top of page

Fiyat Artırmayı Önleme Yasalarının Arkasındaki Bilişsel Önyargı

14/03/2022 - Patrick Carroll

İnsanlar genellikle fiyat artırmanın hırsızlıkla eşdeğer tutulacak kadar bariz bir şekilde ahlâka aykırı olduğuna inanırlar. Onlara göre, bir arz veya talep şokunun ardından fiyatlarını büyük ölçüde artıran satıcılar, âdeta ellerindeki tüm parayı vermek zorunda kalan yoksul tüketicilerden yararlanan zalim kapitalistlerdir.


Elbette bir ekonomi öğrencisi bu uygulamayı kınamaktansa övmeyi tercih edecektir. Sonuçta, fiyat değişiklikleri piyasa sürecinin önemli bir parçasıdır çünkü kıt kaynakları tasarruflu kullanmamıza yardımcı olurlar.


O hâlde teorik olarak yapılması gereken tek şey bu süreci halka açıklamaktır. Piyasa fiyatlarına yönelik bu yanlış yönlendirilmiş itirazı ortadan kaldırmak için biraz akıl yürütme ve birkaç grafik yeterlidir. Yine de bu bir şekilde nadiren işe yarayabilmektedir. Ekonomistler onlarca yıldır fiyat artışına yönelik mantıksız muhalefeti kırmaya çalışıyorlar, ancak pek başarılı olamadılar. Anlaşıldığı üzere, kamuoyunu şekillendirme sanatı, iktisadî olguları açıklama sanatından biraz farklıdır.


Ludwig von Mises, Human Action (İnsan Eylemi) isimli eserinin son sayfalarında bu ayrıma dikkat çeker: “İnsan toplumunun serpilip gelişmesi iki faktöre bağlıdır: olağanüstü insanların sağlam sosyal ve iktisadî teoriler ortaya koyma konusundaki entelektüel gücüne ve onların ya da başka insanların bu fikirleri toplumun çoğunluğu tarafından beğenilir ve benimsenir kılma becerisine.”


Peki kamuoyu nasıl şekillendirilebilir? Belki de cevap psikolojide yatmaktadır. Ne de olsa “irrasyonel” ifadesi ekonomik değil, psikolojik bir terimdir. Belki de işin anahtarı ekonomik ilkeleri açıklamaktan çok, kamuoyunun piyasa karşıtı inançlarına yol açan çeşitli önyargıları tespit etmek ve çürütmektir.


İnanıyorum ki fiyat artırma, bunun nasıl yapılabileceğine dair açıklayıcı bir örnek sunmaktadır.


Birinci Adım: Potansiyel Önyargıyı Belirleyin

Halkın belirli bir iktisadî ilkeye itirazının temelinde psikolojik bir önyargı olduğunu varsayarsak, atılacak mantıklı ilk adım hangi önyargının söz konusu olabileceğini tespit etmektir. Bunu gerçekleştirmek için, halkın tam olarak neye itiraz ettiğine yakından bakmak öğretici olacaktır.


Fiyat artırma vakasında, örneğin, halkın beklediğimiz gibi yüksek fiyatlara itiraz etmediğini ya da fiyatların kademeli olarak artmasına itiraz etmediğini belirtmek önemlidir. Onları asıl kızdıran şey fiyatlardaki hızlı değişimdir. Teknik olarak ifade etmek gerekirse, temel şikayetleri fiyatın zaman içindeki ilk değişiminin çok yüksek olmasıdır. Bu gerçek, fiyat artırmayı önlemeye yönelik yasaların ifade ediliş biçimine de yansımaktadır. “Fiyatlar daha düşük olmalı” demiyorlar. “Fiyatlar eskiden olduğu seviyeye yakın kalmalıdır” derler.


Bu, yüksek fiyatlara karşı genel bir itirazdan biraz farklıdır ve bize neler olup bittiği hakkında bir ipucu verir. İnsanların gerçekten sorun ettiği şey gerçek fiyat seviyeleri değil, statükodan âni sapmalardır. Bu açıdan bakıldığında, fiyat artırma karşıtı tutum klasik bir statüko önyargısı vakası gibi görünmektedir.


Statüko önyargısı, mevcut durum için temelsiz bir tercih ve dolayısıyla değişime karşı mantıksız bir isteksizliktir. İnsanlar işlerin aynı kalmasından hoşlanırlar. Birisi bir değişiklik önerdiğinde, değişiklik gerçekten daha iyi olacak olsa bile, rahatsız olurlar ve hatta düşmanca davranırlar. Böylece, “İşler böyle yürüyor” mantıksız bir şekilde “İşler böyle yürümeli”ye dönüşür. “Fiyat her zaman böyleydi”, “Fiyat her zaman böyle olmalıdır” hâline gelir.


Fiyat artırma karşıtı duyguların statüko önyargısından kaynaklanabileceği fikri potansiyel vaat eden bir teoridir. Eğer durumun böyle olduğunu kanıtlayabilirsek, âni fiyat artışlarına yönelik itirazların gerçekten de irrasyonel olduğunu gösterebiliriz. Kısacası, fiyat artışı karşıtı argümanı çürütebiliriz.


Fakat statüko önyargısının sorunun kaynağı olduğunu nereden biliyoruz? Elbette, bu akla yatkın bir teori, ancak fiyat artırmaya karşı çıkmanın başka birçok nedeni olabilir. İddiamızı kanıtlamak için, bu önyargının iş başında olduğunu makul bir şüphenin ötesinde göstermenin bir yoluna ihtiyacımız olacak.


İkinci Adım: Önyargıyı Tespit Etmek için Bir Yöntem Bulun

Statüko önyargısını tespit etmenin en iyi yollarından biri, ilk olarak Nick Bostrom ve Toby Ord tarafından 2006 yılında “The Reversal Test: Eliminating Status Quo Bias in Applied Ethics” başlıklı makalelerinde tanıtılan ve tersine çevirme testi olarak adlandırılan bir yöntemdir. Makalelerinde testi şu şekilde açıklıyorlar.


Tersine Çevirme Testi: Belirli bir parametreyi değiştirmeye yönelik bir önerinin genel olarak kötü sonuçlar doğuracağı düşünüldüğünde, aynı parametreyi ters yönde değiştirmeyi değerlendirin. Bunun da genel olarak kötü sonuçlar doğuracağı düşünülüyorsa bu parametre üzerinde yapılacak bu tür değişikliklerle konumumuzun neden iyileştirilemeyeceğini açıklama yükümlülüğü bu sonuçlara ulaşanlara aittir. Bunu yapamıyorlarsa statüko önyargısından muzdarip olduklarından şüphelenmek için nedenimiz var demektir.


Tersine Çevirme Testi’nin mantığı basittir: Eğer sürekli bir parametre, sadece küçük bir alt kümesi en iyi yerel değer olabilen çok çeşitli olası değerlere sahipse, o zaman bu parametrenin gerçek değerinin bu seyrek yerel en iyi değerlerden birinde olması ilk bakışta mantıksızdır.


Testin nasıl kullanılacağını göstermek için Bostrom ve Ord, insan zekâsının artırılmasına ilişkin etik ikilemle ilgili bir örnek sunmaktadır.


Birçok kişi, kullanılan yöntemin tıbbî açıdan güvenli olacağını varsaysa bile, zekâyı artırmanın sonuçlarının kötü olacağına karar verir. Zekânın artırılmasının hem bireyler hem de toplum için pek çok potansiyel faydası olacağı açık olsa da bazıları sonucun mevcut durumdan daha kötü olacağını düşünmektedir çünkü artan zekâ insanların daha çabuk sıkılmasına, daha rekabetçi olmasına ya da yıkıcı silahlar icat etmede daha başarılı olmasına yol açabilir...


Bilişsel gelişime karşı çıkan yargıların statükocu bir önyargıdan kaynaklanıp kaynaklanmadığını nasıl belirleyebiliriz? Burada ilerlemenin bir yolu, bakış açımızı tersine çevirmek ve biraz mantıksız bir soru sormaktır: “Zekâyı güvenli bir şekilde azaltacak bir yöntem kullanmanın net olarak iyi sonuçları olur mu?”


Zekâ düzeyindeki artışların mevcut durumdan daha kötü olduğuna karar verenlerin büyük çoğunluğu, muhtemelen zekâ düzeyindeki düşüşlerin de mevcut durumdan daha kötü olduğuna karar verecektir. Ancak bu, onları, mevcut zekâ seviyemizin toplum için sağladığı net değerin en iyi yerel seviyede olduğunu ve her iki yöndeki küçük değişikliklerin daha kötü sonuçlar doğurduğunu savunmak gibi oldukça tuhaf bir konuma sokmaktadır. O zaman bunun neden böyle düşünülmesi gerektiğine dair bir açıklama isteyebiliriz. Yeterli bir gerekçe sunulmazsa, orijinal yargının statüko önyargısından kaynaklandığına dair şüphelerimiz doğrulanmış olur.


Üçüncü Adım: Yöntemi Elinizdeki Argümana Uygulayın

Statüko önyargısını tespit eden bir yöntemle donanmış olarak, şimdi fiyat artırma karşıtı argümanı araştırabilir ve nasıl bir incelemeye tabi tutulduğunu görebiliriz.


Belirli bir malın normalde birim başına 10 dolardan işlem gördüğünü ancak yakın zamanda yaşanan bir şok nedeniyle piyasa fiyatının birim başına 20 dolara yükseldiğini varsayalım. Fiyat artırmayı önleyici yasalar talep eden halk, dolaylı olarak parametrede (fiyatta) meydana gelecek bir artışın genel olarak kötü sonuçlar doğuracağını söylemektedir.


Bu durumda sormamız gereken soru, fiyatın birim başına 10 doların altında belirlenmesinin gerekip gerekmediğidir. Sonuçta, eğer fiyatı her hâlükârda piyasa fiyatının altında tutacaksak, neden 5 dolara ya da daha da aşağıya çekmeyelim?


Bu durum, fiyat artırma karşıtlarını zor bir duruma sokmaktadır. Eğer fiyatın daha düşük değil de 10 dolarda tutulması gerektiğini söylüyorlarsa, aslında 10 doların o mal için en uygun fiyat olduğunu iddia ediyorlar demektir. Bu, son derece mantıksız olduğundan, statüko yanlılığı ve önyargısından muzdarip olduklarını düşünmek için iyi bir nedenimiz var (sırf tarihsel temel olduğu için 10 doları irrasyonel bir şekilde tercih ediyorlar) ve aksini kanıtlama yükümlülüğü onlara ait. Başka bir deyişle, piyasa fiyatının çok altında olmasına rağmen 10 doların bir şekilde en uygun fiyat olduğunu kanıtlamak zorundalar.


Şimdi, tavan fiyatın 10 dolardan daha düşük olması gerektiğini söyleyerek bundan kaçınmaya çalışabilirler, ancak hızla daha fazla sorunla karşılaşırlar. Örneğin tavan fiyatın 8 dolar olması gerektiğini söylerlerse, o zaman yine “Neden daha düşük olmasın?” diye sorabiliriz. “Sonuçta,” diye devam ederiz, kendi akıl yürütmelerini onlara karşı kullanarak, “bu hâlâ alıcıdan ‘faydalanmak’ değil mi? Bu durumda insanlar hâlâ piyasanın çok üstünde fiyatlarla karşılaşmayacak mı? Satıcının bu kadar fazla ücret almasına izin vermek nasıl âdil olabilir?”


Sıfır fiyat sınırının saçma olacağını kabul ederek, orta yollu bir yaklaşımı savunmaktan vazgeçiyorlar. “Eskiden fiyat 10 dolardı!” diye karşılık verebilirler, sanki bu daha aşağıya inme konusundaki isteksizliklerini haklı çıkarıyormuş gibi, ancak bu onlar için tehlikeli bir bölgedir. “Eskiden 10 dolar olduğu için 10 dolara yakın olmalı” demek, temelde statükoya karşı mantıksız bir bağlılıkları olduğunu kabul etmeleri anlamına gelir. Statüko önyargısı suçlamasından kaçınmak için, 10 doların ya da ona yakın bir fiyatın yeni piyasa fiyatına göre neden tercih edilebilir olduğuna dair bir neden sunmaları gerekir. Ve sadece “Çünkü eskiden böyleydi” demek iyi bir neden değildir.


Eskiden evlerimizi gazyağı lambaları ile aydınlatırdık. Bu, dünya değiştiğinde bunu yapmaya devam etmek için iyi bir neden olamaz.


 

Yazar: Patrick Carroll Patrick Carroll, Waterloo Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümünden mezun olmuştur ve Foundation for Economic Education’da Editör olarak görev yapmaktadır.

Çevirmen: Fırat Kaan Aşkın Bu yazı, Mises.org sitesinin “The Cognitive Bias behind Anti-Price Gouging Laws” makalesinin tercümesidir.
195 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Yorumlar


Yazı: Blog2 Post
bottom of page