Emperyalizm Paradoksu I Hans-Hermann Hoppe



Devlet


Geleneksel olarak devlet, bir kurum olarak iki emsalsiz özelliği ile tanımlanır. Birincisi, nihai karar verme yetkisinin (yargı yetkisinin) zorunlu bir bölgesel tekelcisidir. Yani, kendi içindeki çatışmalar da dahil olmak üzere o her türlü çatışma durumunda nihai hakemdir. İkincisi, devlet vergilendirme konusunda bölgesel tekelcidir. Yani, kanun ve nizamın sağlanması için vatandaşların ödemesi gereken bedeli tek taraflı olarak belirleyen bir kurumdur.


Tahmin edilebileceği gibi, eğer biri adalet için sadece devlete başvurabilirse, adalet devlet lehine saptırılacaktır. Nihai karar verme tekeli, çatışmayı çözmek yerine, kendi lehine çözmek için çatışmayı kışkırtacaktır. Daha da kötüsü, adaletin kalitesi tekelci himaye altında düşerken fiyatı yükselecektir. Herkes gibi kendi çıkarlarıyla motive olan ama vergilendirme gücüyle donatılmış devlet görevlilerinin amacı her zaman aynıdır: geliri en üst düzeye çıkarmak ve üretken çabayı en aza indirmek.


Devlet, Savaş ve Emperyalizm


Bir devlet kurumunun içsel sonuçlarına odaklanmak yerine, dışsal sonuçlarına, misal iç politikadan çok dış politikaya odaklanacağım.


Adaleti saptıran ve vergi koyan bir kurum olarak her devlet “ayrılık” ile tehdit edilir. Özellikle en üretken vatandaşı vergiden ve yasanın çarpıklığından kaçmak için ülkeden ayrılabilir. Hiçbir devlet bunu istemez. Aksine, devlet görevlileri, denetim kapsamının ve vergi tabanının küçüldüğünü görmek yerine, bunların genişletilmesini tercih ederler. Ancak bu onları diğer devletlerle çatışmaya sokar. Ancak, "gerçek" kişi ve kurumlar arasındaki rekabetten farklı olarak, devletler arasındaki rekabet eleyici niteliktedir. Yani, herhangi bir alanda nihai karar verme ve vergilendirme konusunda yalnızca bir tekel olabilir. Sonuç olarak, farklı devletler arasındaki rekabet, siyasi merkezileşmeye ve nihayetinde tek bir dünya devletine doğru bir eğilimi teşvik eder.


Ayrıca, nihai karar almanın vergiyle finanse edilen tekelcileri olarak devletler, doğası gereği saldırgan kurumlardır. Saldırgan davranışın maliyetini "gerçek" kişi ve kurumlar üstlenmek zorundayken (ki bu da onları bu tür davranışlardan kaçınmaya sevk eder veya edebilir), devletler bu maliyeti vergi mükelleflerine dışsallaştırabilir. Bu nedenle, devlet görevlileri provokatör ve saldırgan olmaya eğilimlidir ve merkezileşme sürecinin şiddetli çatışmalar, örneğin devletler arası savaşlar, yoluyla ilerlemesi beklenebilir.


Dahası, devletlerin küçük başlamaları ve başlangıç noktası olarak çok sayıda bağımsız bölgesel birimden oluşan bir dünya varsayılması gerektiği göz önüne alındığında, başarının gerekliliği hakkında oldukça spesifik bir şey söylenebilir. Devletlerarası savaşta zafer veya yenilgi elbette birçok faktöre bağlıdır, ancak nüfus büyüklüğü gibi diğer şeyler aynı iken, uzun vadede belirleyici faktör, bir devletin elindeki ekonomik kaynakların nispi/göreceli miktarıdır.


Devletler vergilendirirken ve düzenlerken ekonomik zenginliğin yaratılmasına katkıda bulunmazlar. Bunun yerine, asalak bir şekilde mevcut servetten yararlanırlar. Yalnızca, hükümetler mevcut servet miktarını olumsuz yönde etkileyebilirler. Diğer şeyler eşit olduğunda, yerel ekonomiye uygulanan vergi ve düzenleme yükü ne kadar düşükse, nüfus o kadar fazla artma eğiliminde olacak ve devletin komşu rakiplerle olan çatışmalarında yararlanabileceği yurt içinde üretilen zenginlik miktarı da o kadar fazla olacaktır. Yani, ekonomilerini nispeten daha az vergilendiren ve düzenleyen devletler - liberal devletler – rakiplerini yenme ve daha az liberal olanlar pahasına topraklarını veya hegemonik kontrol alanlarını genişletme eğilimindedir.


Bu, örneğin, tam tersinden ziyade neden Batı Avrupa'nın dünyanın geri kalanına hükmettiğini açıklıyor. Daha spesifik olarak, neden önce Hollandalıların, sonra İngilizlerin ve son olarak 20. yüzyılda ABD'nin baskın emperyal güç haline geldiğini ve kendi içinde en liberal devletlerden biri olan Birleşik Devletler’in neden en saldırgan dış politikayı yürütürken, örneğin eski Sovyetler Birliği’nin, tamamen liberal olmayan (baskıcı) iç politikalarıyla nispeten barışçıl ve temkinli bir dış politika izlediğini açıklıyor. Birleşik Devletler askeri olarak başka herhangi bir devleti yenebileceğini biliyordu; bu nedenle agresif olmuştur. Buna karşılık, Sovyetler Birliği, birkaç gün veya hafta içinde kazanamazsa, önemli büyüklükteki herhangi bir devletle askeri bir çatışmayı kaybetmenin kaçınılmaz olduğunu biliyordu.


Monarşi ve Ordu Savaşlarından Demokrasi ve Topyekûn Savaşlara


Tarihsel olarak, çoğu devlet, mutlak veya anayasal krallar veya prensler tarafından yönetilen monarşiler olmuştur. Bunun neden böyle olduğunu sormak ilginçtir ama burada bu soruyu bir kenara bırakmak zorundayım. Başkanlar veya başbakanlar tarafından yönetilen demokratik devletlerin (sözde parlamenter monarşiler dahil), Fransız Devrimi'ne kadar nadir oldukları ve dünya tarihindeki önemlerini ancak 1. Dünya Savaşı sonrasında elde ettiklerini söylemek yeterlidir.

Bütün devletlerin saldırgan eğilimlere sahip olması beklenmekle birlikte, bir yanda geleneksel kralların diğer yanda modern başkanların karşılaştığı farklı teşvik yapıları, farklı savaş türlerini izah edecek kadar ayrışıktır. Krallar kendilerini kontrolleri altındaki toprakların sahibi olarak görürken, başkanlar kendilerini emanetçi olarak görüyorlar. Bir kaynağın sahibi, kaynaktan elde edilecek cari gelir ve onun içerdiği sermaye değeri (beklenen gelecekteki gelirin bir yansıması olarak) ile ilgilenir. Çıkarları "kendi" ülkesinde somutlaşan sermaye değerlerinin korunması ve geliştirilmesi kaygısıyla uzun vadelidir. Buna karşılık, bir kaynağın emanetçisi (özel mülkten ziyade kamu mülkiyeti olarak görür) öncelikle mevcut geliriyle ilgilenir ve sermaye değerlerine çok az dikkat eder veya hiç dikkat etmez.


Bu farklı teşvik yapısının ampirik sonucu, monarşik savaşların demokratik savaşlara kıyasla "ılımlı" ve "muhafazakâr" olma eğiliminde olmasıdır.


Monarşik savaşlar, tipik olarak, karmaşık bir hanedanlar arası evlilikler ağının neden olduğu miras anlaşmazlıklarından ortaya çıkmışlardır. Elle tutulur bölgesel hedeflerle karakterize edilirlerdi. İdeolojik güdümlü kavgalar değillerdi. Halk, savaşı kralın özel meselesi olarak görüyordu. Kral kendi meselesini kendi parası ve askeri güçleri ile finanse edecek ve yürütülecekti. Ayrıca, farklı yönetici aileler arasındaki çatışmalar olarak, krallar, savaşçılar ve savaşçı olmayanlar arasında net bir ayrım tanımaya ve savaş çabalarını yalnızca birbirlerine ve aile mülklerine karşı hedef almaya mecbur hissettiler. Böylece askeri tarihçi Michael Howard, 18. yüzyıldaki monarşik savaş hakkında şunları kaydetti:

