Avusturyan İktisadın Felsefi Kökenleri I David Gordon

The Philosophical Origins of Austrian Economics

[Bu monograf 1994'te Stanford Üniversitesinde “Mises Üniversitesi yaz programında” verdiğim konuşmanın nüshası aracılığıyla hazırlanmıştır. Sözel sunumun resmi olmayan tarzı burada da sürdürüldü aynı zamanda bu metin gözden geçirildi, genişletildi ve kolaylıkla belgelendi.]

Avusturyan İktisat Okulu Alman Tarih Okuluna karşı olarak ortaya çıkmıştır ve Carl Menger metodolojik görüşünü rakip gruplarla mücadelesinde geliştirmiştir. Ben böylece ilk kez Tarih Okulu’nun felsefi doktrinlerini tartışmayı umuyorum, çünkü bu çelişen Avusturyan konumu tanımımızı derinleştirecek.


İleride Avusturyan Okulu’nun kurucuları (özellikle Franz Brentano ve takipçilerinin) üzerine felsefi etkilerin bazıları irdeleyeceğiz. Brentano geç 19.yy’ın önde gelen Avusturyan filozofuydu. Kendisi Aristotle’ye geri dönmeyi tercih etti ve ben Avusturyan Okulunun Aristocu kökenlerinin üstünde duruyor olacağım.


Avusturyan Okulun Menger’den sonraki ikinci büyük ismi Eugen Böhm-Bawerk bir çok felsefe okulu ve nominalistlerin etkisi altında kaldı. Ben onun kavramsal açıklığı üzerine vurgusunu kısaca irdeleyeceğim.


En büyük 20.yy Avsturyan İktisatçısı Ludwig von Mises felsefi hücumun hedefini kendisi buldu. Mantıksal pozitivist hareket onun tümdengelimci ve prakseolojik yaklaşımını sert bir tetkike maruz bıraktı ve aynı zamanda Viyana çevresi filozofları bilimin ampirik olduğunu tartıştılar. Tümdengelim tümdengelimsiz önermelerin kullanımı olmaksızın bize dünya hakkında yeni bir bilgi veremez. Pozitivist eleştirelciliğin kuvvetini inceleyeceğiz.


Avusturyanların tartışmasına başlamadan önce entelektüel tarihte belirli bir yazarı kimin etkilediğini belirlemenin normalde oldukça zor olduğunu belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Çok sık özel durumlar hariç doktrinler arası benzerlik gösterilebilir. Sıklıkla fikir verici bir hipotezden daha fazlasına erişililemez. Eğer bir yazar direkt olarak birisi tarafından etkilendiğini belirtiyorsa tabiki de hipotezden (guesswork) öteye geçebilir ama ne yazık ki burada ele alamak için sahip olduğumuz düşünürler entelektüel kaynaklarına nadiren aşikardı. Aşağıda sunulmuş açıklama en fazla inandırcılığı hedeflemektedir.


Alman Tarih Okulu’nun diğerleri arasında Adolf Wagner, Karl Knies ve Gustav Schmoller bulunuyordu. Bir çok insanın 19.yy’a kısıtlanmış bir grup olarak düşünmesine rağmen, önemli bir miktarda uzun tutundu. Yakın “Tarih Okulu”nun en önemli üyesi olan Werner Sombart 1939’da öldü. Sombart şans eseri olarak Ludwig Lachmann’ın öğretmeni ve Mises’ın bir tanıdığıydı. Bir diğer ekonomist, Tarih Okulu’na sempatik Othmar Spann 1951’e kadar yaşadı. Kısa bir zaman için Spann, Friedrich Hayek’in bir öğretmeniydi buna rağmen Hayek, Spann’in seminerinden kovulmuştu.

Tarih Okulunun iktisadi görüşü sadece Avusturyan okulu ile değil Klasik iktisat ile de ters düşüyordu. Grubun üyleri iktisat yasalarını reddetti, arz-talep yasaları gibi basit ilkeleri bile. İktisadı tarihsel ve uygulamalı eğitim olarak hesap ettiler.


Bir dereceye kadar ekonomiyi ev içi (household) yönetim olarak nitelendiren Aristotle’in tarzında, ekonomiyi devlet yönetiminin bilimi olarak düşündüler. Burada sözüm ona Cameralist olarak 18.yy ve 17.yy Alman merkantalizm geleneğini sürdürdüler ve iktisadi teoriden çok özellikle Prusya devleti veya 1871 sonrası Prusya’nın ana bileşeni olduğu Alman İmparatorluğu devletinin gücünün gelişmesiyle ilgilendiler.


Bu görüşler sanki felsefeye dayanmış gibi gelmiyor. Yine de benim için öyle görünüyor ki, güçlü felsefi akımlar Tarih Okulu’nun karekteristik doktrinlerini üretmeye yardımcı oldu. Okulun üyeleri bir dereceye kadar 19. yüzyılın en etkili ve önemli Alman filozofu G. W. F. Hegel'den etkilenmişti. Hegel ekonomi konusunda çok bilgiliydi. O, Adam Smith de dahil olmak üzere ingiliz iktisatçılarını çok dikkatli okudu ve özellikle Sir James Steuart onun favorisiydi. O piyasayı reddetmedi tam aksine mülkiyet ve serbest mübadele hakkının “iyi” bir toplumun çok önemli bir bileşeni olduğunu düşündü.[1]


Hegel, toplum içindeki her birey için özerklik gelişiminin gerekli olduğuna karar kıldı. Bu bakımdan her halükarda Immanuel Kant’tan sapmadı. Kendi kaderini kendisi tayin etmek için bir kişi kişiliğinin şekilleneceği gelişim aracılığı ile mülkiyete sahip olması gerekir dahası karar vermesi gerekir. Mübadele yalnızca insanların gereksinim duydukları olanakları temin eder.[2]

Hegel ister tam teşekküllü Avusturyan anlamında ister birçok Amerikalı iktisatçının modasını söndürmesinde olsun nasıl olursa olsun serbest piyasanın destekçisi olarak değerlendirilemez. Mübadele özgürlüğü medeni bir toplumda vardır ama medeni toplum devlet kontrolüne tâbidir.

Doğru toplum düzeni kavramını (proper order) ayrıntılarken Hegel, felsefi doktrinlerinin en önemlilerinden birini kullandı. Mevzubahis olan görüş Kant’ın ana varisleri Hegel yanı sıra Johann Fichte ve Friedrich Schelling’i etkilemiştir. Sıkılıkla iç ilişkiler doktrini (Doctrine of internal relations) olarak adlandırıldı.


