Adalet Kavramının Ters Yüz Edilmesi

Herkesten Yeteneğine, Herkese İhtiyacına Göre


13/06/2018 - M. Kaan Erdoğan

Sosyal bilimlerle az çok meşgul olmuş birisinin, Karl Marx’ın meşhur “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” deyişini duymamış olması neredeyse imkânsızdır. Bu deneme, ilk başta kulağa hoş gelen söz konusu ifadenin adalet kavramı temelinde bir eleştirisidir.


Bugün pek çok kişinin söylemeye çekindiği bir hakikati dile getirerek başlayalım: İnsanlar eşit değildir. Genel bir ifade olarak “insanlar”ı bırakalım, dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir zaman birbirine denk iki insan var olmamıştır. Birincisi, yetenekleri ve bunların nitelikleri farklıdır; ikincisi, ihtiyaçları ve bunların önem sırası farklıdır. O yüzden “insan türüne ait olmaktan kaynaklanan hukuk önünde eşitlik” bir kenara bırakılırsa, eşitlik, yalnızca ütopistlerin hayal dünyalarında mevcuttur.*


Bu gerçek bir kez kabul edildi mi, bundan, eşitliği (ya da hatalı bir kullanım olarak “adalet”i) sağlamaya yönelik her girişimin ister istemez cebir içermesi gerektiği sonucu çıkar. Çünkü doğal koşullar (mevcut koşulların tamamen doğal olup olmadığı tartışması bir yana) ancak yapay müdahalelerle tersine çevrilebilir. Bu anlamda, “Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” anlayışını hayata geçirmek, ancak, belirli kişilerin menfaati uğruna belirli kişileri haksızlığa uğratarak, diğer bir deyişle, adaleti ayaklar altına alarak mümkündür. Bu ifadeyi somutlaştıralım:


A, B ve C üç farklı birey olsun. Aynı fabrikada, benzer şartlarda çalışmaktadırlar. Gün sonunda A 300 giysi, B 350 giysi, C ise 500 giysi paketlemektedir. Buna karşılık A 40 lira, B 35 lira, C de 40 lira almaktadır. Daha ilk bakışta, yapılan üretimle alınan karşılık arasında bir uyuşmazlık (kelimenin tam anlamıyla adaletsizlik) göze çarpıyor, peki bunun sebebi ne? Sebebi, ücret dağıtımında adaleti değil “herkesten yeteneğine, herkese ihtiyacına göre” ilkesini benimsemiş olmamızdan kaynaklanıyor. A kişisi yaşlılığın getirdiği el yavaşlığı ile diğer iki kişiden geri kalıyor, fakat özellikle sağlık sorunları ihtiyaçlarını arttırdığından, yaptığı üretime tekabül eden ücretten fazlasını alıyor. B kişisi ise genç ve kendini yaptığı işe adıyor, bunun sonucunda A’dan fazla üretim yapmasına rağmen ancak ihtiyaçlarına denk düşen 35 lirayı alabiliyor. Gelelim C kişisine. O, deneyimli bir işçi ve diğer ikisinden de açık ara daha üretken, fakat ihtiyaçları nispeten az olduğundan 40 liralık bir ücretle yetinmek zorunda.


Sonuç olarak, emeği homojen varsayar ve paketlemeye birim başına 10 kuruş değer biçersek, adil bir paylaşımda A 30 lira, B 35 lira, C ise 50 lira ücret alacaktı; şimdiyse C’nin 10 lirası, daha fazla ihtiyacı olan A’ya giderek kendisinin ürettiğinden daha düşük, onunsa daha yüksek bir ücret almasına sebep oldu. Emek-değer teorisinin yanlışlığı başka bir yazının konusu, burada tartışmayacağım. Fakat bu ilkenin hangi şartlarda olursa olsun adaletle uzaktan yakından bir bağı olmadığı ortadadır; dahası, eşitlik sağlamak amaçlanıyorsa Themis’in kalbine hançer saplanması bir mecburiyettir.


Problemin kökeninde belli başlı hatalı kabullerin yattığını belirtmek gerekir. Bunlardan biri birey değil toplum bazlı düşünce sistemidir. Yalnızca genel (toplumsal) iyiliği düşünen biri için şu veya bu kişinin alması gerekenden daha azıyla yetinmesi ya da bir başkasının hak etmediği bir şeye sahip olması mesele değildir çünkü odaklanılan birey değil kolektiftir; kolektifin iyiliği için birtakım kimselerin özveride bulunması, diğerlerinin de bunlardan nemalanması zorunlu görülür. Asalaklar topluluğu olarak da adlandırabileceğimiz böyle bir düzende, herkes yeteneği ve emeğinin karşılığını alacağı yerde, başkaları üzerinden geçinerek ihtiyaçlarını tatmin etmenin yolunu arar. Yetenek ve ihtiyaç arasındaki dengesizlik arttıkça sorun daha da büyür, gerçekten üretken insanların omzuna her gün daha büyük bir yük biner.


Bir başka hatalı kabul, yetenek ve ihtiyaç kavramlarının sanki objektif birer olguymuşçasına ele alınışında yatar. Neye göre ölçülecekleri, değişken olup olmadıkları, değer skalasında nerelerde durdukları vb. bir çırpıda atlanarak bunlardan ekonomik bir ilke oluşturulmaya çalışılır. Bunun sonucu, kişinin ne kadar verimli olursa o kadar borç altına girdiği, ne kadar acizse o kadar fayda elde ettiği bir distopyadan başka bir şey değildir.


Son olarak bütün bunların pratiğe dökülmesini sağlayacak bir dış gücün (gelin şuna canavar diyelim) gerekliliğinden de bahsetmek gerekir. Zira eğer bu ilke, söylendiği gibi komünizme (yani devletsiz&sınıfsız bir topluma) atıfta bulunuyorsa, kimin ne yeteneği, kimin ne ihtiyacı olduğuna kim karar verecek (bunlar nesnel olarak saptanamadığına göre), bölüşüm nasıl gerçekleşecektir? Burada açıkça, belirli bir zamandaki ihtiyacından fazlasını kazanan insanın, sahip olduklarını zorlama olmaksızın başkalarıyla paylaşacağının varsayılması suretiyle doğanın inkâr edilmesine tanık oluyoruz, başka türlü dış güçü defetmek mümkün değil çünkü. Oysa gerçekliğe bunun kadar ters düşen başka bir düşünce yoktur; tüm bu sorunlar, gerçeklik ile düş dünyası arasındaki ayrımın yapılamamasından kaynaklanmaktadır.


Şimdi “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre” ilkesini bir kenara bırakıp “herkesten yeteneğine göre, herkese yeteneği kadar” ilkesini göz önüne alalım ve aradaki temel ayrılıkları belirleyelim. İlk olarak ihtiyaç kavramı geri plana itiliyor ve kazanç yetenekle bağdaştırılıyor. Böylece hak ettiği kadar kazanan birey, bununla belirli bir önem sırasına dizdiği kendi ihtiyaçlarını karşılıyor. Ne bir başkasının kazancından herhangi bir pay alıyor, ne de onun ihtiyaçları üzerinde herhangi bir sorumluluğa sahip. Adil bir paylaşımın olduğu bu sistemde kimileri kendilerine gerekli olanın çok daha fazlasına sahipken, kimileri ihtiyaçlarının yarısını bile karşılayamayabilir çünkü kimileri eşsiz bir beceri, azim veya disipline sahipken, kimileri sağduyudan dahi yoksun. Bu tablo, hırsızlığın, adam kayırmanın, irrasyonel edimlerin vs. olmadığı ideale yakın bir düzeni yansıtır; bugüne olan benzerliğiyse ancak ana hatlarıyladır. Bireylerin yaşam koşulları arasındaki uçurumun neden bu kadar büyük olduğuna, subjektif değer teorisi özelinde başka bir yazıda değinilecektir.


(*) Eşitlikçiliğin detaylı bir eleştirisi için bkz. Murray N. Rothbard, Eşitlikçilik: Doğaya Karşı İsyan, Liberte Yayınları, 2009, s.1–14.



Yazar: M. Kaan Erdoğan

64 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör