istediğimizi, bir virüs olduğunda dünyanın kapatılmasını istediğimizi açıkça söylüyoruz." gibi şeyler söylüyorlar. Bence bunlar artık daha açık ve alenen söylenir hâle geldi. Dolayısıyla şiddetin haklı olup olmadığı bence sahadaki gerçeklere bağlı. Örneğin Çin devasa büyüklükte, o yüzden şehirdeki evlerinde kilitli tutulan Çin vatandaşlarını düşünelim. Bence buna fiziksel olarak direnmek için ahlâkî açıdan hakları kesinlikle var. Bu, ilk saldırıyı gerçekleştirecek şekilde "Davos ve Dünya Ekonomik Forumu'ndaki insanları toplayıp bizim için planladıkları şeylerden dolayı hepsini hapse atmalıyız" demekten farklı bir şey. Bu kesinlikle biraz abartılı ama çok korkutucu bir dönemdeyiz ve 21. yüzyılın siyasî ve diğer açılardan daha adem-i merkeziyetçi olacağını düşünüyorduk ya da öyle olmasını umuyorduk. Dolayısıyla COVID bence diğer taraf için "küresel sağlık önlemlerine, küresel hükümete ihtiyacımız var" demek için bir fırsat teşkil ediyor ve eğer dünyada büyük bir ekonomik çöküş yaşarsak, emin olun şunu söylemek için onu bir bahane olarak kullanacaklardır: "Bakın, IMF veya Dünya Bankası ya da her neyse onun himayesi altında küresel bir para birimine ihtiyacımız var. Bu ulusal para birimlerinin birbirlerine karşı değer kaybedip kazanmasına ve bu ulusal çıkarların, kur savaşlarının yürürlükte olmasına devam edemeyiz. Tüm bunları küresel bir para birimiyle dengelememiz gerekiyor." Yani evet, bence küreselciler çok ciddi. Bu konuda açık olduklarını, gerçekten ne demek istediklerini ve bizim için gerçekten ne planladıklarını söyleyebildikleri hususunda kendilerini dokunulmaz hissettiklerini düşünüyorum. Umalım ki Çin'de gördüğümüz bu gerçekten manyakça fiziksel kısıtlamalar ve otoriterlik yayılmasın. Benim umudum bu yönde.


Caner: Umudumuz bu yönde.


Erdi: Belki biraz ekonomistlerden bahsedebiliriz. Rejim ekonomistleri ya da rejim liberteryenleri diyelim. Praksiyoloji'yi anlamadıkları ya da ekonominin nasıl işlediğini anlamadıkları yönünde basitçe cahil olduklarını düşünüyor musunuz? Faiz nedir, zaman tercihi nedir, para nedir, sağlam para, itibari para nedir? Bu insanların bu konularda hiçbir fikirleri yok mu yoksa kendi çıkarlarını mı gözetiyorlar? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?


Jeff: Bence her iki açıdan da faiz oranlarının gerçek rolünü, fiyata karşı değerin asıl anlamını, sağlam para fikrini, Praksiyoloji düşüncesini bilmemek onların çıkarına. Neden bilsinler ki? Bizler biraz da fanus içinde yaşıyoruz çünkü her ne sebeple olursa olsun, üçümüz de muhtemelen oldukça genç yaşta Avusturya İktisat Ekolü ile tanıştık ve bu konunun uzman okuyucuları olmaya başladık. Eğer bununla tanışmamış olsaydık ve iktisatçı olmaya karar verip Batı'da hemen hemen her yerde bir doktora programına katılmış olsaydık, tamamen matematiksel, modellemeci, istatistiksel bir tür Neo-Klasik, Neo-Keynesyen eğitimden geçmiş olacaktık ve bu eğitimden ya Avusturya Ekolü'nü bilmeden ya da onu küçümseyerek çıkacaktık. Demem o ki, iktisadın sosyal bir bilim olduğu fikri bence iktisat mesleğinde biraz kaybolmuş durumda. Hem akademi dünyası hem de sizin rejim ekonomistleri olarak adlandırdığınız Paul Krugman gibi kişiler, iktisadı bizim yaptığımız gibi neredeyse felsefenin ya da mantığın bir alt kümesi olan bir sosyal bilim olarak düşünmüyorlar. İktisadı daha çok muhasebe ya da finans gibi bir iş disiplini olarak görüyorlar. Sosyal bilimlere, fizik bilimlerinin hipotezlerini uygulayıp ampirik modellerini test ederken, fizik kıskançlığı olarak adlandırılan bir duygu içindeler. Bunların hepsinin kötü insanlar olduğuna ikna olmuş değilim. Bence onlar ciddi anlamda iktisadî ilke ya da prensiplerin her iki tarafı da dengeleyen matematiksel denklemler kullanılarak ifade edilebileceğini düşünüyorlar. Örneğin 1800'lü veya 1500'lü yıllarla ilgili olarak şöyle düşünüyorlar... Gerçi onlar 20. yüzyıldan öncesini de okumuyorlar. Şunu da unutmamamız gerekiyor ki iktisadî düşünce tarihine dair herhangi bir ders almadan da iktisat üzerine doktora derecesi alabilirsiniz. Yani Harvard'a falan giden çok zeki bir çocuğu alıp bir iktisat programına sokuyorsunuz ve gerçekten mezun olabiliyorlar. Mezun olduklarında kendilerinden önce gelen iktisatçılar ve çeşitli düşünce ekolleri hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Bu da onları hiçbir bilgi olmadan bir adaya bırakmak gibi bir şey. Yani sistem kesinlikle matematiksel iktisatçılar yetiştirmek üzere tasarlanmış. Ben onların faydalı olmadıklarını, hatta aslında çok fazla zarar verdiklerini düşünüyorum. Bu insanlar akademide ve Fed gibi yerlerde bir sürü rahat koltuğa sahipler. En kötü ihtimalle hepimizi daha da kötü duruma düşürecek yalanlar yayarak aktif bir şekilde zarar veriyorlar. Yani evet, mesleğin başı büyük belada. Görebildiğim kadarıyla iyi bir şey yapmadıkları gibi ve en iyi ihtimalle bir miktar zarar veriyorlar. Bu bir sorun teşkil ediyor. İktisat mesleği hakkında yeterince konuşmuyoruz. İktisat hakkında konuşuyoruz, ancak meslek ve onun sağladığı teşvikler ve çarpıtmalar hakkında konuşmuyoruz. Bu yüzden bunun büyük bir komplo olduğunu düşünmüyorum. Bence iktisatta ilerlemenin yolu araştırma yayınlamaktan, istatistiksel veya matematiksel modelleme yapmaktan geçiyor. Böylece Merkez Bankası'nda ya da başka bir yerde iş bulabiliyorsunuz. Bence bu durum, insanları bu işlerle uğraşmaktan soğutuyor. Onlar buna edebî iktisat diyorlar. Human Action'ı açıyorsunuz, grafikler ve tablolar yok. Sadece bir sürü kelimeden oluşuyor. Bence buradaki mesele bu ve biz de mesleğin eleştirmenleri olmalıyız. Rolümüzün bir parçası da güçlü eleştirmenler olmak. Sanırım heterodoks olmanın anlamı da bu.


Caner: Çok teşekkürler. Dünyanın adem-i merkezileşmesinden söz etmişken, altının sağlam para olduğu konusunda hemfikiriz ve ayrıca elimde sizin Mises Enstitüsü'nden getirdiğiniz gümüş sikke var. Öte yandan, fiziksel bir emtia olmadığı için Bitcoin'in sağlam para olduğunu reddedenler de var. Bu da liberteryenleri ikiye bölüyor. Siz ne düşünüyorsunuz? Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?


Jeff: Bu konu pek çok insanın ayrışmasına neden oluyor. Bitcoin bir emtia olabilir mi? Paranın para olabilmesi için daha önce bir meta olarak var olması gerekir mi? Açıkçası ben paranın dereceleri olabileceği konusunda oldukça agnostiğim. İyi ve daha iyi paraya sahip olabilirsiniz. Altın genellikle gümüşten daha iyi bir para olmuştur. Bir Mercedes genellikle bir Yugo'dan daha iyidir, ama ikisi de arabadır. Dolayısıyla paranın dereceleri olabileceğine katılıyorum. Tekrar edeyim ki bunların hepsi subjektiftir. İçinde bulunulan durumdaki bireylere göre değişir. Örneğin bir hapishaneyi incelediğinizde sigaranın ya da başka bir malın hızlıca para birimi olduğunu görebiliyorsunuz. Yani bir şeyin para olup olmadığına karar vermek birey olarak bize değil, piyasaya kalmış bir şeydir. Bu anlamda Bitcoin'in henüz para olmadığını, hatta Lightning Ağı'yla bile para olarak yaygın kullanımda olmadığını söyleyebilirim. Ayrıca, eğer bir Bitcoin maksimalisti iseniz, muhtemelen Gresham Kanunu geçerlidir ve Bitcoin'inize sarılırken itibari paranızı kullanıyorsunuzdur, değil mi? Tam tersini yapmıyorsunuzdur. İşte bu kadar. Peki regresyon teoremine uyuyor mu? Bu zor bir soru. Bu konuda her iki yönde de bir sürü makale okudum. Ben uyduğunu söyleyebilirim. Çünkü sabitlik, diğer bir deyişle entegre teknoloji, blok zincirinin sabitliği ve bunun görünebilirliği, çifte harcamanın ortadan kaldırılması ve tüm dünyanın şeffaflıkla işlemleri görebilmesi. Bence tüm bunlar bir araya geldiğinde, bu teknolojinin kullanımının temel teşkil ettiğini söyleyebileceğimiz bir teknoloji bütünü oluşturulabilir. Bu teknolojinin parasal değerinden ayrı bir kullanımı var. Dürüst olmak gerekirse, parasal kullanımının dışında bir değere sahip olup olmadığı sorusunun cevabı kesin gibi görünmektedir: Evet, çünkü pek çok insan Bitcoin'i 64,000$'a kadar satın aldı. Çoğunlukla da bunu para olarak kullanmıyorlar. Bu da piyasanın bize Bitcoin’in önceden var olan ya da ona temel teşkil eden bir kullanımı olduğunu söylediğini gösteriyor; belki de sizin ve benim geleneksel olarak düşündüğümüz şekilde bir emtia olarak. Ancak para olarak benimsenmesinden önce temeli olan bir kullanımı olduğunu görebiliriz. Bu ikinci kısım, yani paranın yaygın olarak benimsenmesi, yine geleceğe ve piyasanın karar vermesine bağlı, bana değil.


Caner: Pekâlâ, teşekkürler.


Erdi: Bazı insanlar itiraz ediyor. Bitcoin'in regresyon teoremini ihlal ettiğini, çünkü Bitcoin'in bir takas ekonomisinde işlem görmediğini söylüyorlar. Mesela Bitcoin'in altın gibi izlediği bir yol izlemediğini savunuyorlar. Ancak bazıları bunun gerekli olmadığını, çünkü önemli olan şeyin paranın dünkü fiyatı olduğunu, yani paranın dünkü ve ondan önceki günkü satın alma gücü olduğunu savunuyor. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda, bu benim kişisel görüşüm elbette, Bitcoin'i şöyle görüyorum... Para olarak kullanılabilir, çünkü şu anda fiyatları hesaplayabiliyoruz, paranın satın alma gücünü görebiliyoruz. Bu altın yardımıyla da olabilir, itibari para veya ABD Doları yardımıyla da. Fark etmez. Bitcoin sahneye girdi ve Bitcoin'in başlangıçta değeri sıfırdı, sonra değer kazanmaya başladı. Şu anda Bitcoin'i mübadele aracı olarak kullanabiliyoruz. Evet, henüz para değil. Tamam. Ama Bitcoin'i şu anda bir mübadele aracı olarak kullanabiliyorsak, bu gelecekte de para olarak kullanılabileceğimiz anlamına gelmiyor mu?


Jeff: Kesinlikle öyle olabileceği anlamına geliyor, evet, kesinlikle. Elimizdeki itibari para alternatiflerinin aksine, kesinlikle bunu umuyoruz, bunu destekliyoruz, değil mi? Demek istediğim, paranın milliyetsizleştirilmesi ya da özelleştirilmesi belki de dünya üzerindeki en büyük liberteryen proje olmalı. Vergi indirimlerinden ya da bunun gibi regülasyon süreçlerinden çok daha önemli. Parayı devletten ve merkez bankalarından almak 21. yüzyılın en büyük teknolojik ilerlemesi olacaktır, buna şüphe yok. Çünkü her şey, tüm mal ve hizmetler para gerektirir. Yani para bu denklemin yarısıdır, tabii korkunç bir şey olmaz ve takasa geri dönmek zorunda kalmazsak. Bu yüzden mal ve hizmetlerin kalitesine bakıyoruz. Bir tarafta, belki bir Honda Accord'a ya da başka bir şeye bakmak istersiniz, ama diğer tarafta, bunun için takas edilen paranın kalitesi ne olacak? Yani devletlerin ne yaptığını biliyoruz, merkez bankalarının ne yaptığını biliyoruz. Ellerinde yeni bir şey yok ve yeni bir numaraları da yok. Sürekli aynı şeyi yapacaklar. Çünkü tek bildikleri bu. En azından nominal çöküşlere izin vermeyecekler. Mecbur kaldıklarında yeniden enflasyon yaratacaklar. %15 gibi faiz oranlarına izin vermeyecekler. Çünkü Batılı devletler kamu borçları için %15 faiz oranlarında borçlarını ödeyemezler. Dolayısıyla merkez bankalarının ne yapacağını biliyoruz ve parasal bir alternatif olması gerektiğini de biliyoruz. Buradaki tek soru piyasanın, hatta karaborsanın işlemesine izin verilip verilmeyeceği. Bence itibari paranın yerine geçecek özel bir alternatifimiz olacak. Tüm bunlarla ilgili asıl soru, devletlerin kendi para birimlerinin yok edilmesini engellemek için silah kullanıp kullanmayacakları, insanları hapse atıp atmayacakları veya kaçırıp öldürüp öldürmeyecekleriyle ilgili. Bitcoin'i ya da Bitcoin gibi bir şeyi gerçekten yasaklayacaklar mı? Bunu söylemek zor. Devlette çok sayıda psikopat var ve egemen para birimleri üzerindeki kontrolü kaybetmek, siyasî güç isteyen insanlar için kesinlikle felaket olur. Yani evet, bence bu konuda ölümüne mücadele etmeleri kaçınılmaz. Ancak uzun vadeli geleceğin oldukça parlak olduğunu, itibari para birimlerinin sonsuza kadar devam edemeyeceğini ve bu nedenle piyasanın sürdürülebilir bir alternatif sağlayacağını düşünüyorum. Çünkü insanlar her zaman bir şeyler isteyecek ve her zaman bir şeyler için ödeme yapmaları gerekecek. Bu yüzden uzun vadede iyimser olduğumu söyleyebilirim.


Erdi: Peki ya fiyat enflasyonu ve 2008 sonrası parasal genişleme? Krizden sonra Fed para arzını artırdı ama kayda değer bir fiyat enflasyonu olmadı. Ancak COVID-19'dan sonra gerçekten ciddi bir fiyat enflasyonu olduğunu görüyoruz. Bu politikalar arasındaki fark neydi? 2008'den sonra ne oldu da kayda değer bir fiyat enflasyonu görmedik? Ve COVID-19'dan sonra ne oldu?


Jeff: İlk soruya cevabım yok ama size bir teori sunacağım. Öncelikle COVID-19 ile başlayalım. COVID-19 oldukça basit, en azından ABD için konuşacağım çünkü oraya daha aşinayım. Mali açıdan Fed'in ne yaptığını unutun. Sadece mali tarafta ABD Kongresi, iki ayrı dev yasa tasarısı arasında, ekonomiye yaklaşık 6 trilyon dolarlık bütçe takviyesi yaptı. Bu para doğrudan eyalet hükümetlerine, doğrudan şirketlere, bireylere, yerel yönetimlere gitti. Bu para hazine düzeyinde basılıp piyasaya sürülen bir paraydı. COVID mal ve hizmet arzını azalttığı için evde oturan, çalışmayan, mal ve hizmet üretmeyen bir grup insan vardı. Banka rezervlerine ya da hazine tahvillerinin satın alınmasına ya da borcun parasallaştırılmasına değil, doğrudan banka hesaplarına enjekte edilen yaklaşık 6 trilyon dolarlık yepyeni paralar vardı. Biraz gecikme oldu ama artık bu açık. Arz azalmaya devam ederken, hâlâ küresel tedarik zinciri sorunlarımız sürüyor. Dolayısıyla COVID fiyat enflasyonunun nedeni, en azından ABD'de, kesinlikle açık. Bunu anlamak için dahi olmaya gerek yok. 2008'e geri dönecek olursak, bazı Avusturya Ekolü mensuplarının öngördüğü gibi neden fiyat enflasyonu yaşanmadığı sorusu ortaya çıkıyor. Adil olalım. Bu konuda düşündüğüm ve okuduğum birkaç gerekçe var. Birincisi, 2008-2009'daki parasal arz genişlemesinin ve sonrasında birbirini izleyen parasal genişleme varlık alım turlarının çoğunun ticari banka rezervlerine gitmiş olmasıdır. Başka bir deyişle, Fed para yaratıyor ve temelde bankaları yeniden sermayelendiriyordu. Hazine borçlarını onlardan satın alıyor, ipoteğe dayalı menkul kıymetlerini onlardan satın alıyor ve onlara banka rezervleri ile kredi veriyordu. Böylece tüm bu borçlar bankaların defterlerinden silindi ve sonuç olarak çok fazla nakit rezervleri oldu. Ancak tanım gereği, rezervleri borç veremezsiniz. Ayrıca bu dönemde bankaların sermayeleri kısıtlıydı. Oysa rezervleri kısıtlı değildi. Yani Fed'den rezervleri için faiz alıyorlardı ki bu yeni bir şeydi. Bankaların bu parayı düşündüğümüz kadar çok borç vermemesinin bir nedeni de buydu. 2008'den itibaren ekonomideki canlılığın büyük bir kısmı, sonraki birkaç yıl boyunca büyük ölçüde yükselen hisse senedi piyasalarına ve konut piyasalarına, ama özellikle de konut piyasalarına ve ABD'nin iki kıyısının daha lüks bölgelerine gitti. Bu da Fed'in tüm para yaratma, rezerv yaratma ve parasal genişleme faaliyetlerinin daha çok varlıklı insanlar tarafından hissedildiğini göstermektedir. Bu insanlar ağırlıklı olarak borsaya yatırım yapmış, kıyı gayrimenkullerine ya da daha lüks piyasa gayrimenkullerine yatırım yapmış kişilerdir. Enflasyonun gerçekleştiği alan buydu. Başka bir deyişle, tüketici fiyatları enflasyonundan ziyade varlık fiyatları enflasyonu yaşandı. Sanırım bu konuda bazı makul ana akım eleştiriler var. Bence bu büyük ölçüde doğru. Bu benim görüşüm. Ancak bana göre asıl gerçekleşen, tüketici fiyatları enflasyonundan ziyade varlık fiyatları enflasyonunun yaşanmış olmasıdır. Bence 2008'in kısa hikayesi bu. Ancak bir eleştirmen, "Jeff, bu biraz kendinize hizmet eden bir Avusturyan açıklaması çünkü siz hiperenflasyon öngörüyordunuz" diyebilir. Ben de bu eleştiriyi kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum.


Caner: Çok teşekkür ederim. Ve işte son sorumuz. Daha önce de belirttiğiniz gibi, Property and Freedom Society etkinlikleri için dört kez Türkiye'de bulundunuz. Türkiye ve Türk halkı hakkındaki genel düşünceleriniz nelerdir ve Mises Enstitüsü Türkiye takipçileri için herhangi bir tavsiyeniz var mı?


Jeff: Bildiğiniz gibi İstanbul'da biraz zaman geçirdim, ancak bilgim sadece bir turistin bilgisi kadardır. Türkiye'nin doğusunun tamamını görmedim, ki orayı da görmeyi çok isterim. Anladığım kadarıyla daha kırsal, daha dindar, başkente ve İstanbul'a göre daha az varlıklı, yani 85 milyon insan hakkında genelleme yapmak oldukça zor, özellikle de coğrafi olarak bu kadar çeşitlilik gösteren bir ülkede. Ancak şunu söyleyebilirim ki Türkiye'nin çok şey vaat ettiğini düşünüyorum. Örneğin, bence altın Batı'da olduğundan daha fazla Türk ruhunun bir parçası. Daha fazla insan altın sahibi, her dükkanda altın görüyorsunuz. Bence altın, Batı'da olmadığı şekillerde Türkiye'de insanların aklında. Biz burada "Buna nasıl sahip olabilirsin ki? Bu temettü bile ödemiyor." diyerek göz ardı ediyoruz. Yine coğrafi konumuna ilişkin, ama aynı zamanda, anladığım kadarıyla, Batı Avrupa ve ABD'ye kıyasla çok daha az refah devletine sahipsiniz. Bu da bir iş etiği yaratıyor ve Türklerin geleceğe umutla bakmaması için hiçbir neden yok. Demek istediğim, Erdoğan hakkında genel olarak konuşacak kadar bilgim yok çünkü Amerikan basınında tek taraflı bir Erdoğan algısı var. Buradaki hikaye şu: Türkiye laikleşiyordu, AB'ye katılacaktı ve bir tür Avrupa kavşağı olacaktı, ta ki Erdoğan raydan çıkıp sivil özgürlükleri kısıtlamak ve gazetecilere baskı yapmak isteyene kadar. Birdenbire radikal biri olduğu izlenimi yaratmak istedi. Ancak Batı medyasının Türkiye'yi diğer İslam ülkelerine karşı ABD'nin çıkarları için bir kalkan olarak kullanmak istediğine inandığımı söyleyemem; çünkü Türkiye çok daha ılımlı bir ülke olarak görülüyor. Sanırım Türkiye'nin neredeyse %98 ya da 99'u Müslüman. Ama Amerika'da kimse Türkiye'deki ya da Suudi Arabistan'daki Müslüman milliyetçiliğinden şikayet etmiyor, değil mi? Amerika'da bir şekilde "Amerikalıların %70'i Hıristiyan" dediğinizde "Nesin sen, Hıristiyan milliyetçisi mi?" diye soruyorlar. "Hayır, ben sadece bir gerçeğe işaret ediyorum." diyorum. Türkiye'nin zengin olması gerektiğini düşünüyorum. Bunun hükümet değişikliği anlamına gelip gelmediğini bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim ki eğer siz Mises Enstitüsü Türkiye'siyseniz, işte yanınızda Hoppe var. Bu yüzden kesinlikle bir araya gelmeyi çok isterim, birkaç kişi getireceğim ve biraz da finansal destek sağlayacağım. Ayrıca örneğin İstanbul’da büyük bir etkinlik düzenlemek isteriz. PFS'nin olduğu yerde ya da civarında. Öncesinde ya da hemen sonrasında.


Caner: Kulağa harika geliyor.


Erdi: Bence ABD ile Türkiye arasındaki temel farklardan biri, ABD’de Demokratlar, Cumhuriyetçiler ve Liberteryenler gibi farklı görüşlerin olması. ABD’de bazı insanların serbest piyasayı savunduğunu görebilirsiniz, ancak Türkiye'de bu söz konusu değil. İlginç bir şekilde neredeyse tüm siyasî partiler ya da belki de hepsi müdahaleci. Ekonomiyi, insanları ve insanların zihinlerini şekillendirmek istiyorlar. Bu yüzden hiçbir siyasî parti "biz piyasayı serbest bırakacağız, bu konuda bir şeyler yapmaya çalışacağız" demiyor. Hepsi "iktidara geldiğimizde durumu değiştireceğiz, durumu iyileştireceğiz" diyor. Yani bu bir tür müdahaleciliğe çıkıyor. Bence Türkiye'deki temel zorluklardan biri de bu. Amerika Birleşik Devletleri gibi değil. ABD’deki gibi farklı görüşler yok.


Caner: Burada bütün siyasî partiler solcu ama giderek biraz daha serbest piyasacı oluyorlar diyebilirim. CHP bile serbest piyasadan yana olduğundan bahsetti. Devletin baskısı, enflasyon vesaire nedeniyle liberalizm burada gelişiyor. Yani o kadar da kötümser değilim.


Jeff: Aslında Bodrum çevresindeki bölge kesinlikle inanılmaz bir potansiyele sahip, çünkü Akdeniz Avrupa'sına, Fransa'ya, İspanya'ya ve İtalya'ya bakarsanız, hepsinin kötü fikirlerle dolu olduğunu, her şeyi pahalılaştırdıklarını ve zorlaştırdıklarını görürsünüz. Bence Türkiye gerçek bir güvenli liman olabilir, sıcak havası ve plajlarıyla İsviçre ya da Monako gibi olabilir. Türkiye'ye taşınma ya da en azından ikinci bir ev edinme konusunda büyük bir iştah var. Sadece bunu isteyip istemediğinizden, yani bir grup Batılının istila etmesini isteyip istemediğinizden emin değilim.


Caner: Şu anda, geçen yıldan bu yana ülkemize birkaç milyon Ukraynalı ve Rus geldi, yani şu anda herkese kapımız açık.


Jeff: Gayet makul.


Caner: Zaman ayırdığınız ve verdiğiniz emek için çok teşekkür ederiz. Sizi burada ağırlamak bizim için bir zevkti.


Jeff: Kesinlikle. Umarım önümüzdeki Eylül ayında görüşürüz.


Caner: Umarız.


Jeff: Tamam. Pekâlâ. Teşekkürler arkadaşlar.


Erdi: Çok teşekkür ederiz.

69 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Yazı: Blog2 Post
bottom of page