Bu ilkeye göre var olan her şey sıkı bir birlik içinde birbirine bağlıdır. Daha doğrusu iki töz ilişki içindeyse ve eğer ilişki değiştirilirse ikisi de aynı töz olmayacaktır. Bir ilişki hamilinin özünün parçası olan bir ilişkisel mülkiyet oluşturur.[3]


Bir örnek muhtemelen bunu daha açık yapacaktır. Varsayalım ki ben Bill Clinton’u tanımıyorum eğer onunla tanışsaydım gene aynı kişi olarak kalacaktım. Clinton'la tanışmamış olmak benim özümün bir parçası değil yani en azından yaygın kanı o yönde.


İç ilişkilerin destekçisi biri bunu inkar eder. Bir mevcudiyetin tüm mülkiyetleri onun için gerekli olduğunu düşünür. Benim başkan Clinton ile görüşmem mülklerimin herbirini etkiler. İkisi ne kadar benzer olursa olsun başkan Clinton ile görüşmüş biri görüşmemiş birinden farklı bir kişidir.

Dahası, her tekil özün ilişkileri tüm evreni kapsar. Her şey başka her şey ile ilişkilidir. İç ilişkiler doktrini bilim için tesirli sonuçlara sahiptir. Her şey bağlantılı olduğundan dolayı herhangi bir şeyin tam bilgisi her şeyin bilgisini gerektirir. Ekonomin karakteristik modeli model veya teorilerin kullanımı aracılığıyla ilerler. Bunlar, dünyanın geri kalanından izole edilmiş belirli bir faktör grubunu dikkate alır.


İç ilişkiler destekçileri bu metodu gayrimeşru olarak değerlendirecekti. Başka her şeyden ayrı olarak kesin faktörleri değerlendirmek yanıltıcı bir resmi sağlamaktır. Bunun yerine iktisatçı, ekonomi ile alakalı her şeyin toplam resmine gücü yettiği kadar yakınına gelmelidir. Ekonomist toplumla ilgili diğer disiplinler ile kesin bir şekilde ayrılmamalıdır. Tarih, siyasal bilim, etik vb. İle birlikte çalışılmış olmalı. Her bir ekonomik sistem belirli bir toplumda yerleşmiş somut bir oluşum olarak mevcuttur. Ekonomi, toplumun geri kalanından ayrı olarak çalışılacağını zorunlu kıldığından dolayı evrensel ekonomi yasaları yoktur. En fazla iktisadi yasalar toplumun belirli tipleri için sınırlandırılır.


Ekonomi diğer sosyal kurumlar ile sıkıca kenetlenmiştir görüşü bir hegel mantığı (organik birlik) kategorisnin bir uygulamasadır.[4] Hayvanlarda parçalar bütün organizmaya tabi kılınarak herhangi bir diğeri ile ilişkili olarak işler. Tarih Okulun’a göre bu ekonomi işleyişinin kesin yoludur.

Hegel katiyen organik birliğin en yüksek kategori olduğunu düşünmedi o ancak bilimin gidebildiği kadar uzaktı. Ekonomi üzerine organik birliğin tartışmasına odaklandım halde Hegel başka bir yerde bu kavramı çok kapsamlı bir şekilde uyguladı. Nadiren çalışılmış “Philosophy of Nature, Volume II of the Encyclopedia”nda Sir Isaac Newton’u eleştirdi. Kant, Newton fiziğini bilgi ideali olarak gördü ama Hegel için Newton teorileri temel kusurların sıkıntısını çekti. Newton bilginin diğer alanlarından fiziği keskince ayırt etti. Onun sistemi sadece belirlenmiş varsayım takımlarına (setlerine) bel bağlıyordu. Aksine Hegel sayılarla alakalı mistik doktrinli yazışmalara astronomi yasaları getirmeyi denemiş Johannes Kepler’i övdü ve Hegel teoride öğrendiği şeyi pratiğe dökmeye kalkıştı.


Doktora tezinde güneş sistemindeki gezegen sayısının yedi olduğunu göstermeye çabaladı. Gezegen sayısı sadece yedi olmamıştı bu aynı zamanda iç ilişkiler doktrini ile çelişecekti. Tez ortaya çıktan çok geçmeden meseleleri epeyce altüsteden bir diğer gezegen daha keşfedildi. Yine de Hegel asla tüm ilişkiler mutlaktır görüşünü gözden geçirmedi.

Hegel felsefesinin ekonomi bilmi yolunu tıkayan bir başka parça daha vardır. İktisat ve diğer bilimler bugün yasaları kavradıkları için, geçmişe olduğu kadar geleceğe de uygulanırlar. Örneğin, talep yasasına göre, bir malın talep edilen miktarındaki artış, diğer şeyler eşit olmak üzere fiyatında bir artışa neden olacaktır. Yasa sadece talepteki geniş artışa değil gelecek atrışada uygular.


Hegel, geleceğin, en azından önemli açılardan, tahmin edilebilir olup olmadığından kuşku duyuyordu. Filozof yalnızca geçmişi özetleyebilirdi. Mutlak tinin gelecekteki ilerlemesini ortaya koyamazdı. “Hukuk Felsefesi”nin önsözünde ünlü bir şekilde söylediği gibi, "Minerva Baykuşu ancak alacakaranlığın gelmesiyle kanatlanır." Hegel'in kendisinin, özellikle de “Tarih Felsefesi”'nde, tarihsel gelişme yasalarına ulaşmaya çalıştığına itiraz edilebilir. Gerçekten de, tam da bu nedenle Karl Popper, onu bir "tarihselci" olarak damgalamıştır.[5] Ama aslında onun tarih görüşü, az önce kendisine atfedilen gelecekle ilgili şüphecilikle tam olarak uyuşuyor.


Hegel'in özgürlüğün gelişmesi olarak tarih yasası, geçmişin bir tanımıydı. Gelecekteki gelişmeleri tahmin etmeye çalışmadı. Geleceğin, ne olursa olsun, Dünya Ruhu (World Spirit) tarafından yönetileceği şüphesiz söylenebilir. Diyalektiğin son aşamasının Mutlak İdeanın tam öz bilince ulaşması olduğu da doğrudur ancak bu, belirli eğilimlerin veya olayların tahmin edilmesini sağlamaz. Burada Tarih Okulu ile paralellik açıktır. Sombart ve Tarih Okulu’nun diğer üyeleri tarihsel gelişimin basamaklarını aydınlatmaya da kalkıştı. Bunu yapmaları, evrensel yasaların reddedilmesiyle oldukça tutarlıydı.


Burada denenen Hegel sisteminin tasviri, güçlü bir itirazla karşılaşmalıdır. Kabul edelim Hegel ekonomi bilimine ters, iç ilişkiler ve geleceği öngörme yetersizliği gibi felsefi pozisyonlara devam etti. Tüm bilimlerin bu varsayımlar tarafından yönetildiğini düşünmeyi takip etmez. Onlar felsefi teorilerdir bilimsel değildir. Hegel felsefesinin ekonomi bilimi ile mantıksal olarak tutarsız olmaması kesinlikle doğrudur ancak bu felsefe genel dolaşıma girdiği ölçüde, temel varsayımları bilimsel ekonominin büyümesini engelleme eğilimindeydi. Bunun kanıtı, Tarih Okulu’nun kendine özgü doktrinlerinden ve bunların Hegelci paralellerinden oluşur.


Sombart ve diğerlerinin "izolasyon yöntemi"ne yönelik eleştirileri, özellikle iç ilişkiler doktrinini düşündürür. Potansiyel olarak yanıltıcı bir yoruma dikkat edilmelidir. Tarih Okulu’nun üyelerinin kendilerini hegelci olarak görmeleriyle ilgilenmedim. Hegelin 1831 deki ölümünden sonra felsefesi tutulmaya düştü (fell into eclipse). Yine de onun düşüncesinin temel varsayımları alman entelektüel yaşamında yaygındı. Hegel ve Tarih Okulu’nun arasındaki paralellik felsefe ötesine uzar. Okul tarafından ileri sürülen belirli ekonomik doktrinler, Hegel'in görüşlerini yansıtır. Tarihsel Okulun kapitalizme yönelttiği başlıca eleştiri, tarımın ihmal edilmesiyle ilgiliydi. Ekonomik verimlilik üzerindeki aşırı baskı nedeniyle, geleneksel çiftçilik yöntemleri kullanılmama tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Bu nedenle piyasa baskısı çiftçileri ve işçileri sanayiye girmeye teşvik ederse, tarım mutlak bir düşüş çekebilir.


Verimlilikteki kazanımlar Tarih Okulu'nun pek ilgisini çekmedi. Bunun yerine tarım onlara göre toplumun bel kemiğiydi ve korunması gerekiyordu. Hegel'in “Hukuk Felsefesi”nde de tam olarak aynı konum bulunur. Tarım, korunması gereken bir "emlak" (estate) sayılır, yasama organında tüzel bir organ olarak temsil edilir. Daha genel olarak Hegel, devleti ekonominin yöneticisi olarak gördü. Devletin bir parçası olmasa da "Medeni toplum" onun otoritesi altına girdi. Klasik ekonominin varsayılan yasalarına sınırsız bir kapsam sağlamak, daha yüksek bir varlığı, devleti, daha düşük bir ekonomiye tabi kılmaktı. Bunun yerine, devletin gücünü artırmak için ekonomi manipüle edilmelidir. Tarih Okulu’nun kesinlikle aynı görüşleri desteklemesi tesadüf değildir. “Kadir-i Mutlak Hükümet”te Mises, Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Alman iktisatçılarının ekonominin devletin gücünü ilerletmek için bir araç olarak kullanılmasını nasıl savunduklarını ayrıntılı olarak açıklamıştır.


Ticaret serbest olmamalı, kendi amaçları için devlet tarafından kontrol edilmelidir.[6] Avusturya Okulu, Alman Tarih Okulu'na taban tabana zıttı.[7] İktisattaki iki okulun büyük farklılıkları göz önüne alındığında, felsefi arka planda önemli farklılıklar beklenebilir. Bu gerçekten bulunan şeydir. Carl Menger'i etkileyen önde gelen filozof Franz Brentano'dur. O, Hegelci sistemin geri kalanıyla birlikte iç ilişkiler doktrinini kararlılıkla reddetti.


On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında Viyana Üniversitesi'nde Felsefe Profesörü olan Brentano, Menger'in bir meslektaşı ve arkadaşıydı. Brentano, yetişkin yaşamının çoğu için bir Roma Katolik rahibiydi; ancak teolojik bir tartışmadan sonra Kiliseyi terk etti ve profesörlüğünden istifa etmek zorunda kaldı.


Onun skolastik eğitimi Aristoteles'e olan güçlü ilgisine katkıda bulundu. Kant'ı ve Hegel'i hor gördü onları gerici figürler olarak gördü. Mevcut amacımız için en önemlisi, iç ilişkiler doktrinini reddetti. Her şeyin, hiçbir şeyin ayrı ayrı incelenemeyeceği kadar içsel olarak her şeyle bağlantılı olduğuna inanmıyordu.


Tam tersine zihin dış dünyadan keskin bir şekilde ayrıydı. Ayrıca Brentano analitik, ayrıştırıcı yaklaşımını zihnin kendisine genişletti. Bilinç eylemlerini nesnelerinden ayırdı. Brentano'nun zihin çalışması, “Ampirik Bir Bakış Açısından Psikoloji” muhtemelen en ünlü felsefi eseriydi ve Avusturya değer teorisini anlamaya hayati bir katkı sağlıyor. Onun akla yaklaşımı René Descartes'tan bu yana neredeyse tüm filozoflarda yaygın olan zihinsel ortak nosyonunu devirdi. Onun karşı çıktığı konum, özellikle İngiliz ampiristlerinin karakteristiğiydi.


John Locke ve David Hume gibi filozoflar fikirlerin dış nesneler tarafından zihinde etkilenen resimler olduğunu aşırı basitleştirmek için savundular. En azından izlenimler alındığında zihin pasiftir. Ampiristler zihnin aktif güçlerini bir dereceye kadar kabul ettiler ancak aktif güçlerin işlemesi için önce zihnin üzerine etkilenmiş fikirlere sahip olması gerekiyordu. (Doğuştan gelen fikirler amaçlarımız için göz ardı edilebilecek bir karmaşıklıktır.)


Locke ve Hume'a göre zihnin algıdaki çalışması özünde otomatikti. Belirli bir nesneyi görürse kişinin aklına bir fikir girerdi. Birinin biriktirdiği çeşitli fikirler, dernek (association) yasalarıyla birbirine bağlıydı. Zihnin özerk bir şekilde çalışması için çok az yer (room) vardı.Bunun yerine Hume ayrı bir benlik (self-existed) fikrinin var olduğunu reddetti. Yerini saptayabildiği tek şey bir algı akışıydı.


Brentano, az önce çizilen pozisyonu tamamen reddetti. Ampiristlerin fikirleri aslında zihinsel etkinlikleri belirtmiyordu daha ziyade, var oldukları ölçüde, zihnin etkinliğinin nesneleriydiler. Örneğin, bir sandalyeyi düşünürsem, zihinsel eylemim, zihnimde bulunan sandalyenin bir resmi değildir. Aklımın yaptığı şey bir nesneyi düşünmek. Düşünmek bir eylemdir, zihinsel bir "yapmaktır". Brentano'nun zihinsel eylem için kullandığı terim kasıtlılıktı ( intentionality ). Onun ünlü sloganında bu, "zihnin işareti"dir.


Niyetliliğin ( intentionality ) önemini göz önünde bulundurarak noktayı irdeleme riskini alalım. Niyet, zihinsel olarak dışarı çıkmak veya bir nesneyi kavramaktır zihinden nesneye giden bir ok olarak şemalandırılabilir. "Nesne"den söz ederken, bir muğlaklıktan suçlu (guilty) bulundum. Bir niyetin nesnesi örneğin ampiristlerin fikirleri gibi zihinsel bir nesne veya fiziksel bir nesne olabilir.

Kasıtlı eylem, gerçek dünyayla doğrudan temas kurmak için zihnin "dışına" mı uzanıyor? Brentano'nun sistemi bu noktada oldukça bulanık olduğu için bu, yanıtlanması zor bir konudur. [8]

Menger, kasıtlılık kavramını iktisadi değere uyguladı. Bir nesne algılandığında otomatik olarak insanın aklına gelen bir zevk ya da acı hissi olarak değer görmedi tam tersine Menger'in sisteminde bir tercih X'i severim (ya da X'i sevmem) gibi bir yargıdır. Söz konusu yargı bir tercih edimidir. düşüncenin yönelimselliği bir nesneyi kavradıkça tercih yargısı da bir amaca doğru hareket eder. Biraz farklı terimlerle bir şeyi tercih etmek onu değerlendirmektir ( onu kendi değerler ölçeğinde sıralamak).


Buna karşılık, William Stanley Jevons tamamen farklı bir değer kavramına sahipti. Değeri birimlerle ölçülebilen fayda veya zevkle eşitledi. Bir nesnenin, onunla uygun temas biçimine girdiğinde, kişinin zihninde belirli sayıda zevk birimi oluşturduğunu düşündü. Böyle bir kişinin değerlendirme konusunda gerçekten yapacak çok az şeyi vardır. Daha fazla zevk birimi yaratan şey (kesinlikle nesnel bir mesele) daha değerli olan ipso facto’dur.

İktisadın geleneksel tarihi Léon Walras ile birlikte Jevons ve Menger’ı “Öznelci Devrim”in ortak yaratıcısı olarak sınıflandırır ama aslında Menger diğer ikisi ile aynı gruba yerleştirilmemelidir. (Walras burada ayrıntılı olarak tartışılmayacaktır. O değeri keyfi bir birim veya rakam olarak alma eğilimindeydi.) Yalnızca Menger, Brentano'nun konuya ilişkin analizini yansıtan bir yargı, bir bakış olarak değer kavramına sahipti.


Felsefeden etkilenen tek önemli Avusturyalı elbette Menger değildi. Müridi Eugen von Böhm-Bawerk de çalışmalarında felsefi temalar sergiledi. Menger gibi, Tarih Okulu'nun evrensel olarak geçerli ekonomi yasalarının olmadığı iddiasını reddetti. Keskin bir denemede (Kontrol ya da İktisadi Yasa) devletin ekonomik yasaları göz ardı ederek müreffeh bir ekonomiyi güvence altına alma yeteneğine sahip olduğu iddiasını eleştirdi. Bu pozisyonu alırken tüm ilişkilerin içsel olduğu fikrini zımnen reddetti; daha önce vurguladığımız gibi bu görüş bilimsel yasaların olasılığını ortadan kaldırır.


Menger'den farklı olarak Böhm-Bawerk'in başlıca felsefi ilham kaynağı Brentano ve onun aracılığıyla Aristoteles değildi onun yerine ortaçağ filozofu Occamlı William'dı. Bununla birlikte Böhm-Bawerk'in Occam'dan devraldığı doktrin ona özel değildi ve Aristoteles geleneğinde kaldı.

Söz konusu görüş, kavramların kökeninin algıdaki nihai kaynağına kadar izlenmesi gerektiğiydi. Örneğin Hegel, Mutlak Tin'e atıfta bulunursa, Böhm Bawerk geleneğindeki bir analist şunu soracaktır; Bu kavram nereden geliyor? Deneyimden soyutlama yoluyla ona nasıl ulaşılabileceği gösterilebilir mi? yapılamazsa kavram anlamsız olduğu için reddedilmelidir.

Konu bizi daha sonra çok ilgilendireceğinden burada bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Böhm-Bawerk her kavramın doğrudan duyularla algılanabilen bir şeye atıfta bulunması gerektiğini kabul etmedi. Açıktır ki kaynağı Occam asla böyle bir görüşe sahip olmazdı çünkü tanrı algılanamaz ve Occam dindar bir hıristiyandı. Aksine konum daha sınırlı bir konumdur. Algılanabilir bir şeye gönderme yapmayan kavramlar, algılanabilir şeylerin kavramlarından türetilmelidir.

Böhm-Bawerk, bu analiz yöntemini kullanarak, Tarih Okulu'nun bir çağın ruhunu tanımlama ve belirli kültürlere özgü yasalar önermeye yönelik karmaşık çabalarını yerle bir etti. Böhm-Bawerk'in analizdeki amacı pratikti. Kavramların bilimsel olarak ne şekilde kullanılabileceğini bilmek istiyordu. Bu şekilde felsefi temelde olmasa da prosedürü modern bilim felsefesindeki operasyonel tanımlar arayışına benziyordu.


Böhm-Bawerk, netlik elde etmek için Herkülvari çabalarında konseptte durmadı. Diğer iktisatçılar tarafından ileri sürülen belirli argümanların analizine çok dikkat etti. İçlerindeki mantıksal hataları keşfederek, yanlış doktrin yıkılacak ve doğru analizin nedeni gelişecekti. Bu prosedürün en ünlü örneği Karl Marx'ın ekonomisine yönelik yıkıcı incelemesidir.


Marx'ın eleştirisine iki ana eser ayırdı


1) “Kapital ve Faiz”de bir bölüm ve ayrı olarak yayınlanan bir broşür

2) “Karl Marx ve Sisteminin Kapanışı”


Böhm-Bawerk, karakteristik olarak kesin ve ayrıntılı çalışmayla Marksist ekonominin temel ilkesi olan emek değer teorisinin altını oydu. En ünlüsü Marx'ın üretim fiyatlarını emek fiyatlarını kullanarak açıklayamadığını gösterdi ama karakteristik olarak bu onun için yeterli değildi. Az önce bahsedilen zorluk yani dönüşüm sorunu denen sorun Marksist ekonomiyi mahvetmeye yetse de Böhm-Bawerk tartışmasını bu konuyla sınırlamadı. Marx'ın değer teorisini türetmesindeki hemen hemen her cümleyi eleştirdi.


Buraya kadar, felsefi fikirlerin Menger ve Böhm-Bawerk'in iktisat teorisi içindeki çeşitli meseleleri ele alış biçimini nasıl etkilediğini tanımladık ancak felsefe onları daha geniş konularda da etkiledi. Ekonomideki yöntemin Avusturyan görüşü kendine özgü felsefi doktrinler ortaya koymaktadır. Bir kere, hem Menger hem de Böhm-Bawerk yalnızca bireylerin davranışını çok vurguladılar bu onları bir kez daha Hegelci kökleri olan Tarihsel Okul'a karşı koyan bir konum. Metodolojik bireycilik ilkesine göre, devletler, sınıflar ve diğer kolektif varlıklar birbirleriyle ilişki içindeki bireylere indirgenebilir. "Fransa 1870'de Almanya'ya savaş ilan etti" gibi ifadeler, belirli kişilerle ilgili ifadelerin kısa yoludur. Bu konum açık görünebilir. Devletin, onu oluşturan insanların eylemlerine indirgenemeyecek şekilde hareket ettiğini düşünmek garip görünüyor.


Bununla birlikte, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında bu nokta hiçbir şekilde kabul edilmedi. Tarih Okulu metodolojik bireyciliği reddetti ve bu reddetmeye dönemin önde gelen Alman hukuk tarihçisi Otto von Gierke de katıldı. Avusturyalı iktisatçı Othmar Spann çok daha sonraki bir dönemde bile benzer bütünsel görüşlere sahipti.


Daha önce kısaca değinilen Spann, bireyleri ayrı aktörler olarak görmenin aptallığın zirvesi olduğunu düşünüyordu. Bireyler karakterlerini oluşturan ilişkiler içinde var olurlar. Bu ilişkiler, daha fazla analiz yapamayacak bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bugün çok az ekonomist bu tür görüşlere sahiptir ancak bize aptalca saldırmaları gerçeği kısmen Avusturyanların başarılı bireycilik çalışmasından kaynaklanıyor.


Metodolojik bireyciliğin felsefi kökleri nelerdir? Burada bir kez daha Aristoteles'e dönmemiz gerektiğini öneriyorum. “Nicomachean Ethics”te bireysel insan eylemini vurgular. Daha spekülatif olarak Metafizik'te bireysel tözlerin rolüne işaret edilebilir ancak bu noktanın gelişimi bizi çok uzaklara götürür.[9]


Bir başka Aristotelesçi tema Avusturyalılar üzerinde büyük etki yaptı ve neyse ki bunu belgelemek daha kolay. Avusturya ekonomisinin Mises'te doruk noktasına ulaşan karakteristik yöntemi tümdengelimdir. Kişi kendini apaçık bir aksiyomla ("insan eylemleri") başlar ve birkaç yardımcı önermenin yardımıyla tüm insan eylemi bilimini çıkarır. Bu bilim kavramı nereden geliyor? Daha önce de belirtildiği gibi, entelektüel tarihte doğrudan etkiyi göstermek çok zor olsa da tümdengelimli bir bilim fikrinin Aristoteles'in “Posterior Analytics”inde bulunmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Aristoteles, eksiksiz bir bilimin apaçık bir aksiyomla başlaması ve tümdengelim kullanarak tüm disiplini pul pul dökmesi gerektiğini savunuyor. Genellikle koşullar, yalnızca deneysel hipotezlerin kullanılmasını zorunlu kılar, ancak bu yalnızca bir amaca yöneliktir.[10]


Ampirik bilim tümdengelim yoluyla çalışması gereken gerçek bilim için bir yer tutucu olarak var olur. Brentano ve diğerleri Aristoteles'in çalışmasını yeniden canlandırdıklarında, bu yöntem görüşü Avusturya üniversitelerinde çalışmaya uygun hale geldi.


Aristoteles ayrıca “Nicomachean Ethics”te apaçık ilkelerin gerekliliğini tartışır. Bir önermeyi haklı çıkarmak için normalde başka bir önermeden alıntı yapılması gerektiğini bildirir ama mesele burada bırakılırsa iş bitmez. Birinin orijinal iddiasını desteklemek için ileri sürdüğü önermeyi haklı çıkaran şey nedir? Açıkçası başka bir önermeden alıntı yapılabilir ancak bu prosedür sonsuza kadar devam edemez. Gerekçelendirmenin kendisinden kaynaklandığı bir veya daha fazla apaçık aksiyomla başlamak gerekir. Bu yapılmazsa iddialarını desteklemek için ileri sürülen gerekçeler havada asılı kalacaktır. Kişi ya süresiz olarak gerekçeler yığacak ya da bir daire içinde tartışacaktır. Avusturya usulüyle paralellik bir kez daha kesindir. Praxeology, kendisinin desteğinde daha fazla bir şey gerektirmeyen eylem aksiyomundan kaynaklanır.


Burada yaygın bir hataya dikkat edilmelidir. Gerekçelendirme hakkındaki regresyon argümanından kişinin argümanları her zaman yalnızca bir aksiyoma kadar takip etmesi gerektiği sonucu çıkmaz. Argümanın gösterdiği tek şey bir gerekçelendirme zincirine başlamak için en az bir apaçık ilkenin gerekli olduğudur ancak argümandaki hiçbir şey bu ilkelerin sayısını sınırlamaz.

Sonsuz bir gerekçelendirmeden kaçınmak için tek bir aksiyoma varılması gerektiğini savunacak olursak argüman yanlış olurdu. Argüman, kısaca apaçık olmayan her önerme gerekçelendirme gerektirdiğinden diğerlerinin gerekçelendirildiği kaynak olan bazı temel önermelerin olması gerektiğidir. Bu herkesin bir babası olduğuna göre birinin herkesin babası olduğu savına eşdeğerdir. Açıkçası bu yanlış. Bir önermenin apaçık olduğu iddia edildiğinde bu, kişinin önermeyi desteklemek için psikolojik bir kesinlik deneyimine başvurduğu anlamına gelmez. Bunu yapmak kesinlikle önermenin apaçık olduğunu iddia etmemek olur çünkü buradaki kanıtı başka bir şeye, psikolojik deneyime bağlıdır. Bir önermenin apaçıklığını fark etmeye başlayan kişinin Gestalt psikolojisi tarzında bir "Aha" deneyimine sahip olup olmadığı önemsizdir.


Bu nokta önemlidir çünkü çağdaş hermenötikçiler (hermeneuticist) bazen praxeology'nin apaçık aksiyomlarının gerçekten belirli bir topluluk tarafından kabul edilen ilkeler olduğunu ileri sürerler. Bu yaklaşım, daha önce ele aldığımız psikolojik yanılgının sadece bir çeşididir. Belirli bir grubun bir önermeyi bir aksiyom olarak kabul edip etmediği aksiyomun apaçık olup olmadığı sorusundan farklıdır.


Şimdiye kadar Avusturya ekonomisinin tümdengelim yönteminin Aristoteles'ten kaynaklandığını iddia ettim ama akla açık bir itiraz geliyor. Avusturya Okulu'nun üçüncü büyük şahsiyeti Ludwig von Mises'e dönüldüğünde Aristoteles sahnede yok gibi görünüyor. Bunun yerine Mises belirgin bir şekilde yeni-Kantçı terminolojiye başvurur özellikle Avusturyan ekonomisinin önermelerini sentetik a priori doğrular olarak görür.

Eylem aksiyomu, özgür seçimi varsayar ancak bu Mises için bir varsayımdan başka bir şey değildir. Mises, noumenal dünya için yasa koymaya cüret etmez. Bilimin bir gün katı determinizmin doğru olduğunu kanıtlayacağı ihtimalini dışlayamayacağını düşünüyor. (Tuhaf bir şekilde, Mises burada bizim olağanüstü kararlı ama numensel olarak özgür olduğumuzu düşünen Kant'ı tersine çevirir.)


Bu itirazı dile getirdikten sonra üzerinde fazla zaman harcamayacağım. Mises gerçekten de Kantçı dile başvursa da argümanındaki hiçbir şey Kant'ın sistemine bağlı değildir. Mises "sentetik a priori önerme" ifadesini kullandığından örneğin bir totolojiyi değil zorunlu olarak doğru olan bir önermeyi belirtir. Aristotelesçi bir yaklaşımı tercih edenler, Mises'in terimlerini kolaylıkla kendi tercih ettikleri kullanıma çevirebilirler. Mises'in amaçlarımız için başlıca önemi, onun Kantçı görünüşünde yatmıyor. Bunun yerine 1920'lerde ortaya çıkan bir grup filozof, mantıksal pozitivist Avusturyan sistemini baltalamakla tehdit eden doktrinler geliştirdiler. Görüşleri, Mises'in sistemini etkiledikleri ölçüde onun ekonomisine meydan okumadı; Bunun yerine, pozitivistleri protesto etmeye teşvik eden onun tümdengelim yöntemiydi. O halde Mises için odak noktamız onu etkileyen filozoflar değil ona saldıranlar üzerindedir. Mises bu saldırılara verdiği yanıtta, Avusturyan tutumunu daha da geliştirdi ve netleştirdi.


Mantıksal pozitivistler veya Viyana Çevresi, Viyana Üniversitesi'nde felsefe profesörü olan Moritz Schlick'in önderliğinde bir araya geldi. Schlick gruba önderlik etsemesine rağmen kendi görüşleri her bakımdan Çevrenin karakteristiği değildi. Örnek olarak çoğu mantıksal pozitivist etik iddiaları ampirik olarak anlamsız buluyorken o etiğin bir bilim olduğuna inanıyordu.[11]


Muhtemelen grubun felsefi açıdan en önemli üyesi, doğuştan Alman olan ancak Viyana'da ikamet eden Rudolf Carnap'tı. İronik olarak Ludwig von Mises'in erkek kardeşi Richard von Mises, Avusturya Okulu'nun kurucusunun oğlu Carl Menger gibi Çevreye aitti. Diğer bir üye, Felix Kaufmann da Ludwig von Mises'in seminerine katılmıştır. Bununla birlikte, Çember'in tüm üyeleri gibi o da Mises'in ekonomik yönteme yönelik tümdengelimci yaklaşımına şiddetle karşı çıktı.

Grup başlangıcında çok etkili değildi. 1920'lerde ve 1930'larda Viyana'da bulunan Eric Voegelin bir keresinde bana bir sohbette mantıksal pozitivistlerin genellikle eksantrik ve dengesiz olarak görüldüğünü söylemişti. Voegelin'in gruba ilişkin kendi olumsuz görüşü belki de hafızasını renklendirdi ancak tanıklığı yine de önemlidir. Çevre, Adolf Hitler'in 1933'te iktidara gelmesinden sonra çok daha etkili oldu. 1938 Mart'ında Almanya'nın Avusturya'yı ilhak etmesiyle sonuçlanan Avrupa siyasi durumu, mantıksal pozitivistlerin çoğunu sürgüne gitmeye zorladı. Birçoğu Amerika Birleşik Devletleri'nde tasfiye edildi ve büyük üniversitelerde görev aldı. Genellikle çoğu Amerikalı iktisatçıların prakseolojiyi reddettiği Amerikan felsefesi, üzerindeki mantıkçı pozitivist etkiden dolayıdır.


Mises'in yöntemini iddiaya göre bilimsel felsefenin dikteleriyle uyumlu olmayan eski moda ve skolastik olarak görüyorlar. Mantıksal pozitivizmin özü, amaçlarımız için oldukça basit bir şekilde ifade edilebilir. Tüm ampirik ifadeler yani dünya hakkındaki ifadeler test edilebilir olmalıdır. Bir ifade test edilemiyorsa ampirik bir anlamı yoktur. "Test edilebilir" veya "doğrulanabilir" ile pozitivistler, "duyularla algılanabilen" anlamına geliyordu. Bu, Viyana Çevresi'nin en çok dikkat çeken ilkesi olan anlamın ünlü doğrulanabilirlik kriteridir. Doğrulanabilirlik kriteri kabul edilirse, Avusturya ekonomisinin yapısının büyük bir sıkıntı içinde olduğu hemen görülebilir.

Mises'e göre, ekonominin önermeleri zorunlu olarak doğrudur ancak mantıksal pozitivist görüşte zorunlu doğrular dünya hakkında bilgi sağlayamaz. Yalnızca koşullara bağlı olarak hem doğru hem de yanlış olabilen önermeler bilgi iletir. Ya her zaman doğru olması gereken ya da her zaman yanlış olması gereken önermeler değildir. O halde sonuç kaçınılmaz görünüyor. Avusturya ekonomisi dünya hakkında hiçbir bilgi aktarmıyor. Mantıksal pozitivistler bazı önermelerin doğru olması gerektiğini reddetmediler ancak yukarıda önerildiği gibi bunun Avusturya ekonomisine hiçbir faydası yoktur. Mantıksal olarak gerekli gerçekler sadece totolojilerdir yani dünya hakkında hiçbir yeni bilgi iletmeyen ifadelerdir.[12]


Totolojinin başlıca örneği bir tanımdır. Klasik basmakalıp örnekte "Bekar, belli bir yaştan sonra hiç evlenmemiş erkektir" ifadesi dünya hakkında hiçbir bilgi vermemektedir. Sadece bir tanım sunar. Bir tanım bize cümlenin doğruluk değerini koruyarak iki ifadenin bir cümlede birbirinin yerine kullanılabileceğini söyler. Benzer şekilde zorunlu olarak yanlış bir önerme, bir totolojinin olumsuzlanmasıdır.


Bazı bekarların evli olduğunu iddia etseydim gerçeklik hakkında yanlış bir iddiada bulunmazdım. "Bekar" ifadesini yanlış kullanıyor olurdum. Bu düşünceler Avusturya ekonomisine ağır bir darbe mi vurdu? Mises kesinlikle böyle düşünmüyordu. “The Ultimate Foundation of Economic Science”da Karl Popper'ın bilimsel önermelerin yanlışlanabilir olması gerektiği iddiasına değindi. Popper bir pozitivist olmamasına rağmen yanlışlama kriterini bilimsel olandan bilimsel olmayan ifadelerden ayırmayı amaçladı.


Mises'in yorumu küçümseyiciydi "Eğer mantıksal pozitivizm terminolojisi kabul edilirse... bir teori veya hipotez, deneyimle çürütülemezse bilimsel değildir. Sonuç olarak matematik ve praxeoloji dahil tüm apriori teoriler bilimsel değildir. Bu sadece sözlü bir kelime oyunu.”[13] Mises'in doğrulanabilirlik kriterine tepkisinin aynı olacağını görmek kolaydır. Praxeology, tümdengelim yoluyla gerçeğe ulaşır. Eğer biri "anlamı" praxeology'nin sonuçlarının ampirik olarak anlamsız olması için tanımlamak isterse bunu neden umursasın ki? Buna açık bir cevap kendini gösteriyor.

Mantıksal pozitivistler, kendi anlam ölçütlerini Çevrenin yakınlıklarını paylaşmayan herhangi biri tarafından reddedilecek keyfi bir öneri olarak görmediler. Aksine, konumlarının iyi desteklendiğini iddia ettiler. Onlar doğru mu? Öyle düşünmüyorum.


Aslında her ifade onun altında doğrulanabilir olduğu için kriter değersizdir. "P"nin, tartışmaya açık olmayan bir şekilde doğrulanabilir bir ifade olduğunu varsayalım örneğin "bu odada bir sandalye var." Mantıksal pozitivistlerin anlamsız diye reddettikleri bir ifade olarak "q"yu alalım. İyi bir örnek Rudolf Carnap'ın metafiziğe son verilmesi çağrısında bulunduğunda alay etmek için kullandığı bir örnektir. Martin Heidegger'in “Varlık ve Zaman”ından (1927) şunları aktardı: "Hiçliğin kendisi olmayan (The not nothings itself)." Bunu açıklamaya çalışmayacağım. Carnap'ın bunu neden anlamsız bir ifadenin paradigma örneği olarak sunduğu görülebilir.


Doğrulama ilkesi bunu ortadan kaldırır mı? Şaşırtıcı bir şekilde öyle değil. p'den, p veya q'yu çıkarırız. (Bu adım tartışmalı değildir.) Doğrulanabilir bir önermenin mantıksal sonucunun kendisinin doğrulanabilir olduğunu varsayarsak, (p veya q) doğrulanabilirdir. Ayrıca, eğer p doğrulanabilir ise o zaman p'nin olumsuzlanması da doğrulanabilir; bu ilkeyi sorgulamak zor görünüyor. Şimdi, şu argümanı düşünün:

p or q

not -p

__________

q

Bu argüman geçerlidir ve öncüllerinin her biri doğrulanabilir. O halde q, doğrulanabilir önermelerin mantıksal bir sonucudur ve o da doğrulanabilir.


Açıkça doğrulama kriteri "hiçliğin kendisi olmayan" ortadan kaldıramazsa, bunun pek bir değeri yoktur. Bir tahrif kriteri daha iyi değildir. Eğer p yanlışlanabilir ise, o zaman (p ve q) yanlışlanabilirdir. Bir kez daha not-p, eğer p ise yanlışlanabilir olmalıdır gerçi Karl Popper bunu akıl almaz bir biçimde reddetmiştir. Doğrulama için buna paralel bir argümanla q'nun yanlışlanabilir olduğu sonucuna varıyoruz. Bunun basit bir hile olduğu ve ilkede ufak bir değişiklikle kolayca önlenebileceği düşünülebilir.


Doğru sonuçlar veren bir kriter formüle etmek için birçok girişimde bulunuldu ancak şimdiye kadar hiçbiri eleştiriye dayanamadı. Bununla birlikte bazı insanlar ilkenin temelde sağlam olduğunu düşünmekte ısrar edeceklerdir onlara yukarıdakilerden daha sıkıcı olsa da daha derin bir itirazda bulunabiliriz doğrulanabilirlik kriteri neden kabul edilsin? Elbette bunun savunucuları anlamsız olarak elemek istedikleri ifadelerin gerçekten anlamsız olduğu konusunda bize bazı argümanlar borçludur. Aslında hiçbirini sağlamazlar. Sempatik bir bakış açısından kriterin belki de en iyi açıklaması Carl Hempel'in “Aspects of Scientific Explanation”ında (1965) bulunur. Hempel, tartışıldığı yıllarda kriterin değişikliklerini ve komplikasyonlarını ayrıntılı bir şekilde açıklamaktadır ancak lehine hiçbir argüman sunmaz. Mises tamamen haklıydı. Doğrulama ilkesi, desteğimiz üzerinde hiçbir iddiası olmayan keyfi bir formülasyondur. Doğrulama ilkesinden ayrılmadan önce ona karşı ileri sürülen başka bir eleştiriden bahsetmek isterim.


Mantıksal pozitivizmin birçok muhalifi kriterin kendi kendini çürüttüğünü iddia eder. Kendisi ne analitiktir ne de doğrulanabilir bu nedenle kendisine uygulanmasıyla anlamsızdır. Polonyalı fenomenolog Roman Ingarden, muhtemelen bu eleştiriyi ilk öne süren kişiydi ve bu eleştiri, Hans Hoppe tarafından çok etkili bir şekilde öne sürüldü. Bu itirazı burada ayrıntılı olarak tartışmayacağım yalnız şu kadarına değinebilirim ki eğer eleştri dikatli bir biçimde ele alınırsa can alıcı noktasından vurur. [14]


Bana göre yukarıdaki düşünceler, en azından bizim amaçlarımız için mantıksal pozitivizmi ortadan kaldırır. Bununla birlikte Karl Popper'ın çağdaş ekonomik metodoloji üzerindeki büyük etkisinden dolayı onun pozitivizm çeşidi hakkında birkaç açıklama yapmanın uygun olduğunu düşünüyorum. Popper, büyük ölçüde yakın arkadaşı Friedrich Hayek'in bir dereceye kadar praxeology'yi terk etmesi ve yanlışlamacılığı benimsemesi nedeniyle Avusturya ekonomisi üzerinde bir miktar etkiye sahipti. Bunu yaparken Hayek, düşüncesinde üniversite günlerinden beri var olan pozitivist bir akımı yeniden vurguladı. Görüşleri birçok açıdan mantıksal pozitivizme benzeyen fizikçi ve filozof Ernst Mach'tan derinden etkilenmiştir. Mach, fizikte duyulardan türetilemeyecek kavramları reddetti. Örneğin Newton'un mutlak hareket doktrinini kabul etmeyi reddetti çünkü onun görüşüne göre ampirik referanstan yoksundu. Ayrıca atomizmi de reddetti atomlar gerçekte var olmadılar sadece bir hipotezdi.


Hayek'in Mahçı eğilimleri, onun algı çalışması olan Duyusal Düzen'de (The Sensory Order) tüm gücüyle ortaya çıkıyor. Popper, Hayek'in pozitivizmiyle suçlanamaz veya ona atfedilemez. Yaptığı şey, Hayek'in pozitivizmi ekonomiye genişletmesine yardımcı olmaktı ama bu bir konu dışı sözdür.

Popper'a dönecek olursak onun temel doktrini doğrulanabilirlik ölçütünü değiştirir. Popper, dünya hakkında anlamlı bir önermenin deneysel olarak doğrulanabilir olması gerektiğini söylemek yerine bilimsel bir önermenin yanlışlanabilir olması gerektiğini ileri sürer. Popper, pozitivistlerle ilişkilendirilmeyi kesinlikle reddeder kendi yanlışlama ölçütünün bir anlam ölçütü değil bilimsel önermeler için bir test olduğunu vurgular.


Yine de en azından ilk yıllarında, bilimsel olmayan ifadelere pek önem vermiyordu ve son zamanlarda metafizik ifadeleri desteklemeye giderek daha istekli hale gelmesine rağmen onları doğru ya da yanlış olarak görmez. Carnap ve Herbert Feigl'in Popper'ı bir müttefik olarak görmelerine şaşmamak gerek.


Bir önermenin "doğrulanabilir" olmak yerine "yanlışlanabilir" olması gerektiğini söylemek ilk başta önemsiz görünüyor bir önerme doğrulanırsa olumsuzlaması yanlışlanır; bir önerme yanlışlanırsa olumsuzlaması doğrulanır. Örneğin "Talep eğrisi aşağı ve sağa doğru eğimlidir." Bu doğrulandığında, "talep eğrisi aşağı ve sağa eğimli değil" olumsuzlaması yanlışlanır. Ayrıca herhangi bir önerme doğrulanabilir olduğundan (yukarıda gösterildiği gibi) herhangi bir önermenin olumsuzlanması yanlışlanabilir ama bir önermenin olumsuzlaması elbette aynı zamanda bir önermedir. O zaman onun olumsuzlaması yanlışlanabilir. Bu olumsuzlama başladığımız önermeyle özdeş olduğundan herhangi bir önermenin hem doğrulanabilir hem de yanlışlanabilir olduğu sonucuna varırız.


Öyleyse bütün bu yaygara ne için ? Popper'ın yanlışlama kriteri aslında bir önemsizlikten çok daha fazlasıdır. Bir önermeyi doğrulamanın, tümevarımı reddettiği için onun doğru olma olasılığını artırmadığını ileri sürer. Bir talep eğrisinin aşağı ve sağa eğimli olduğu ne kadar bulunursa bulunsun bu ifadenin doğru olma şansı artmamıştır. Mises, Popper'ın şüpheciliğiyle hiçbir ilgisi olmadığı için karakteristik bir sağduyu sergiledi. Avusturyan ekonomisinin gelişiminin her aşamasında felsefe baskın olmasa da eşlik eden bir varlık olmuştur. Praxeology'nin ana motifi olan eylem Avusturyan geleneğinde belirgin bir şekilde Aristotelesçi bir analiz almıştır. Avusturyan ekonomisi ve gerçekçi bir felsefe birbirleri için yaratılmış görünüyor.


Yazar - David Gordon

Çevirmen - Ömer Sert


[1] Richard Dien Winfield, The Just Economy (New York: Routledge, 1988) Hegel doktrinlerini tartışır ve savunur.

[2] Jeremy Waldron, The Right to Private Property (Oxford: Oxford University Press, 1988) ayrıntılı bir şekilde özel mülkiyet bağlamında Hegel argümanını analizler.

[3] Brand Blanshard, Reason and Analysis (La Salle, Ill.: Open Court, 1973, p. 475.

[4] Çağdaş Hegelciliğe göre organik birliğin savunmasına dair, bkz: Errol Harris, The Foundations of Metaphysics in Science (New York: Humanities Press, 1965), pp. 279–84.

[5] Karl Popper, The Open Society and Its Enemies, vol. II (New York: Harper, 1967), pp. 27–80.

[6] Ludwig von Mises, Omnipotent Government (New Haven: Yale University Press, 1944).

[7] Alman Tarih Okulu'nun yukarıda yapılan muamele Ludwig von Mises The Historical Setting of the Austrian School of Economics’den etkilenmiştir (Auburn: Ludwig von Mises Institute, 1984). Erken ve geç Tarih Okulunun arasındaki fark ile ilgilenmedim. Yorumlarım özellikle geç olana uygulandı.

[8]Rrentano'nun görüşleri David Bell'de çok iyi analiz edilmiştir. Husserl (London: Routledge, 1990).

[9]Aristo’ya harika bir kısa giriş için bkz: Henry Veatch, Aristotle: A Contemporary Appreciation (Bloomington: University of Indiana, 1974).

[10]Aristoteles tümevarım yoluyla doğru ilk ilkelere ulaşılabileceğine inanıyordu. Bunlar bilimin temelini oluşturur. Bu Terence Irwin'de tartışılıyor. Aristotle's First Principles (Oxford: Oxford University Press, 1988), p. 35.

[11] Bu pozisyon, kötü şöhretli "duygusal etik teorisi"dir.

[12] J. Albert Coffa, The Semantic Tradition From Kant to Carnap: To the Vienna Station (Cambridge: Cambridge University Press, 1991) mantıksal pozitivistlerin felsefesinin kapsamlı bir açıklamasını verir.

[13] Ludwig von Mises, The Ultimate Foundation of Economic Science. (Kansas City: Sheed Andrews and McMeel, 1977), p. 70.

[14] Eleştiri yukarıda verilen ilk argümandan kaçılabileceğini varsayar aksi takdirde tüm ifadeler doğrulanabilir olduğundan kriter doğrulanabilir. Pozitivistler bu savunmayı pek hoş bulmayacaktır.


175 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör