top of page

İkincil Vaka: Türkiye Üniversiteleri

19/04/2022 - Lysander Van Der Linde

Türkiye’de üniversite olmadığına dair radikal söylemleri az çok biliyorsunuz. Atatürk’ün başarısızlıkla sonuçlanan üniversite reformundan, YÖK’ün kuruluşu ve sözüm ona üniversitelerin devlet eliyle mantar gibi çoğalmasına kadar çeşitli faktörlerden bahsedilir. Bunlardan en önemlisi ve en tehlikelisi ise, üniversitelerdeki sol yapılanmalardır. Hans-Hermann Hoppe’nın akademyayı ele geçirmiş sosyal adalet savaşçısı, düşünce polisleriyle olan savaşını illaki duymuşsunuzdur. Ancak Türkiye’de, durumlar Amerika’da olduğu kadar fecidir. Türkiye üniversitelerindeki sol yapılanmalar, sol örgütler tarafından desteklenmekte ve fonlanmakta olan metastaz yapmış bir kanserdir.


Önce üniversitenin ne olduğunu tanımlayalım: Üniversite, bilimsel araştırma yapan, yaptığı araştırmanın meyvelerini öğrencilerine öğreten ve aynı zamanda bunu uluslararası bilimin tartışmasına sunan bir sistemdir.


Kültürel marksist ve postmodernist öğrenci ve akademisyenler ise eğitim kurumlarına sızıp bu sistemi sekteye uğratmaktadır.


Bunu Neden ve Nasıl Yapıyorlar?

Bunu neden ve nasıl yaptıklarını marksist filozof Max Horkheimer’ın marksist devrime dair sözüyle özetleyebiliriz:


Devrim silahlarla değil, daha ziyade adım adım, yıldan yıla, nesilden nesile gerçekleşecektir. Kademeli olarak onların eğitim kurumlarına ve siyasi makamlarına sızacağız. Onları, evrensel eşitlikçiliğe doğru ilerlerken yavaşça marksist oluşumlara dönüştüreceğiz.

Kanada’ya iltica eden eski KGB ajanı Yuri Bezmenov, anlattığı dört adımlık ideolojik yıkımın ilk adımı olan demoralizasyon, yani ahlâkî çöküntüden bahseder. Bu adımı uygulamak ise yaklaşık 15 ila 20 yıl sürer. Bu adımın uygulanmasında ise marksizm sempatizanı öğrenciler ve akademisyenler rol oynar. Marksist ve postmodern propagandalarla bolca beyin yıkanır. İnsanları, belirli uyaranlara belirli bir düzende düşünmek ve tepki vermek üzere programlarlar ve süreç geri döndürülemezdir. Beyni yıkananlar içinse artık doğru bilgilere maruz kalmak önemli değildir. Ahlâken bozuk kişiler doğru bilgiyi değerlendiremezler. Onlara deliller, belgeler, fizikî ispatlar yağdırsanız dahi reddederler. Bugün yeni bir nesil eğitmeye başlansa bile, hasarı düzeltmek bir 15-20 yıl daha sürecektir.


Türkiye’de, özellikle devlet üniversiteleri bu oluşumların palazlanmasına fazlasıyla müsaittir. Devlet üniversiteleri, tek bir merkezden çıkan sorularla sınav yaparak öğrenci alır. Hiçbir üniversite, ne şekilde ve nasıl sınav yaparak öğrenci alımı yapma özerkliğine sahip değildir. Bu da sınav sorularının çalınması durumunda, rahatça kopya çekerek istenen üniversiteye girilmesini sağlar. Ayrıca Türkiye’deki üniversite sistemi, potansiyel öğrencilerin ne amaçla üniversiteye girmek istediklerini de sorgulamamaktadır. Devlet üniversiteleri özel bir kuruluş olmadığından ve devletin o üniversiteye şart koştuğu puanı alan her öğrenciyi kontenjanları dahilinde ayrımcılık yapmadan kabul etmek zorunda olduklarından, her çeşit insan istedikleri gibi üniversitelere girebilmektedirler.


Sözüm ona öğrenci olarak okula sızan marksistlerin, görüşlerini beğenmedikleri hocaları tehdit ettiği, eylemlerine katılımcı toplamak için dersleri bastığı ve yollarına taş koyan öğrencilere fiziksel şiddet uyguladıkları bilinmektedir. Karşıt görüşlü öğrencilerin birbirleriyle soda şişeleri, sopa ve bıçaklarla fiziksel çatışmaları da Türkiye’deki devlet üniversitelerinin klasik manzaraları olmuştur.


Hatta bunun en ciddi örneği, Ege Üniversitesi’nde Fırat Çakıroğlu’nun öldürülmesidir.


Bu oluşumların feminist ayakları (örneğin Kampüs Cadıları) ise taciz ve tecavüz iftiralarını, istenmeyen kişiyi sindirme, linç etme ve okuldan uzaklaştırma aracı olarak sistematik bir şekilde kullanır.


Bu oluşumların ana maksadı ise kendilerini destekleyen etnik marksist terör örgütlerine üye toplamaktır. Propaganda yoluyla kendilerinden olmayan öğrencilerle dostluk kurmak bahanesiyle, manipülatif bir süreç izlemektedir.


Sol akademisyenler ise farklı bir yol izlemektedir. Özellikle sosyal ve beşeri bölümlerde postmodern öğretiler sıkça karşımıza çıkmaktadır.


Peki, postmodernizm nedir?


Postmodernizm, kısaca modernizmin bittiği ve eleştirilerden sağ çıkamadığı inancıdır. Yapıbozumculuk, postyapısalcılık ve feminizm gibi dallara ayrılır.


Normal şartlar altında eleştiri, eleştirenin, aşağı olduğu şeyin öyle olduğunu ispatlamaya çalışırken daha üstün bir fikri varsa işe yarar. Ancak postmodernizm bu şekilde çalışmaz. Antik Yunan sofistlerine benzer bir şekilde, retorikte ustalaşarak karşıt görüş ne olursa olsun güçlü argümanlarla cevap vermişlerdir. Michel Foucault, “Akıl, Hakikat veya Bilgi adına veya karşısında konuşmak anlamsızdır” demiştir. Aynı şekilde Stanley Fish de kendi eleştiri metodunun “onu haklı olmak zorunluluğundan kurtardığını” iddia eder. Bu alıntılardan da anladığımız gibi, postmodernizm teyitsiz sert eleştiriden ibarettir. Gerçekleri “inşa ederken” bilimin ve aklın temelsiz olduğunu iddia ederler. Aklın, hakikatin ve bilginin “yapısını bozmak” isterler ki “gerçek” maksadı ortaya çıksın. Sezgisel sonuçlara varırlar. Onlara göre ifadelerin gerçek veya nesnelerin belli bir doğası olmadığını iddia etmek için bir gerekçe yoktur.


Kısaca postmodernizm, amiyane tabirle kişinin “mabadından uydurduğunu” doğru varsayan, laf salatası bir zırvalıktan ibarettir. Sizce bilim yapılan bir kurumda, anlamsız, bilim dışı saçma sapan öğretiler olmalı mıdır? Dünyanın düz olduğu gibi uçuk bir iddiayı en azından yanlışlayabilirsiniz. Ancak bu yanlış bile değil, düpedüz zırvalıktır. Kitlelerin kafasını karıştırıp yanlış düşünceler empoze etmekten başka da bir işe yaramaz.


Bu, sol akademisyenlerin oldukça işine gelen bir şeydir. Zira yukarıda da söylendiği gibi, ifadeyi ortaya atanın haklı olmak gibi bir zorunluluğu da olmadığından, canlarının istediğine doğru, istemediğine yanlış deme özgürlükleri vardır. Sol akademisyenler bu şekilde sevmedikleri öğrencileri, sınıfta bilerek bırakarak okullarını uzattırabilirler. Zira vize ve finallerdeki soruların değerlendirmeleri de keyfîdir.


Geert Hofstede’nin 6 boyutlu ulusal kültür modellemesine göre ülkemiz kültüründe güç mesafesi boldur, bireycilik azdır. Bir hiyerarşi içerisinde kişinin bağımsız iş yapması mümkün değildir. Güç merkezîdir ve topluluğun üyeleri (bu örnekte üniversite öğrencileri), yöneticilerine (yani hocalara) ve kurallarına sıkı sıkıya bağlıdır. Kolektivist kültürümüzde ise iletişim direkt olmamakla beraber açıkça çatışmalardan kaçınılmaktadır. Adam kayırma boldur. Bunun üniversitelere yansıması da bir üniversitenin üniversite olmasının temel şartlarından eleştiri kültürü ve akademik özgürlüğün tamamen ortadan kalkmış olması şeklindedir.


Bütün bu anlatılanların sonucunda hür düşünce, sözüm ona üniversite ortamında artık hiçbir şekilde barınamaz hâle gelmiştir.


Ne Yapılmalı?

Devlet, bütün üniversitelerden elini çekmelidir. Bütün üniversiteler özelleştirilmeli ve devletten tamamen bağımsız olmalıdır. Devletin dayattığı merkezî sınav sistemleri kaldırılmalı ve üniversiteler alacakları öğrencileri kendi yöntemleriyle seçmelidir. Üniversite eğitimini ağır bir şekilde regüle eden ve dayatmalar uygulayan YÖK kapatılmalıdır. Üniversiteler, bünyelerindeki radikal sol unsurları ve postmodern akademisyenleri ivedilikle bünyesinden fiziken uzaklaştırmalıdır. Böylece üniversite eğitimi, tamamen serbest piyasaya bırakılmış olacaktır. Kendi yöntemleriyle, optimum sayıda öğrenci alan üniversitelerin eğitim kalitesi artacaktır. Üniversiteler tamamen bağımsız olduğundan öğrencilerin talep ettikleri eğitimi sekteye uğramadan verme imkânına sahip olacaklardır. Eğitimde başarısız olan ve tehlikeli unsurları bünyesinden temizlemeyen üniversiteler ise tercih edilmeyerek, iflas edecek ve serbest piyasadan elenecektir.


Kaynaklar:

 

Yazar: Lysander Van Der Linde
453 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör
Yazı: Blog2 Post
bottom of page