[Avrupa] kıtasında ticaret, seyahat, kültürel ve eğitim ilişkileri savaş zamanında neredeyse engellenmeden devam etti. Savaşlar kralların savaşlarıydı. İyi vatandaşın rolü vergilerini ödemekti ve sağlam politik ekonomi, bu vergileri ödeyecek parayı kazanmak için onun yalnız bırakılması gerektiğini söylerdi. Genç bir macera ruhu tarafından teşvik edilmedikçe, ne savaşların ortaya çıktığı karara katılması ne de savaşlar patlak verdiğinde bunlara katılması gerekiyordu. Bu meseleler arcane regni idi, yalnızca hükümdarın sorunuydu. [War in European History, 73]

Benzer şekilde Ludwig von Mises, ordu savaşları hakkında şunları gözlemledi:

Ordu savaşlarında ordu savaşırken, ordu mensubu olmayan vatandaşlar normal hayatlarını sürdürürler. Vatandaşlar savaş masraflarını öderler; ordunun bakım ve teçhizatı için para öderler, bunun dışında savaş olaylarının dışında kalırlar. Savaş eylemleri evlerini yerle bir edebilir, topraklarını harap edebilir ve diğer mülklerini yok edebilir; ama bu da katlanmak zorunda oldukları savaş maliyetlerinin bir parçasıdır. Aynı zamanda, savaşçılar tarafından -hatta "kendi" orduları tarafından bile- yağmalanıp rastlantı eseri öldürülmeleri de olasıdır. Ancak bunlar savaşın doğasında olmayan olaylardır; ordu liderlerinin operasyonlarına yardım etmek yerine onları engellerler ve komuta edenlerin birlikleri üzerinde tam kontrole sahip olmaları halinde hoş görülmezler. Orduyu oluşturan, donatan ve sürdüren, savaşan devlet, askerlerin yağmalamasını suç sayar. Onlar savaşmak için işe alınmışlardır, kendi başlarına yağmalamak için değil. Devlet, vatandaşlarının vergi ödeme kabiliyetini korumak istediği için sivil yaşamı eskisi gibi tutmak istemektedir; fethedilen topraklar kendi alanı olarak kabul edilir. Pazar ekonomisi sistemi, savaşın gereklerine hizmet etmek için savaş sırasında sürdürülmelidir. [Nationalökonomie, 725–26]

Eski rejimin (ancien regime) sınırlı savaşının aksine, Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları ile başlayan demokratik savaş dönemi, 19. yüzyılda Güney’in Bağımsızlık Savaşı ile devam etmiş ve 20. yüzyılda I. Dünya Savaşı ve II. Dünya Savaşı ile zirvesine ulaşmış, topyekûn savaş dönemi olmuştur.


Yöneten ve yönetilen arasındaki ayrımı bulanıklaştıran ("hepimiz kendimize hükmediyoruz") demokrasi, halkın kendisini belirli bir devletle özdeşleşmesini güçlendirdi. Fetih ve işgal yoluyla çözülebilecek hanedan mülkiyet anlaşmazlıkları yerine, demokratik savaşlar ideolojik savaşlar haline geldi: yalnızca kültürel, dilsel veya dini tahakküm, boyun eğdirme ve gerekirse imha yoluyla çözülebilecek medeniyetler çatışması. Halkın üyelerinin kendilerini savaşa kişisel katılımdan kurtarmaları giderek daha zor hale geldi. Bir savaşı finanse etmek için daha yüksek vergilere karşı direniş ihanet olarak kabul edildi. Demokratik devlet, bir monarşiden farklı olarak, herkesin "sahipliğinde" olduğundan, zorunlu askerlik istisnadan ziyade kural haline geldi. Ve tüm ulusun ekonomik kaynaklarıyla desteklenen, ulusal hedefler ve idealler için savaşan ucuz ve dolayısıyla kolayca harcanabilir askere alınan kitle ordularıyla, savaşçılar ve savaşçı olmayanlar arasındaki tüm ayrımlar ortadan kalktı. Tali hasar (savaşçı olmayanlara verilen hasar) artık istenmeyen bir yan etki değildi, savaşın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Michael Howard, "Bir kez devlet, hanedan prenslerinin 'mülkiyeti' olarak görülmeyi bırakıp", bunun yerine, nüfusun büyük bir bölümünün bu devlette hiçbir bedelin çok yüksek olmadığı, hiçbir fedakarlığın ödenemeyecek kadar büyük olmadığı bir mutlak İyi'nin cisimleştiğini görmesini sağlayan Özgürlük, Milliyet veya Devrim gibi soyut kavramlara adanmış kuvvetli güçlerin aracı haline geldi. Sonrasında rokoko çağının 'ılımlı ve kararsız yarışmaları' absürt anakronizmler olarak ortaya çıktı. [a.g.e. 75-76]


Benzer gözlemler askeri tarihçi ve tümgeneral J.F.C. Fuller tarafından da yapıldı:

Milliyet ruhunun, yani demokrasi ruhunun savaş üzerindeki etkisi derindi, ... [o] savaşı duygusallaştırdı ve sonuç olarak, onu vahşileştirdi; …. Ulusal ordular uluslarla savaşır, kraliyet orduları benzerleriyle savaşır. İlki bir kalabalığa itaat eder her zaman çılgın, ikincisi bir krala, genellikle aklı başında. … Tüm bunlar, aynı zamanda dünyaya zorunlu askerliği, kitle savaşını ve kitlenin finans ve ticaretle birleşmesi ve böylece yeni savaş alanlarını getiren Fransız Devrimi'nden gelişti. Çünkü bir kez bütün ulus savaştığında, o zaman savaş amacıyla tüm ulusal kredi kullanılabilir. [War and Western Civilization, 26–27]

Ve William A. Orton meseleleri şöyle özetledi:

On dokuzuncu yüzyıl savaşları, uluslararası hukukta iyi tanınan, sivil mülkiyetin ve ticaretin savaş alanının dışında sayıldığı gelenekle sınırlar içinde tutuldu. Sivillerin varlıklarına keyfi haciz veya kalıcı el konulması söz konusu değildi ve genellikle bir devletin diğerine empoze edebileceği bu tür mali ve toprakla ilgili şartlar dışında, savaşan tarafların ekonomik ve kültürel hayatlarının olduğu gibi devam etmesine izin verilirdi. Yirminci yüzyıl pratiği tüm bunları değiştirdi. Her iki Dünya Savaşı sırasında da çok büyük kaçakçılıklar ve tek taraflı deniz hukuku beyannameleri her türlü ticareti tehlikeye attı ve tüm emsallerini geride bıraktı. Birinci savaşın kapanışı, başlıca kaybedenlerin ekonomik toparlanmasını bozmak ve belirli sivil mülkleri elde tutmak için kararlı ve başarılı bir çabayla akıllarda kaldı. İkinci savaş, bu politikanın, savaşta uluslararası hukukun varlığının sona erdiği bir noktaya kadar uzandığını gördü. Alman Hükümeti, yıllarca, silahlarının sağlayabildiği kadarıyla, bir müsadere politikasını, medeni hukukta, uluslararası hukukta veya Hıristiyan etiğinde hiçbir yeri olmayan bir ırk teorisine dayandırmıştı; ve savaş başladığında, ulusların nezaketinin ihlali bulaşıcı oldu. Anglo-Amerikan liderliği, hem söylemde hem de eylemde, baskı uygulamasının ne yasal ne de bölgesel sınırlarını kabul eden bir haçlı seferi başlattı. Tarafsızlık kavramı hem teoride hem de pratikte kınandı. Yalnızca düşman varlıkları ve çıkarları değil, herhangi bir tarafın varlıkları ve çıkarları, tarafsız ülkelerde bile, savaşan güçlerin etkili kılabileceği her türlü kısıtlamaya maruz kaldı; ve tarafsız devletlerin ve savaşan topraklarda ya da savaşanların kontrolü altında bulunan sivillerin varlıkları ve çıkarları, düşman vatandaşlarınınkiyle hemen hemen aynı türden bir baskıya maruz kaldı. Böylece "topyekûn savaş" hiçbir sivil topluluğun kurtulmayı umamayacağı bir tür savaş haline geldi; ve "barışsever milletler" bariz olan çıkarımı yapacaktır. [The Liberal Tradition: A Study of the Social and Spiritual Conditions of Freedom, 251–52]

Ek: Demokratik Barış Doktrini

Devlet kurumunun nasıl savaşa yol açtığını; neden, görünüşte paradoksal olarak, ülke içinde liberal olan devletlerin emperyalist güçler olma eğiliminde olduğunu; ve demokrasi ruhunun savaşın yürütülmesinde medeniyetsizleşmeye nasıl katkıda bulunduğunu anlattım.

Daha spesifik olarak, Amerika Birleşik Devletleri'nin dünyanın en önde gelen emperyal gücü konumuna yükselişini; ve aristokrat bir cumhuriyet olarak ilk başlangıcından Güney’in Bağımsızlık Savaşı ile başlayan sınırsız bir kitle demokrasisine ardışık dönüşümünün bir sonucu olarak, Birleşik Devletler'in giderek daha kibirli, kendini beğenmiş ve gayretli bir savaş çığırtkanı olarak oynadığı rolü açıkladım.


O halde, barış ve uygarlığın önünde duran şey, her şeyden önce devlet ve demokrasi ve özellikle dünyanın model demokrasisi olan Amerika Birleşik Devletleri’dir. Şaşırtıcı olmasa da ironik bir şekilde, barış arayışına çözüm olduğunu iddia eden de kesinlikle ABD'dir.


Bu iddianın nedeni, tarihi Woodrow Wilson ve I. Dünya Savaşı günlerine kadar uzanan, George W. Bush ve onun neo-muhafazakâr danışmanları tarafından son yıllarda yeniden canlandırılan ve şimdiye kadar liberal-liberter çevrelerde bile entelektüel bir folklor haline gelen Demokratik Barış Doktrini’dir. Teori şunları ileri sürer:

  • Demokrasiler birbirleriyle savaşmazlar.

  • Bu nedenle, kalıcı barış yaratmak için tüm dünya demokratik hale getirilmelidir.

Ve -büyük ölçüde belirtilmemiş- bir sonuç olarak:

  • Bugün birçok devlet demokratik değil ve iç -demokratik- reformlara direniyor.

  • Dolayısıyla, bu devletleri demokrasiye dönüştürmek ve böylece kalıcı barışı sağlamak için savaşmak gerekir.

Bu teorinin tam anlamıyla bir eleştirisi için sabra sahip değilim. Ben sadece teorinin ilk önermesinin ve nihai sonucunun kısa bir eleştirisini sunacağım.


İlk olarak: Demokrasiler birbiriyle savaşmazlar mı? 20. yüzyıldan önce neredeyse hiçbir demokrasi olmadığı için, cevabın son yüz yıl içinde bulunması gereklidir. Aslında, tez lehine sunulan kanıtların büyük kısmı, Batı Avrupa ülkelerinin II. Dünya Savaşı sonrası dönemde birbirlerine karşı savaşa girmediği gözlemidir. Aynı şekilde Pasifik bölgesinde Japonya ve Güney Kore aynı dönemde birbirlerine karşı savaşmamışlardır. Bu kanıtlar durumu kanıtlıyor mu? Demokratik-barış teorisyenleri böyle düşünüyor. "Bilim insanları" olarak, "istatistiksel" kanıtlarla ilgileniyorlar ve böylesi kanıtları inşa edebilmeyi sağlayacak pek çok "vaka"ya sahip olduklarını düşünüyorlar: Almanya; Fransa, İtalya, İngiltere vb. ile savaşmadı; Fransa ise İspanya, İtalya, Belçika, vs. ile savaşmadı... Dahası, permütasyonlar var: ne Almanya Fransa'ya saldırdı, ne de Fransa Almanya'ya saldırdı vs... Bu nedenle, görünürde düzinelerce doğrulamamız var -ve bu yaklaşık 60 yıldır böyle- ve tek bir karşı örnek bile yok. Ama gerçekten de bu kadar çok teyit edici vakamız var mı?

Cevap, hayır. Aslında elimizde tek bir vakadan fazlası yok. İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesiyle birlikte, -şimdiye kadar: demokratik- Batı Avrupa'nın (ve Pasifik bölgesindeki demokratik Japonya ve Güney Kore'nin) esasen tamamı, ABD birliklerinin hemen hemen tüm bu ülkelerdeki varlığından da anlaşılacağı gibi, ABD İmparatorluğu'nun bir parçası haline geldi. İkinci Dünya Savaşı sonrası barış döneminin "kanıtladığı" şey, demokrasilerin birbirlerine karşı savaşa girmediği değil, Amerika Birleşik Devletleri gibi hegemonik, emperyalist bir gücün çeşitli sömürge bölgelerinin birbirine karşı savaşa girmesine izin vermediğidir. (ve tabii ki, hegemonun kendisi uydularına karşı savaşa girme gereği duymadı -çünkü itaat ettiler- ve gerekli görmediler veya efendilerine itaatsizlik etmeye cesaret edemediler).


Dahası, meseleler bu şekilde algılanırsa -bir varlığın diğerinden farklı bir isme sahip olması nedeniyle davranışlarının birbirinden bağımsız olması gerektiğine dair naif inançtan ziyade bir tarih anlayışına dayalı olarak- sunulan kanıtın demokrasiyle hiçbir ilgisi olmadığı ve her şeyin hegemonya ile ilgili olduğu açık hale gelir. Örneğin, İkinci Dünya Savaşı'nın sonu ile 1980'lerin sonu arasında, yani Sovyetler Birliği'nin hegemonik yönetimi sırasında, Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan, Litvanya, Estonya, Macaristan, vb.leri arasında savaş çıkmadı. Bunun nedeni komünist diktatörlükler olmaları ve komünist diktatörlüklerin birbirine savaş açmaması mıydı? Bu, demokratik-barış teorisyenlerinin çapındaki "bilim insanlarının" vardığı sonuç olmalı! Fakat kesinlikle bu sonuç yanlıştır. Sovyetler Birliği buna izin vermediği için hiçbir savaş çıkmadı, tıpkı Birleşik Devletler kendi egemenliğinde bunun olmasına izin vermediği için Batı demokrasileri arasında hiçbir savaş çıkmadığı gibi. Elbette, Sovyetler Birliği Macaristan ve Çekoslovakya'ya müdahale etti, ancak Amerika Birleşik Devletleri de örneğin Guatemala'da olduğu gibi Orta Amerika'ya çeşitli vesilelerle müdahale etti. (Yeri gelmişken: İsrail ile Filistin ve Lübnan arasındaki savaşlara ne dersiniz? Bütün bu ülkeler demokrasi değil mi? Yoksa Arap ülkeleri tanım gereği demokratik olmadığı için dışlanmış mı?)


İkinci olarak: Barış bir yana, her şeye çözüm olarak demokrasiye ne dersiniz? Burada demokratik-barış teorisyenlerinin durumu daha da kötüleşiyor. Gerçekten de, sergiledikleri tarihsel anlayış eksikliği gerçekten korkutucu. İşte sadece bazı temel eksiklikler:


İlk olarak, teori, özellikle kendi kendini liberteryen ilan edenlerden gelen, yalnızca skandal olarak adlandırılabilecek, demokrasi ve özgürlüğün kavramsal bir birleşimini içerir. Özgürlüğün temeli özel mülkiyet kurumudur; ve özel -münhasır- mülkiyet, demokrasi yani çoğunluk yönetimi ile mantıksal olarak bağdaşmaz. Demokrasinin özgürlükle hiçbir ilgisi yoktur. Demokrasi, komünizmin yumuşak bir çeşididir ve fikir tarihinde nadiren başka bir şey olarak ele alınmıştır.

Bu arada, demokratik çağın patlak vermesinden önce, yani 20. yüzyılın başına kadar, Batı Avrupa ülkelerinde hükümet (devlet) vergi harcamaları (hükümetin tüm düzeylerini birleştiren) ulusal hasılanın %7-15'ini oluşturuyordu ve hala genç olan Amerika Birleşik Devletleri'nde daha da azdı. Yüz yıldan daha kısa bir sürede tam yeşermiş çoğunluk yönetimi bu yüzdeyi Avrupa'da yaklaşık %50'ye ve Amerika Birleşik Devletleri'nde %40'a çıkardı.


İkincisi, demokratik barış teorisi, özünde yalnızca demokrasi ile demokrasi olmayan, kısaca diktatörlük olarak adlandırılan arasında ayrım yapar. Böylece yalnızca tüm aristokrat-cumhuriyetçi rejimleri değil, daha da önemlisi şu anki meramım için, tüm geleneksel monarşileri de ortadan kaldırmış oluyor. Bunlar, Lenin, Mussolini, Hitler, Stalin, Mao gibi diktatörlüklerle eş tutulur. Bununla birlikte, aslında, geleneksel monarşilerin (demokrasi ve diktatörlük yakından ilişki içindeyken) diktatörlüklerle çok az ortak noktası vardır.


Monarşiler, hiyerarşik olarak yapılandırılmış doğal -devletsiz- sosyal düzenlerin yarı organik sonuçlarıdır. Krallar geniş ailelerin, klanların, kabilelerin ve ulusların reisleridir. Nesiller boyunca miras alınan ve biriktirilen çok sayıda doğal, gönüllü olarak kabul edilen otoriteye hükmederler. Liberalizm ilk kez bu tür düzenlerin (ve aristokrat cumhuriyetlerin) çerçevesi içinde gelişti ve yeşerdi. Buna karşılık, demokrasiler görünüşte eşitlikçi ve yeniden dağıtımcıdır. Bunun sonucu olarak da 20. yüzyılda devlet gücünün yukarıda bahsedilen büyümesi gerçekleşti. Karakteristik olarak, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlayan monarşik çağdan demokratik çağa geçiş, liberal partilerin gücünde sürekli bir düşüşe ve buna bağlı olarak her türden sosyalistlerin güçlenmesine tanık oldu.


Üçüncüsü, bundan, demokratik-barış teorisyenlerinin Birinci Dünya Savaşı gibi felaketler hakkındaki görüşlerinin, en azından sözde özgürlüğe değer veren birinin bakış açısından, grotesk olarak kabul edilmesi gerektiği sonucu çıkar. Onlara göre bu savaş, özünde diktatörlüğe karşı bir demokrasi savaşıydı; dolayısıyla, demokrasilerin sayısını artırarak, ilerici, barışı güçlendiren ve nihayetinde haklı bir savaştı.


"Demokrasinin özgürlükle hiçbir ilgisi yoktur. Demokrasi komünizmin yumuşak bir çeşididir ve fikir tarihinde nadiren başka bir şey olarak ele alınmıştır."

Aslında mesele çok farklıdır. Elbette, savaş öncesi Almanya ve Avusturya, o zamanlar İngiltere, Fransa veya Amerika Birleşik Devletleri kadar demokratik niteliklere sahip olmayabilir. Ancak Almanya ve Avusturya kesinlikle diktatörlük değillerdi. Onlar (giderek daha fazla iğdiş edilen) monarşilerdi ve muadillerinden daha fazla olmasa da, tartışmasız bir şekilde liberallerdi. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri'nde savaş karşıtları hapse atıldı, Alman dili esasen yasa dışı ilan edildi ve Alman kökenli vatandaşlar açıkça taciz edildi ve çoğu zaman isimlerini değiştirmeye zorlandı. Avusturya ve Almanya'da bununla karşılaştırılabilir hiçbir şey olmadı.


Bununla birlikte, dünyayı demokrasi için güvenli hale getirmek için yapılan haçlı seferinin sonucu, her halükârda, daha önce var olandan daha az liberaldi (ve Versailles barışı, II. Dünya Savaşı'na zemin hazırladı). Sadece devlet gücü savaştan sonra eskisinden daha hızlı büyümekle kalmadı, özellikle, Birinci Dünya Savaşı sonrası demokratikleşen dönemde azınlıklara yönelik muamele kötüleşti. Örneğin, yeni kurulan Çekoslovakya'da Almanlar, çoğunluk Çekler tarafından (nihayetinde milyonlar halinde ülkeden kovulup, II. Dünya Savaşı'ndan sonra on binlerce halinde katledilene kadar) sistematik olarak kötü muameleye maruz kaldılar. Önceki Habsburg saltanatı sırasında Çeklere uzaktan yakından benzer hiçbir şey yapılmamıştı. Savaş öncesi Avusturya ile savaş sonrası Yugoslavya'daki Almanlar ve güney Slavlar arasındaki ilişkilerin durumu da sırası ile benzerdi.


Ayrıca bu bir tesadüf değildi. Örneğin Avusturya'daki Habsburg monarşisinde olduğu gibi, Osmanlılarda da azınlıklara oldukça iyi davranılmıştı. Ancak 19. yüzyılda çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu parçalanıp yerine Yunanistan, Bulgaristan vb. yarı demokratik ulus devletler gelince, mevcut Osmanlı Müslümanları yaşadıkları yerlerden kovuldu veya yok edildi. Benzer şekilde, Konfederasyon'un askeri olarak fethedilmesiyle Amerika Birleşik Devletleri'nde demokrasi zafer kazandıktan sonra, Birlik hükümeti hızla Buffalo Yerlilerini yok etmeye başladı. Mises'in de kabul ettiği gibi, demokrasi çok etnikli toplumlarda işlemez. Oralarda barış yaratmaz, ancak çatışmayı teşvik eder ve potansiyel olarak soykırım eğilimine sahiptir.


Dördüncüsü ve yakından ilişkili olarak, demokratik-barış teorisyenleri, demokrasinin istikrarlı bir "denge durumu"nu temsil ettiğini iddia ederler. Bu, yeni demokratik dünya düzenini "tarihin sonu" olarak nitelendiren Francis Fukuyama tarafından en açık şekilde ifade edilmiştir. Ancak, bu iddianın açıkça yanlış olduğuna dair çok güçlü kanıtlar var.


Teorik zeminde: Eğer demokratik olarak bir diktatörlüğe, yani istikrarlı olmadığı düşünülen bir sisteme dönüştürülebiliyorsa, demokrasi nasıl istikrarlı bir denge durumu olabilir? Cevap: Bu hiç mantıklı değil!


Dahası, ampirik olarak bakarsak demokrasiler istikrarlı olmak dışında herhangi bir şey olabilirler. Belirtildiği gibi, çok kültürlü toplumlarda demokrasi düzenli olarak azınlıkların ayrımcılığa, baskıya ve hatta sınır dışı edilmesine ve yok edilmesine yol açar. Bu barışçıl bir denge olmaktan uzaktır. Ve etnik olarak homojen toplumlarda, demokrasi düzenli olarak sınıf savaşımına yol açar, bu ekonomik krize ve sonrasında da diktatörlüğe yol açar. Örneğin, Çarlık sonrası Rusya, I. Dünya Savaşı sonrası İtalya, Weimar Almanya’sı, İspanya, Portekiz ve daha yakın zamanlarda Yunanistan, Türkiye, Guatemala, Arjantin, Şili ve Pakistan'ı düşünün.


Demokrasi ve diktatörlük arasındaki bu yakın ilişki, demokratik-barış teorisyenleri için sorunlu olmakla kalmıyorlar; daha da kötüsü, klasik liberal veya liberter bir bakış açısı ile, demokrasi krizlerinden doğan diktatörlüklerin, aksi takdirde sonuçlanacak olandan her zaman daha kötü olmadığı gerçeğini kabullenmeleri gerekiyor. Diktatörlüklerin tercih edildiği ve bir gelişme olduğu durumlardan kolayca bahsedilebilir. İtalya ve Mussolini’yi veya İspanya ve Franco'yu düşünün. Ayrıca, birisi demokrasinin romantik savunuculuğunu nasıl, diktatörlerin, makamlarını bir doğum kazasına borçlu olan krallardan oldukça farklı olarak, genellikle kitlelerin gözdesi ve bu anlamda oldukça demokratik olduğu gerçeğiyle uyuşturabilir? Çar II. Nicholas'tan kesinlikle daha demokratik olan Lenin veya Stalin'i düşünün; ya da Kaiser Wilhelm II veya Kaiser Franz Joseph'ten kesinlikle daha demokratik ve "halk adamı" olan Hitler'i düşünün.


Demokratik-barış teorisyenlerine göre, o zaman, daha sonrasında (modern) diktatörlüklere dönüşecek demokrasileri tesis etmek için, ister krallar ister demagoglar olsun, yabancı diktatörlere karşı savaşmamız gerekiyor. Ta ki en sonunda, tahmin edilebileceği gibi, dış savaşların yol açtığı sonsuz "acil durumlar"dan kaynaklanan dahili devlet gücünün büyümesi nedeniyle Birleşik Devletler'in kendisinin bir diktatörlüğe dönüşmesi gerçekleşene kadar.

Erik von Kuehnelt-Leddihn'in tavsiyelerine kulak vermek ve dünyayı demokrasi için güvenli hale getirmeyi hedeflemek yerine, her yeri, ama en önemlisi Amerika Birleşik Devletleri'ni demokrasiden güvenli/uzak hale getirmeye çalışmalıyız demeye cüret ediyorum.


Yazar: Hans-Hermann Hoppe

Çeviren: Serdar Sert


Linkler [1] https://mises.org/profile/hans-hermann-hoppe [2] https://mises.org/story/2214 [3] https://mises.org/store/Nation-State-and-Economy-P320C0.aspx [4] https://mises.org/multimedia/mp3/ss06/Hoppe.mp3 [5] https://mises.org/media.aspx?action=category&ID=94 [6] https://mises.org/topics/war-and-foreign-policy [7] https://mises.org/topics/world-history [8] https://mises.org/austrian-school/other-schools-thought [9] https://mises.org/austrian-school/political-theory


Bu yazı mises.org sitesinin ''The Paradox of Imperialism'' adlı yazısının çevirisidir.


560 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör