9 Soruda Anarko-Kapitalizm

Güncelleme tarihi: 21 Eki 2021

Anarko-Kapitalizm


İçinde doğduğumuz dünyada, biz daha doğmadan önce uzun yıllar boyunca yerleşmiş olan kurumların varlığı, bizim, onların vazgeçilmez olduğu yanılgısına düşürebilir. Bu yanılgıların en büyüğü devlettir. Devlet, çağlar boyunca hukuk ve güvenlik tekelini üstlenmiştir. Diğer bir deyişle yasa koyma ve yasayı uygulama konusunda belirli toprak parçası üstünde mutlak karar verme görevini tek başına yürütmektedir. Bu mantıkla devletin olmaması sınırsız bir keyfiyet hali ve hukuk kurallarının yaptırım gücünden mahrum olması nedeniyle, devletsiz kalan toplumun kaosa sürükleneceği öne sürülmüştür. Gerçekten de hukuk hizmetinin sağlanmaması kaosla özdeşleştirilebilir. Çünkü kuralların çiğnenmesi halinde müdahaleci bir gücün olmaması, güçlünün zayıfın üstünde sınırsız bir hakimiyet kurması olanağı sunar. Devletin tamamen kaldırılmasını savunan anarşist görüşe göre devletin varlığı zor kullanmaya dayandığı için ahlaki olarak kabul edilemez. Fakat devletin yokluğunda hukuk ve güvenlik hizmetlerini kurumsal olarak sağlanmasına da gerek olmadığını eklerler. Doğal hukuk görüşüne sonuna kadar bağlı kalan ve bir kişinin parasını onun rızası dışında almanın hırsızlık olduğunu, bu eylemi sistemli bir şekilde gerçekleştiren devlete karşı soyguncu demekten geri durmayan Spooner’a göre de devletin yokluğu halinde mahkemelerin kurumsal olarak işletilmesine gerek yoktur. Fakat şu bir gerçek ki insanlar var olduğu sürece uyuşmazlıklar olacak ve barışın sağlanabilmesi için de uyuşmazlıkların bir otorite tarafından çözülmesi gerekecektir. Bu sebeple hukuk hizmetinden vazgeçmek mümkün değildir. Dahası anarşizm, çelişkili bir şekilde sol temelli ya da kolektivist fikirlerle özdeşleştirilir ve ekonomide emek-değer görüşüne bağlı kalır. Halbuki merkezi otoritenin olmadığı durumda kamu mülkiyeti oluşmaz, oluşsa bile kamu mülkiyetini yönetimi için yine bir merkezi güce başvurmak gerekir. Değeri oluşturan şeyin insanların sübjektif tercihleri olduğu için de emeğin, değerin oluşumunda hiçbir katkısı yoktur. Şu durumda anarko-kapitalizm, devletsiz haldeki hukuk ve güvenlik çıkmazına hem ahlaki hem de faydacı bir çıkış yolu sunar. Anarko-kapitalizmin iki aşamadan oluştuğunu söyleyebiliriz. İlki, kaos anlamına denk gelmeyen fakat tek taraflı ve zorunlu otoriteye karşı olmak anlamında ‘’anarko’’. İkincisi, kapitalizmin ifade ettiği özel mülkiyet ve sözleşme özgürlüğü. Böylece anarko-kapitalizm, devletin yokluğu halinde hukuk ve güvenlik hizmetlerinin özel ajanslar tarafından sağlanacağı alternatif bir düzen sunar.


1) Anarko-Kapitalizm Görüşü Kime Aittir?


Gustave de Molinari, ‘’Serbest Piyasa ve Güvenlik’’ adlı kitabının anarko-kapitalizmin ilk olarak takdim edildiği kitaptır. Molinari, devlet karşıtlığını ahlaka dayandırmaz. Ona göre eğer serbest piyasa ve kâr odaklı üretim, bürokratik işletmelere göre daha faydalıysa, o halde güvenlik hizmeti de serbest rekabete açılmalıdır. ‘’Doğal bir yasa her yeri her zaman kapsamalıdır, yoksa geçersiz olur. …İktisadi yasaların tıpkı doğal yasalar gibi olduğunu düşünüyor ve yerçekimi yasasına inandığım kadar iş bölümü ilkesine de inanıyorum. …Şayet durum gerçekten de böyleyse, güvenlik üretimi serbest rekabet alanından çıkartılmamalıdır; eğer çıkartılırsa toplum bir bütün olarak zarara uğrar. Şayet değilse, iktisat biliminin dayandığı bütün temeller geçersizdir ’’ (Molinari, 2016, s.30). Böylelikle Molinari, diğer mallarda olduğu gibi güvenlik hizmetinde de serbest piyasanın üstün olduğunu a priori olarak kanıtlar. 1950’lerde ise Rothbard politik görüşünün serbest piyasa anarşizmi olduğunu söyler ve bu görüşünü anarko-kapitalizm olarak adlandırır. Sonrasında ise Rothbard, hukuk ve güvenlik hizmetlerini serbest piyasada nasıl verileceği Molinari’ye göre daha sistemli olarak açıklar ve böylece anarko-kapitalizmin kurucusu olarak anılır. Rothbard’ın ekonomi teorisi hocası Mises ile benzerlik gösterirken, devlet teorisinde ise özellikle Albert Jay Nock, Lysander Spooner ve Benjamin Tucker gibi bireyci anarşistlerden etkilenmiştir. Günümüzde ise Hans-Hermann Hoppe, Walter Block, David Friedman ve Robert Murphy başlıca anarko-kapitalist teorisyenlerdir.


2) Anarko-Kapitalizm Politik Skalada Nerededir?


Anarko-kapitalizmin politik eksendeki yeri, liberalizm geleneğinden mi olduğu yoksa anarşizme mi bağlı olduğu ise tartışmalıdır. Çünkü klasik liberal görüşte devlete karşı çıkılmaz. Devletin görevi hukuku ve güvenliği sağlamaktır. ‘’… klasik liberal teoride devlete karşı çıkılmaz. Yalnızca, insan hak ve hürriyetlerinin teminata bağlanması için devlet gücünün sınırlandırılması düşünülür. Devlet gücünün sınırlandırılması için de liberalizmin en etkin aracı hukuka bağlılıktır.’’(Berzeg, 2019, s.112). Hatta liberteryen ideolojide yer alan Ayn Rand ve Robert Nozick de devleti katlanılması gereken kötülük olarak adlandırır. Mises’e göreyse devlet yaşam ve mülkiyetin koruyucusu olduğundan, sahip olduğumuz en önemli araçtır. Hayek’e göre de devletin varlığı sosyal yaşamını devamı için gereklidir. ‘’Mises, devletsiz toplum idealinin imkansızlığına dikkat çekerek gerektiğinde zora başvurulmadığı takdirde toplumun varlığının tehlikeye gireceğine işaret eder. Hayek için de sınırlı devletin vazgeçilmez olduğu görülür. Aynı şekilde Rand ve Nozcik’in teorilerinde de devletin gerekliliği açıkça kabul edilir.’’(Taner, 2010, s.148). Anarko-kapitalizm ise devleti kaçınılması gereken kötülük olarak görür ve devleti, sürekli olarak insanların haklarına ihlal eden organize bir suç örgütü olarak adlandırır. Her ne kadar devlet teorileri farklı da olsa, anarko-kapitalizm ve liberalizm, kapitalizm noktasında ortak görüşe sahiptirler. İnsanların meşru yollarla elde ettiği mallar üstündeki mülkiyet hakkını ve sözleşme özgürlüğünü her iki görüş de savunur. ‘’…liberal programı tek kelimeyle özetlemek gerekirse şudur: Mülkiyet, yani üretim araçlarının özel mülkiyete tabi olması. Liberalizmin diğer talepleri bu temel talepten neşet eder.’’ (Mises, 2016, s.60). Anarşizmde ise devlete yer olmadığı gibi hukuk ve güvenlik hizmetlerinin bir kurum tarafından verilmesine de gerek yoktur. Dahası, anarşist teorisyenlerin bazıları devletin olmadığı bir düzende ılımlı bir şekilde özel mülkiyetin varlığına işaret ederken, birçoğu ise özel mülkiyeti reddeder. Anarko-kapitalizm ise kamu mülkiyetini tamamen reddederek toprakta ve mallarda %100 özel mülkiyeti savunur. Bununla beraber hukuk ve güvenlik hizmetlerinin de yine özel mülkiyete bağlı ajanslar tarafından verilmesini savunur. Rothbard, anarko-kapitalizmi anarşizmle şöyle karşılaştırmıştır: ‘’Politik açıdan, Spooner-Tucker bireyci anarşizmden benim ayrıldığım iki nokta vardır. İlk olarak bireyci anarşist toplumda hukukun ve jüri sisteminin rolü söz konusudur. Spooner-Tucker her bireyin, serbest piyasa mahkemesinin, daha özelde de her bir serbest piyasa jürisinin yargısal kararlarında tamamen kendi başına hareket etmesine izin verilmesinin gereğine inanıyordu.’’ (Rothbard, 2019, s.242). Rotbard’ın, Spooner-Tucker’dan ayrıldığı bir diğer noktaysa, onun arazilerde de özel mülkiyeti savunmasıdır. Özetle anarko-kapitalizm özel mülkiyet ve sözleşme özgürlüğü görüşünü liberalizmden alırken, devlet karşıtlığını ise anarşizmden alır. Bu sebeple her iki politik eksende de yer alması mümkünken, çoğunlukla liberalizm geleneği altında konumlandırılır.


3) Anarko-Kapitalistler Hangi Hukuk Görüşünü Savunurlar


Anarko-kapitalistler doğal hukuk anlayışını savunurlar ve insan haklarını temellendirmede bu görüşü esas alırlar. ‘’Doğal hukuk anlayışı, doğada her bir varlığın kendisine içkin bir doğası olduğu ve varlıkların doğalarına uygun hareket ettiği ve bunun da rasyonalist bir düzeni gerektirdiği görüşüne dayanır.’’ (Alıntılayan Yaman ve Tarhan, 2021, s.87). Doğal hukuk anlayışı, her zaman ve her yerde geçerli, objektif temel ilkeler olduğunu savunur. Doğal hukuk görüşünü bireysel anarşistler de paylaşır. Mülkiyet hakkının doğal bir hak olduğunu savunan Spooner’a göre (1870): ‘’Bir insanın doğal hakları tüm cihana karşı kendisine aittir ve bu haklara yapılan saldırı eşit derecede suçtur. İster bir adam tarafından yapılsın isterse milyonlar tarafından. İster kendisine soyguncu diyen bir adam tarafından yapılsın, isterse kendisine hükümet diyen milyonlar tarafından.’’ (s.8). Rothbard ve Hoppe de doğal hukuk geleneğindendir ve doğal hukukun evrensel ilkelerini haklılaştırmak için öz sahiplik ilkesine başvururlar. Bu ilkeye göre var olan tek hak kişinin kendisi üstündeki mülkiyet hakkıdır. Geri kalan tüm haklar bu mülkiyet hakkından türer.


4) Anarko-Kapitalizmin Özgürlük Teorisi Nedir?


Anarko-kapitalizmin ana eksenini özgürlük oluşturur. Özellikle Rothbard’ın teorisinde özgürlük merkezdedir ve bir başlangıç noktasıdır. Rothbard, sosyal ve etik anlayışını temellendirmek için şu 2 kavramı kullanır: İnsanın kendisinin sahibi olması (self ownership) ve saldırmazlık aksiyomu (nonaggression axiom).


a. Öz Sahiplik


Bu ilkeye göre her insan kendi bedeninin sahibidir. Yani kişi, kendi bedeni üstünde mülkiyet hakkına sahiptir. Öncelikle mülkiyet kavramının ortaya çıkabilmesi için bir malın yenilenemez olması gerekir. Aksi halde her şey bedava olsaydı, yani bir malın aynı anda birden fazla kişi tarafından kullanılması o malı tüketmeseydi, mülkiyet kavramına ihtiyacımız olmazdı. Bunu açıklamak için Hoppe cennette olduğumuz varsayımını yapar. Eğer cennette sınırsız muz varsa, bir muzun kullanılması başka bir muzun kullanmasını etkilemediği ve gelecekteki muz tedarikini de azaltmadığı için hiçbir zaman muz kaynağımız bitmez ve muz üstünde mülkiyet hakkı oluşmazdı. O halde mülkiyet hakkının ortaya çıkması için bir kaynağın yenilenemez ve aynı anda başka kişiler tarafından kullanılmaya çalışıldığında bir çatışma olması gerekir. Bu ideal şartlar altında bile hala kıt kaynaklar vardır: kişinin kendi bedeni. ‘’Kişi bir eylemde bulunduğu, yani kendisi açısından daha az tatmin edici olarak algılayıp değerlendirdiği bir vaziyeti, bilerek ve isteyerek daha faydalı gibi görünen bir durumla değiştirmeye çalıştı sürece, bu faaliyet mecburen, kişinin bedeninin kullanımı ile ilgili tercih yapmasını gerektirecektir.’’ (Hoppe, 2016, s.32). Bir beden üstünde aynı anda farklı eylemler gerçekleştirilemediği, örneğin hem araba sürmek hem koşmak aynı anda yapılamayacağı için bir tercih yapılması gerekir ve yapılan tercih, alternatif tercihlerin aynı zaman diliminde yapılamayacağı anlamına gelir. O halde beden kıt bir kaynaktır ve mülkiyete tabi olmalıdır.


Beden üstünde mülkiyet hakkı var olduktan sonra şu soru sorulabilir: Var olan mülkiyet hakkını kim kullanacaktır? Bu kullanım için 3 alternatif söylenebilir. İlk ikisi toplumcu modellerdir. Ya herkes herkesin bedeni üstünde mülkiyet hakkı vardır ya da çoğunluğun azınlığın bedeni üstünde mülkiyet hakkı vardır. Bu toplumcu modeller anlaşmazlıkları çözmemize yardımcı olmaz, aksine anlaşmazlıkları daha da kötüleştirir. Eğer herkes herkesin bedeni üstüne mülkiyet hakkına sahipse, bir kişi, başka bir kişinin bedeni üstündeki mülkiyet hakkını tasarruf edebilir, böylelikle başkasının bedenini sahip olduğu pay kadar kullanabilir. Rothbard, herkesin birbirinin üstünde mülkiyet hakkının olduğu komünal modeli saçmalık olarak değerlendirdikten sonra, üçüncü alternatif olan her insanın kendi bedeni üstünde hakimiyeti olduğunu söyler. En basit anlatımla her birey kendi eli, ayağı, kolları, emeği ve zihninin sahibidir. Kısaca her insan kendi bedeni üstünde mutlak hak sahibidir. ‘’…her bireyin yaşamını sürdürebilmek ve inkişaf edebilmek için, düşünmesi, öğrenmesi, hayattaki amacını ve bu amaçlara ulaştıracak araçları seçmesi gereklidir. Kendi kendisinin sahibi olma hakkı, insana, bu hayati eylemleri cebri bir müdahaleye uğramaksızın yerine getirme imkanı sağlar.’’ (Alıntılayan Taner, 2010, s.102). Rothbard’a göre kişi bedeni üstündeki hakimiyetinden vazgeçmesi mümkün olmadığından, kendisini köle olarak satamaz. Block’a göreyse kişi kendi bedeni üstünde mülkiyet sahibi olduğundan bu hakimiyetinden vazgeçebilir ve kendisini köle olarak satabilir.


b. Saldırmazlık Aksiyomu


Bu ilke, öz sahiplik ilkesinin devamıdır. Saldırmazlık aksiyomuna göre her birey başkalarının haklarını ihlal etmediği sürece dilediğini yapabilir. Eğer haksız bir şekilde başkasının canına veya malına karşı saldırı düzenlenirse, o halde saldırıya uğrayan kişinin öz sahipliği tehlike altında demektir. Saldırıyı yapan kişi, başkasının öz sahiplik ilkesine karşı gelmiş ve kendisini hukuk sınırlarının dışında itmiştir. Bu durumda saldırıya uğrayan kişi meşru müdafaaya başvurup, kendini koruyabilir. Bununla beraber Rothbard’a göre sadece fiziksel güç kullanımını gerektiren durumlar başkalarının haklarını ihlal edebilir. Fiziksel zarar olmayan, fakat sadece ‘’zarar’’ olarak adlandırılabilecek davranışlar suçun varlığı için yeterli değildir. Örneğin A ve B’nin evlenecek olduğunu varsayalım. Evlenecekleri vakit C, A’yı evlenme fikrinden vazgeçirir. Bu durumda B bir zarara uğramıştır. Eğer fiziksel güç kullanılmayan fakat zarar ortaya çıkaran durumların suç olabileceği kabul edilirse C, B’nin uğradığı zararı tazmin etmelidir. Başka bir örnekte A, tıraş bıçağı satışında başarılı biri olsun. B ise daha kaliteli bir tıraş bıçağıyla piyasa girmiş olsun. Bu durumda B’nin piyasaya girişi, A’nın satışlarını etkileyeceği için doğal olarak A’nın mülkiyet hakkı ve sözleşme özgürlüğü etkilenir. Bu durumda açıktır ki B’nin piyasaya girişi, A’nın hiçbir hakkını ihlal etmediğinden, A’nın uğradığı zararın B tarafından tazmin ettirilmesi beklenemez. Son olarak Rothbard ve Block, toplumca gayri ahlaki bulunan ‘’mağdursuz suçların’’ başkalarının haklarını ihlal etmediği dolayısıyla cezalandırılmaması gerektiğinde hem fikirdirler.


5) Anarko-Kapitalizm Mülkiyet Hakkını Nasıl Meşrulaştırır


Mülkiyet haklarına ilişkin 2 öncüllü bir adalet teorisi savunulabilir. Bu teorinin ilk basamağını öz sahiplik oluştururken, diğer basamağını kullanılmamış bir şeye/araziye kendi emeğini harcayan kişi o şey/arazi üzerinde mülkiyet hakkına sahip olması oluşturur.


İlk prensip, yani öz sahipliği ele alalım. Her insan kendi bedeni üzerinde hakimiyete sahiptir. Bir insanın eli, kolu, bacakları kendisine aittir. Yani, insanın kendi bedeni üstünde mutlak bir mülkiyet hakkı vardır. Bu hak, insanın kendi kendisini gerçekleştirme ve hayatını şekillendirmesinde tek söz sahibinin kendisinin olduğuna açıkça kanıtıdır. O halde her insan başkasının bedenine zarar vermeyecek şekilde dilediği gibi hareket edebilir.


İkinci prensip kullanılmayan bir şey/arazi üzerinde emek harcayan kişi, emek harcadığı şeyin sahibidir. Bir insanın bedeni kendisine ait olduğu gibi yine kendi emeği de kendisine aittir. O halde emeğini kattığı şey yani beden mülkiyetinin bir parçası olan emeği, sahipsiz bir şeye/araziye katan kişi onun mülkiyetine katmış olur. Bu sebeple, dünya üzerindeki araziler/şeyler bir insan onların üstünde hakimiyet kurana sahipsizdir.


Bu adalet teorisine göre doğada sahipsiz bir geyiği avlayan kişi, o etin sahibi olmuştur. Vahşi bir atı evcilleştiren kişi yine o atın sahibi olmuştur. Bu şekilde mülkiyet kazanımı, toprak üzerinde de geçerlidir. Boş bir araziyi eken kişi, hem arazinin hem de ektiği ürünlerin sahibidir. Mülkiyet kazanımının olmadığı, dünyadaki herkesin o toprak üstünde hakkının olduğunun iddia edilmesi ise saçmadır. Kişi emeğinin ürünlerini kendisi hak etmeyecekse, kim hak edecektir? Yeni doğan Pakistanlı bir bebeğin, Rize’deki çay bahçeleri üzerinde, toprağın bütün herkese ait olduğunu iddia ederek paylı mülkiyet talep etmesinin gerekçesini anlayabilmek zordur.


6) Anarko-Kapitalizmin Devlet Teorisi Nasıldır?


Anarko-kapitalizmin devlet teorisi anarşizme benzerdir. ‘’Devlet (Sürekli, kurumsallaşmış mülkiyet hakkı ihlalleri ve istismarına karışabilecek bir ajans), özel mülk sahipleri üstünde kamulaştırma, vergilendirme ve düzenleme biçimindeki zorlama yetkilerinin bölgesel tekelidir.’’ (Hoppe, 2010). Devlet tamamen bir şiddet aracı olarak görülür ve hiçbir ahlaki temelle savunulamaz. Şiddet aracı olarak görülmesinin nedeniyse devletin varlığının ve gelirinin tek taraflı zorlamaya dayanmasıdır. Devletin tüm geliri vergiye dayanır. Vergiyse bir insanın parasının onu rızası dışında alınmasıdır. Bu yüzden vergilendirme doğal hukuka ve insanın kendi üstündeki hakimiyetine aykırıdır. Bireysel olarak yapılan hırsızlığın ‘’hırsızlık’’ olarak adlandırılmasında hemen hemen hiçbir tartışma yoktur. Fakat aynı eylem devlet tarafından gerçekleştirildiğinde aynı eylemin adı birden ‘’medeni bir toplumda yaşamak için ödediğimiz bedel’’ olarak değişir. Hırsızlık herhangi biri, bir grup veya devlet adı altında kolektif bir organizma tarafından gerçekleştirilebilir. Fakat sonuç yine de değişmez. Kimin/kimlerin veya niçin mülkiyet hakkının ihlal edildiğine bakılmaksızın bir insanın malına rızası dışında el konulması hırsızlıktır. Amerikalı bireyselci anarşist Lysander Spooner bu durumu şöyle açıklamaktadır: ‘’Eğer rızası dışında vergi almak suç değilse, o halde hırsızların soygunlarını legalize etmek için yapmaları gereken tek şey, kendilerine hükümet adını vermeleridir.’’ Burada anarko-kapitalizm doğal hukuka bağlı kalarak, devletin aynı eylemi gerçekleştirmesini ikili bir standarda koymaz. ‘’Devlet suç tekeli iddia eder ve uygular. …O özel cinayeti yasaklarken kendisi muazzam bir ölçekte cinayeti organize eder. Özel hırsızlığı yasaklar ama kendisi, ister vatandaşın isterse yabancının mülkiyeti olsun, istediği her şeye vicdansızca el koyar.’’ (Alıntılayan Rothbard, 2019 ,s.89). Başka bireyler ve kurumlar gelir elde edebilmek için gönüllü bir şekilde ticaret yapmak zorundayken, devlet kendi gelirini cebir yoluyla ve silah kullanarak elde eder. Siyasal yöneticiler vergi adıyla üreten kişilerin paralarına el koyar ve onları kendilerine, yani üretken olmayıp başkalarının üstünde bir parazit gibi yaşayan kişilere aktarır. Fakat devlet, bu hırsızlıktan dolayı cezalandırılmaz. ‘’…yasallaşmış bir soygundan kazançlı çıkan insanlar soygun fiilinden sorumlu tutulmazlar. Bunun sorumlusu hukuk, kanun yapıcı ve toplumun kendisidir.’’(Bastiat, 2017, s.33). Yine benzer savunuyu yapan Bastiat’a göre (2017):‘’Ne var ki hukuk her zaman soygunu cezalandırmaz, bazen de kendisi soygunu savunur, hatta ona iştirak eder. …Bazen hukuk tüm yargı, polis, hapishane ve jandarma aygıtını soyguncuların hizmetine tahsis edebildiği gibi, kendini savunan gerçek mağduru da suçlu konumuna getirir.’’ (s.27). Mülkiyetin az bir kısmının bile sahibinin rızası olmadan alınması durumunda mülkiyet hakkı ihlal edilmiş olur. Hırsızlığın ne zaman ortaya çıkacağı belli değildir ve seyrek olur. Devlet ise vergilendirmeyle özel mülkiyetin yağmalanmasını sistemleştirir. Spooner, İhanet Yok kitabında devleti bir eşkıyaya benzetir. Fakat bir eşkıyanın devlete göre daha adil ve dürüst olduğunu anlatır (1870):


‘’Vergi ödemenin zorunlu olması, elbette ki herkesin anayasayı gönüllü olarak desteklediğine kanıt olamaz.''


Şu bir gerçek ki anayasamızın teorisine göre bütün vergiler gönüllü olarak ödeniyor ve hükümetimiz, halkın gönüllü olarak girdiği karşılıklı bir sigorta şirketidir. Her insan özgür bir şekilde, gönüllü olarak anayasanın tarafları olan herkes ile tıpkı diğer sigorta şirketlerine ödediği gibi ödediği kadar koruma alma karşılığında sözleşme yapmış ve tıpkı korunması için vergi ödemeyi seçmekte özgür olduğu kadar, vergi ödemeyip korunmamayı seçmekte de bir o kadar özgürdür.


Fakat devletimizin bu teorisi, pratik gerçeklikle hiç uyuşmamaktadır. Gerçekte şu ki, devletin aynı bir eşkıya gibi diğer insanlara söylediği şey: ’Ya paranız ya canınız’. Ve tümü değilse de çoğu vergiyi bu tehdit altında ödetmektedir.


Devlet tabii ki de ücra bir yolda insanın karşısına çıkıp, silahı başına doğrultup kesesini boşaltmıyor. Fakat soygun yine de soygundur ve böyle olmaması çok daha alçakça ve utanç doludur.


Eşkıya yaptığı hareketinin tehlikesini ve işlediği suçun sorumluluğunu yalnızca kendisi üstlenir. O, sizin paranız üzerinde herhangi bir haklı iddiası varmış gibi ya da kendi çıkarınız için kullanmak istiyormuş gibi davranmaz. O bir soyguncu değilmiş gibi davranmaz. O, sadece bir koruyucudan ibaret olduğunu iddia edecek kadar yüzsüz değildir. Veya kendisini koruyabilecek durumdaymış gibi hisseden ya da onun koruma hizmetinden memnun olmayan insanların parasını onların rızası dışında, sadece şu aklı başına olmayan yolculara koruma sağlamak amacıyla el koymaz. O, bu tür işlere kalkışamayacak kadar duyarlı bir adamdır. Dahası, paranı aldıktan sonra seni yalnız bırakır, tam da istediğin gibi. Rızan dışında seni yolda takip etmeye devam etmez, rızan dışında sana koruma sağladığı için senin üstünde haklı olarak egemen olduğunu varsaymaz. Sana boyun eğmeni ve itaat etmeni emrederek ’korumaya’ devam etmez. Sana bazı şeyleri yapmaya zorlamaz veya bazı şeyleri yapmanı yasaklamaz. Seni, kendi keyfi veya çıkarları için istediği kadar soyup da adını isyancıya, haine veya vatanına düşmana çıkarmaz. Otoritesini reddedersen veya taleplerine karşı direnirsen, seni acımasızca kurşunlamaz. O, bu tür sahtekarlıklarla, hakaretlerle ve şeytanlıklarla suçlanamayacak kadar centilmen bir adamdır. Kısacası, eşkıya sizi soyduktan sonra kölesi veya kuklası yapmaya kalkışmaz.


Kendilerine ’devlet’ adı veren soyguncu ve katillerin davranışları, yol kesen bir eşkıyayla tamamen zıttır.


Öncelikle onlar, eşkıyanın yaptığı gibi kendilerini bireysel olarak tanıtmazlar veya kendi hareketlerinin sorumluluğunu bireysel olarak üstlenmezler. Tam aksine, kendilerini kapalı oy ile gizleyerek, kendileri adına soygun yapacak birkaç kişiyi tayin ettiler. Böylelikle kendilerini pratik olarak sakladılar. Tayin edilen kişiye şöyle dediler:


A ve B’ye gidip ‘devletin’ onların malını ve canını korumak için daha fazla paraya ihtiyacı olduğunu bildir. Eğer onu korumamız için bizimle hiçbir kontrata girmediğini ve korumamızı istemediğini söylerse; ona, bunun onun değil bizim işimiz olduğunu söyle. Onu, o istese de istemese de korumayı seçtiğimizi ve korumamız karşılığında ücret talep ettiğimizi söyle. Eğer olur da bireylerin kim olduğunu, kendilerine ‘’devlet’’ adı verenlerin, ona rızası dışında ona koruma sağlamak amacıyla ücret talep edenlerle, hiçbir zaman bir kontrata girmediğini söylerse; bunun da onun değil, bizim işimiz olduğunu söyle. Kendimizi bireysel olarak tanıtmak istemediğimizi, gizli oy ile kendi temsilcimizi sana taleplerimizi iletmesi için gönderdiğimizi ve eğer taleplerimize boyun eğerse, ona yıl boyunca benzer bir talebimizin olmayacağını güvence edecek bir fatura vereceğimizi söyle. Eğer boyun eğmeyi reddederse, hem taleplerimizin karşılığı hem de sana çıkardığı masrafları ve baş ağrısını karşılayacak kadar mülküne el koy ve sat. Eğer ki mülküne el koyulmasına karşı direnirse, sana yardım etmesi için etrafındakilerden yardım iste. Şüphesiz ki bazıları bizim grubumuzun üyelerinden olacaktır. Mülküne el koyulmasına karşı direniş gösterirken, sana yardım eden grubumuzun üyelerinden birini öldürürse, bütün tehlikelere rağmen onu ele geçirin. Onu, bizim mahkemelerin birinde cinayetle suçlayın, mahkûm edin ve onu asın. Eğer olur da komşularından veya onun gibi taleplerimize direniş gösterebileceklerden birilerini çağırırsa ve onun yardımına gelenlerin sayısı çok fazlaysa; hepsinin isyancı ve hain olduğunu, vatanımızın tehlikede olduğunu haykır. İşe aldığımız katillerin komutanını ara. Ona, isyanı bastırmasını ve ne pahasına olursa olsun ’vatanımızı kurtarmasını’ söyle. Onlar gibi yüzlerce ve binlercesini öldürmesini söyle. Böylelikle onlar gibi taleplerimize direniş gösterecek kişilere terör salmış ol. Cinayet işi tamamen tamamlandıktan sonra, bir daha böyle bir sorunla karşılaşmayacağımızı söyle. O hainlere gücümüzü ve kararlılığımızın dersini verdikten sonra, artık yıllar boyunca itaatkâr iyi vatandaşlar olacaklardır ve vergilerini neden veya nereye diye sormadan ödeyeceklerdir.


İşte böyle bir baskı altında, vergiler sözde ’gönüllü’ olarak ödenmektedir. Artık insanların vergi ödediğini kanıtlamak, onların ’devleti’ desteklediklerine kanıt olamaz.’’ (ss.12-13).


Böylelikle anarko-kapitalizm devlet teorisinde anarşizmle aynı görüşü paylaşır ve devletin sözleşmeye veya rızaya dayandığı fikrini reddeder. ‘’Devlet asla bir toplum sözleşmesiyle yaratılmış değildir; her zaman fetih ve sömürüyle doğmuştur.’’ (Rothbard, 2019, s.89). Gerçekten de hiçbir devlet şu ana kadar kimseye bir sözleşme sunmamıştır. Bunun nedeni; yağmacı sınıfın böyle bir teklifi hiçbir kimseye kabul ettiremeyecek olmasıdır. Kimse tanımadığı kişilere kendi yaşamı üstünde söz sahibi olması için yetki vermeyeceği gibi, gelirini hayatı boyunca da başkasına ödemek istemeyecektir. ‘’Rothbard, Hayek gibi klasik liberallerin öngörüsünde olduğu gibi, insanlık tarihinin hiçbir döneminde, insan hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla devlet diye bir kurum oluşturulmadığını, saldırgan müdahale ve işgaller kullanarak bu güç tekelinin elde edildiğini öne sürer.’’ (Taner, 2010, s.141). Eğer kişi, hukuk ve güvenlik hizmeti istiyorsa, bunu diğer tüm mal ve hizmetlerde olduğu gibi gönüllü olarak satın alabilir. Bir başkasına, onun rızası dışında parasına el koyarak ona koruma sağlanması gerektiğini savunmak, bir kişiye yine onun rızası dışında parasına el konularak yiyecek ve kıyafet alınması kadar saçmadır.


Devlet ortaya çıktıktan sonra, hakim grubun yönetimi nasıl sürdürecekleri problemi ortaya çıkar. Devletin varlığını devam ettirebilmesi için, monarşi ve demokrasi fark etmez, halkın çoğunluğunun desteğini kazanmalıdır. ‘’…tiranların bütün çabalarını güçlerini artırmak adına halkını kendilerine yönelik sadece itaat ve esaret içinde değil ayrıca tapınma içinde eğitmeye adamaları her daim geçerli olmuştur.’’ (Boetie, 2020, s.45). Fakat insanlardan aktif bir destek beklenmez. Pasif olarak devletin varlığını onaylamaları yeterlidir. Mutlak monarşilerde devletin meşruiyetini sağlayan şey gelenektir. Bu durumda itaatin temel nedeni alışkanlıktır. Bir devlet ne kadar uzun süre ayakta kaldıysa, geleneği o kadar güçlü olmuştur. ‘’Kilise ile devletin birliği bu ideolojik aygıtların en eski ve en başarılı olanlarından biridir. Hükümdar ya tanrı tarafından kutsanmıştı ya da birçok Doğu despotizminin mutlak yönetimi durumunda tanrının kendisiydi; bundan dolayı da, onun yönetimine direniş küfür olurdu.’’ (Rothbard, 2019, s.94). Bugünkü çağda ise dinin yerini bilim alırken, devletin meşruiyetini sağlayan şey ise demokrasi olmuştur. Böylece bireylerin hayatları üstündeki hakimiyeti ve mülkiyet hakları, çoğunluğun oylamasına sunulmuştur. Spooner, hiçbir kimsenin bir başkası üstünde hakkı olmadığını ve bir kimsenin başka bir kimseyi soyması veya yaralaması için yetki veremeyeceğini söyleyerek, devletin meşruiyetine karşı çıkar. Aynı şekilde öz sahipliğe dayanan doğal hukuk görüşü de bir başkasına karşı haksız bir saldırıda bulunamayacağımızı söyler. ‘’Devletin yönetiminin artık ultrabilimsel olduğu, uzmanların planlamasına dayandığı ilan edilmektedir… Bilimsel jargonun gitgide daha fazla kullanılması, devletin aydınlarının devletin hükümranlığı için gerçeğin üstünü örten gerekçeler uydurmalarına imkan vermiştir… Yaptığı soygunu, harcamalarıyla perakende ticareti canlandırmak suretiyle gerçekten de soygunun kurbanlarına yardım ettiğini söyleyerek haklı gösteren soyguncu, pek bir taraftar bulamazdı; ama Keynesyen denklemlerle ve ‘çoğaltan etkisi’ne yapılan etkileyici atıflarla süslenince bu teori ne yazık ki daha ikna edici hale gelmektedir.’’(Rothbard, 2019, s.98). Demokrasi soygunu azaltmak bir kenara, hak ihlallerini daha da çok artırmıştır. ‘’Bastiat, yasal yağmanın oy hakkının yayılmasıyla birlikte toplumdaki tüm çıkar gruplarına sirayet edeceğini ve organize hale geleceğini belirtir. Bu sistem öncesi hırsızlık sayılan ve küçük bir grup tarafından yapılan davranışlar artık hukuk aracılığıyla ve toplumun büyük çoğunluğu tarafından yapılmaya başlanacaktır. Bu sayede hırsızlık bir yandan meşrulaşırken diğer yandan da çoğunluğun aynı suçu birlikte işlemeleri sebebiyle sıradanlaşır’’ (Kalkan, 2016, s.168). Bu sebeple aslında hala kilise-devlet koalisyonu yok olmamış, sadece şekil değiştirmiştir. Aradaki tek fark; devleti büyük iş grupları oluştururken, kiliseyi ise devletçi ve seküler entelektüeller oluşturmaktadır. Entelektüellerin hayati görevi; devletin kutsal, iyi veya en azından kaçınılmaz olarak var olması gereken bir kurum olarak halka anlatmaktır. ‘’Basitçe söylemek gerekirse, aydının geçimi serbest piyasada hiçbir zaman garanti değildir. Aydının insan kitlelerinin değer ve tercihlerine bağımlı olması kaçınılmazdır; kitlelerin karakteristik özelliği ise, genellikle entelektüel meselelere ilgi duymamasıdır. Oysa devlet, entelektüellere devlet aygıtı içinde güvenli ve sürekli bir mevki sunmaya heveslidir. Zira entelektüeller, artık bir parçası haline geldikleri devletin yöneticileri için yerine getirdikleri önemli fonksiyon karşılığında, cömertçe ödüllendirileceklerdir.’’ (Rothbard, 2019, s.92). Bu durumda devlet ve entelektüeller arasında güçlü bir bağlantı vardır. Devletin suçlarını örtmek için teoriler geliştirmelidir. Böylece hırsızlığın adı vergi, ekonomiyi iyileştirmek ve fakirlere yardım etmek; kişiyi hürriyetinden alıkoyma suçu yerine zorunlu askerlik –zorunlu askerlik olmasa bile olağanüstü durumlarda zorunlu olarak askerliğe alınma- ve zorunlu eğitim; bir başkasının hayatı üstünde hak iddia edip oylamaya sunulması da basit bir şekilde demokrasi ve halk iradesi olmuştur. Bu yüzden devletler öncelikle eğitim sistemini kendi ellerine alma ihtiyacı duymuşlardır. ‘’(devlet) Ya eğitim kurumlarını doğrudan kendisi işletir, ya da bu tip kurumların özel kesimlerce işletilmesini devlet lisansı verilmesi şartına bağlayarak dolayı olarak kontrol eder, böylelikle de bunların, devletçe sunulan ve önceden belirlenmiş yönetmelikler çerçevesinde işletildikleri garanti edilmiş olur. Sürekli olarak genişletilen zorunlu eğitim süresi ile birlikte, bu durum, insanların düşüncelerini etkileyen farklı ideolojiler arasındaki rekabette devlete devasa bir avantaj sağlamaktadır.’’ (Hoppe, 2016, s.213). Kitlesel eğitimden sonra artık insanlar başkaları üstünde ‘’politika’’ adı altında hak iddia etmeye hazırdırlar. Devletin yönetimi ele geçirildiği sürece başkalarının hayatları üstünde tasarruf edilebildiği gibi mülkiyetlerinin de dilendiği kadar yağmalanabileceği herkesçe öğrenilmiştir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi devletin parazit yapısından kurtulmak da imkansızlaşır. Çoğunluğun, politikanın yalan söylemekle ilgili olduğu ve politikacıların güvenilmez olduğuna inanmasına rağmen her çare onlardan beklenir. İnsanlar kendi mülkiyetlerinden, özgürlüklerinden vazgeçerek bunları gönüllü olarak politikacılara devretmeye hazırdırlar. Devlet ekonomik olarak herhangi bir dolandırıcıdan daha fazla para çalabildiği ve her zaman astronomik rakamlarda zarar etmesine rağmen, ekonomik krizlerden kurtulmak için yine devletten müdahale beklenir. Devlet borcu 2020 yılında ABD’de 26.70 trilyon$, İngiltere de 2.1 trilyon$, Japonya’da 13 trilyon$, Türkiye’de ise 198.73 milyar $’dır. Bir başkasına yardım etmek artık insanların gönüllülük işi olmaktan çıkmıştır ve bir fakirlik görüldüğünde yapılması gereken şey devletin oraya yardım etmesi için daha fazla vergi almasını desteklemektir. Böylece devlet insanları gönüllü olarak işbirliği yapmaktan alıkoyması çoğunluk tarafından desteklenir. ‘’Sivil toplumun düşmanı bireysel özgürlükler değil, devlettir. Devlet bizi birleştiren bağları kopartıp atar, çünkü yetkileri ve kaynakları elinde toplar ve merkezileştirir; zamanımızdan, paramızdan ve şefkatimizden taleplerde bulunarak bireysel sadakatimizi zayıflatır.’’ (Ashford, 2015, s.16). Aileler, çocuklarını, hiç tanımadıkları insanlar tarafından hazırlanan müfredata ve eğer kendi eğitim tarzlarını seçmeleri taktirde polisle karşılaşacaklarını bilmelerine rağmen bedava eğitim adı altında hem çocuklarının özgürlüklerinden hem de paralarından gönüllü olarak vazgeçerek, bu yetkileri politikacılara vermeye hazırdırlar. Öğrencilerin kendi emeklerini satması bile, sanki kendi emekleri kendilerine ait değilmiş gibi, devlet tarafından onlara ruhsatlandırmayla pazarlanır hale gelmiştir. Aşağı yukarı 16 yıl okuduktan sonra bile işsiz kalanların dilediği şey devletin onlara iş bulması veya yine devletin eğitim seçtiği eğitme tabi olmaktır. Anayasanın amacı devleti sınırlamak olmasına rağmen devlete para basma tekeli, eğitim tekeli ve en gereksiz konularda bile örneğin kültür bakanlığı, aile bakanlığı, spor bakanlığı gibi bürokrasisini büyütecek yetkiler tanınmıştır. Devletler dünya üstünde görülmemiş katliamlar yapmıştır. Köle ticareti, Kızılderili soykırımları, 1.Dünya Savaşı, 2.Dünya Savaşı, Holokost, Katyn Katliamı, Hiroşima ve Nagasaki'ye atılan atom bombası, Vietnam Savaşı... Bu katliamlara rağmen barışın koruyucusu yine devlet olmuştur. Devletlerin saldırganlığına karşı en etkili korunma yöntemi olan bireysel silahlanmanın önüne de kanunlarla geçilmiştir. Görüldüğü devletlerin (kral veya politikacı fark etmez) sicilleri ne kadar kötü olursa olsun halk, kendi özgürlüklerini ve mülkiyetini devlete devretmeye çoktan hazırdır. İnsanların kendi haklarından bu kadar kolayca vazgeçmesi, devlet eğitiminin, devletin varlığını sürdürmesinde ne kadar başarılı olduğunun açık bir kanıtıdır.


Devletin iç çelişkileri bu kadarla sınırlı kalmaz. İddia edilene göre devlet; kamu yararı için çalışan ve insanların haklarını koruyan bir kurumdur. Fakat gerçekte devlet, öncelikle kendi varlığını devam ettirmek isteyen ve kendi varlığını devam ettirmek için kendisine bağlı bir yığın oluşturmak isteyen parazittir. Bu argümanın temellendirilmesi ise oldukça kolaydır. Rothbard bunu çok basit bir soru sorarak cevaplar: ‘’Devlet en fazla hangi suç tiplerini takip eder ve cezalandırır, vatandaşlara karşı olan mı, yoksa kendisine karşı olanları mı? Devletin lügatindeki en ölümcül suçlar, kişilik veya mülkiyet haklarının ihlalleri değildir; hemen hemen her zaman bu suçlar vatana ihanet, bir askerin düşman saflarına katılması, askere gitmemek, yıkıcılık ve komplo, yöneticilere suikast ve devlete karşı ekonomik suçlar –örneğin, kalpazanlık, gelir vergisi kaçırma- gibi devletin kendi rahatına yönelik tehditlerdir. Olmazsa, bir polise saldırıda bulunan bir kişinin takibi için harcanan gayret derecesini, devletin sıradan bir vatandaşa yönelen saldırıya verdiği önlemle karşılaştırınız. Ama ne gariptir ki, devletin halka karşı kendisini savunmaya açıkça verdiği önceliği, devletin öne sürülen varlık nedeni ile bağdaşmaz bulan kimse çok azdır.’’ (Rothbard, 2019, s.111). Kamu hukuk ile özel hukuk arasında da kamu hukuku lehine olan tehlikeli bir durum vardır. Devlet şiddet kullanma tekeline zaten sahipken, bir de kendi hukukunu normal vatandaşlarınkine üstün tutar. Örneğin özel mülkiyete ait bir malın çalındıktan sonra dava edilmesi, hak düşürücü süreye tabiyken, kamu mülkiyetine ait bir malın zarar görmesi durumunda ise hak düşürücü süre yoktur ve her zaman dava edilebilir. Dahası, hukuktaki bu ikilem, devlet yetkililerinin cezalandırılması noktasında var olmaya devam eder. ‘’Bu çete –devleti oluşturan sömürücüler- cezalandırılmadan neredeyse muaftır. Onun en kötü zorbalıklarında, doğrudan doğruya özel kâr için olanlarında bile, bizim kanunlarımıza tabi hiçbir ceza taşımazlar. Cumhuriyetin ilk günlerinden beri, onun üyelerinin en fazla birkaç düzinesi görevden uzaklaştırılmış ve sadece birkaç önemsiz mensubu hapishaneye gönderilmiştir. Devletin zorbalıklarına karşı çıkmak için Atlanta’da ve Leavenworth’ta oturan kişilerin sayısı, her zaman kendi kazançları uğruna vergi mükelleflerine baskı yaptığı için mahkum edilen devlet memurlarının sayısından on kat daha büyük olmuştur.’’ (Alıntılayan Rothbard, 2019, s.111).


Anarko-kapitalist görüşe göre devletin sınırlandırılması mümkün değildir. Çünkü devlet kendi varlığını hiçbir sözleşmeye bağlı olmadan zorunlu olarak dayatmaktadır. Hatta devletin varlığı, hukuk ve güvenlik hizmetlerinin verilmesi için tek yol olsa bile devletin sınırlandırılması söz konusu olamaz. Devletin sınırlandırılması için anayasa önemli bir araç olarak görülmüştür. Fakat devlet kendi kendisinin yasa koyucusu, savcısı, hakimi, kısaca kendi kendisinin hukuk tekelidir. ‘’Devletin cebri gücü laissez faireci liberallerin çok fazla önemsediği sınırları ne kadar geçerse devlet aygıtına yön veren iktidar sınıfının elde ettiği güç ve servette o kadar artmaktadır. Bu nedenle, devlet seçkinlerinin devlete çizilen sınırları içinde kalmalarını beklemek boşunadır.’’ (Taner, 2010, s.158). Dahası, devletin üstünde çok fazla çıkar grubu bulunduğu için devletin genişlemesi gerçekten de ‘’hukuk’’ adı altında olabilir. Ve tarih bize devletin sürekli genişlediğini kanıtlar niteliktedir. 1800’lerin ilk yarısında yaşayan Bastiat, o dönem için bir tehdit olarak gördüğü devletin yetkilerinin genişlemesi hakkında endişelidir. ‘’Yasal soygun çeşitli şekillerde yapılır. Çünkü soygunu organize eden plan ve programlar çok çeşitlidir. Gümrük vergileri, tarife dışı korumalar, sübvansiyonlar, teşvikler, artan oranlı vergiler, devlet okulları, iş güvencesi, kâr güvencesi, asgari ücret, faizsiz kredi, yoksullara yardım vb. İşte yasal soyguna vücut veren tüm bu plan ve programlar son tahlilde sosyalizmi oluşturur.’’ (Bastiat, 2017, s.28). Bastiat’ın yasal soygun olarak adlandırdığı bu programlar o kadar normalleşmiştir ki, bunların olmaması durumu garipsenir olmuştur. Yine benzer şekilde yüzyıllarca kullanılan altın standardı, devlet politikacıların manipüle ettiği, matbaadan çıkan mürekkep ve kağıtla değiştirilmiştir. Böylelikle halkın parası, politikacıların parası olurken, politikacıların borcu da halkın borcu olmuştur. Devletler makroekonomi, para politikası gibi kavramlara sığınarak diledikleri zaman para basma yetkisini ve hatta para basma tekelini elinde bulundurmasını bütün insanlara benimsetmiştir. Hatta şu söylenebilir ki demokrasi ve anayasacılık, devleti sınırlamadaki en başarısız yöntemdir. Tarihe baktığımızda demokrasilerin, mutlak monarşilere göre daha zengin olduğunu söyleyebiliriz. Fakat 200 yıl önce mutlak monarşi vardı fakirdik, şimdi ise demokrasi var ve o zamana göre zenginiz demek gerçekten de bu durumu destekler nitelikte değildir. Şu anki maddi refah demokrasi sayesinde değil, demokrasiye rağmen olmuştur. Zenginliğin özel mülkiyet sayesinde artmasına rağmen, kısa bir süre deneyimlediğimiz demokrasi vergileri ve piyasaya girişi hiç olmadığı kadar sınırlandırmıştır. Vergi gelirinin milli gelire oranı Fransa’da 1870’ten 2007’ye %516, İsveç’te 1880’den 2007’ye %590, İngiltere’de ise benzer tarihlerden 2007’ye %388 artmıştır. Görüldüğü gibi devlet, özgürlük ve mülkiyet hakkına karşı yaptığı müdahalesini sistemli bir şekilde artırmaktadır.


7) Anarko-Kapitalistler Neden Hukuk ve Güvenlik Hizmetlerinin Serbest Piyasaya Açılmasını Destekler?


Anarko-kapitalizm, her ne kadar çoğunlukla öz sahipliğe dayanarak ahlaki olarak savunulsa da, aynı zamanda faydacı bakış açısından da oldukça verimlidir. Tekellerin kötü olduğu ekonomistler arasında nerdeyse evrensel olarak kabul edilir. Tekeller üretici açısından değil, fakat tüketici açısından kötüdür. Her üretici tekel ayrıcalığına ulaşmak ister. Benzer şekilde gözden kaçırılan evrensel bir şey varsa o da devletin hukuk ve güvenlikte tekel olduğudur. Rekabet yasalarıyla devletin tekellerin önüne geçilmesi için uğraşılırken, gerçek ve en büyük tekeli devlet oluşturmaktadır. Devletin tekel olmasından kaynaklı olarak piyasaya giriş (hukuk ve güvenlik) yasaktır. Bu sebeple her tekelden beklenildiği gibi, tekel imtiyazını sahip olarak üstlendiği görevleri olabilecek en pahalı ve yine olabilecek en düşük kalitede vermesi beklenmelidir. Daha kötüsü devlet, diğer tekellerden farklı olarak gelirini barışçıl yollardan değil de zor kullanarak, vergiyle sağlar. Bu yüzden devlet, herhangi bir mal üretimi yapan tekelden çok daha kötü bir hizmet kalitesine sahiptir. Gelirini vergiyle karşıladığı için devlet özel mülkiyete sahip değildir ve bunun getirisi olarak kâr veya zarar mantığıyla işleyemez. Devletin kâr ve zarardan muaf olması, onun üreteceği hizmetlerde kullanıcıların istekleri bilmesini imkânsızlaştıracaktır. Bu sebeple anayasası ve kanunları nasıl olursa olsun, o yasanın getireceği kâr ve zarar bilenemeyeceği için koyulan her kural keyfidir. ‘’Bir polise ve bir hakime mi ihtiyacımız var, yoksa her birinden 100.000’er adet mi? Aylık ücretleri 100 dolar mı olsun 10.000 dolar mı? Sayıları ne olursa olsun, var olan polisler yollarda devriye gezmek için mi yoksa fahişelik, uyuşturucu kullanımı, kaçakçılık gibi kurbansız suçlara casusluk yapmak için mi daha çok zaman harcamaları gerekir? Ve hakimler, boşanma davalarına mı, kartelleşmeyi engelleme davalarına mı daha çok zaman ve enerji harcamalıdırlar? …yenilenemezlik problemi var olduğu ve Cennet Bahçesi’nde yaşamadığımız sürece bir şeye harcanan zaman ve para başka bir şeye harcanamaz. Devlet bu soruları cevaplamak zorundadır, ama ne yaparsa yapsın, bunu kâr ve zarar kriterine maruz kalmadan yapar. Bu yüzden faaliyetleri keyfidir ve dolayısıyla tüketiciler açısından illa ki sayısız müsrif tahsisat hataları içerecektir.’’ (Hoppe, 2016, s.12). Örneğin devlet herkese zorunlu olarak kendi eğitimini dayattığında bu eğitimin nasıl olacağı bilinemez. Eğitim 20 yıl mı 10 yıl mı 4 yıl mı olsun, okulu şehrin göbeğine mi yoksa çevre yoluna mı kurulmalı, günde 10 saat matematik 2 saat tarih mi yoksa 2 saat matematik 10 saat tarih mi işlensin, okula alımlar testle mi yoksa klasik sınavla mu olsun? Bu soruların kâr ve zarar etmeden, cevaplanması mümkün değildir. Tüketicilerin istekleri, hayatlarındaki amaçları ve bütçeleri birbirlerinden farklıdır. Bu sebeple gönüllü olarak bir yere para verilmediği sürece, o kurumun nasıl işlemesi gerektiğini hiç kimse bilemez. ‘’Bilgiyi bulma ve kullanma görevinin milyonlarca insan arasında paylaştırılmasının nedenlerinden biri, hiçbir merkezi otoritenin –doğru sonuçlara yol açacak biçimde- bu insanlara nasıl emir verileceğini ve neler keşfedileceğini bilememesidir. Peki, özgür insanların –zeki ve her şeyi bilen bir merkezi otorite tarafından yönlendirilmeden- gerçekten bu bilgiyi bulacaklarından ve üretken bir şekilde kullanacaklarından nasıl emin olabiliriz?’’ (Boudreaux, 2017, ss.47-48). Özel mülkiyet ise bu sorunu ortadan kaldırarak, başka insanlarla iletişime geçmeden, fiyatlar aracılığıyla anlaşmamızı sağlar. Böylelikle neyi, nasıl yapacağımızı bilebiliriz. Bu sebeple, devletin ortadan kalkıp, hukuk ve güvenlik hizmetlerinin serbest piyasada şirketlerce verilmesi, hangi kanunu yapacağımız hakkında bize doğrudan bilgi verir. Dahası yasama organı, kanunları sürekli olarak değiştirmektedir. Serbest piyasada uzun süreli kanun için güvence vermeyen şirketler otomatikman müşteri kaybedecektir. Müşterilerine güvence vermeyen ve kanunlarını çalışanlarının keyfine bağlı olarak sürekli değiştiren şirketler piyasadan silinecektir.


Anarko-kapitalist toplumda güvenlik hizmetleri de devlete göre çok daha kaliteli şekilde verilecektir. Örneğin X ve Y koruma şirketlerinin olduğunu düşünelim. A, X şirketinden koruma hizmeti aldığını ve tehdit edildiğini varsayalım. Bu durumu A, para ödediği güvenlik şirketine bildirecek ve koruma talep edecektir. Eğer X şirketi A’yı korumakta başarısız olursa ve A öldürülürse, X şirketinin müşterisini koruyamadığı tüketiciler arasında yayılacaktır. Böylelikle X şirketi müşteri kaybederken Y şirketi müşteri kazanacaktır. ‘’…eğer tüketici güvenlik hizmetini kendisini memnun eden yerden alma imkanına sahip değilse keyfi ve kötü yönetime adanmış büyük bir mesleğin birde ortaya çıktığına şahit oluruz. Adalet yavaş ve maliyetli, polis eziyet eden bir hal alır, bireysel özgürlükler ihlal edilir, güvenliğin ücreti yolsuzlukla şişer ve tüketici sınıfların gücüne ve etkisine bağlı olarak adaletsiz bir şekilde bölüşülür.’’ (Molinari, 2016, s.46). Özel şirketlerin olmadığı devlet durumunda ise koruma talebinde bulunmak için bir dizi bürokratik işlemlerden geçilmesi gerekir. Daha kötüsü zaten vergiyle ödediği koruma hizmetini, tabiri caizse o kuruma yalvararak almak zorunda kalacaktır. Ve koruma talep eden kişi öldürülürse, devletin gelirinde hiçbir değişiklik olmazken, piyasaya giriş de yasak olduğundan kimse güvenlik hizmetini alternatifiyle değiştiremeyecektir. Böyle bir durumun koruma güçlerinin şirketleştiği bir yerde olması mümkün değildir. Can ve mal güvenliğini önemseyen kimseler, koruma hizmeti almak için tüketicilerini bir dizi bürokratik işlemden geçtiği ve buna rağmen tüketicilerini koruyamayan bir şirkete para ödemeyecektir.


Hukuk ve güvenlik hizmetlerinin serbest piyasaya açılması, savaşları da azaltacaktır. Devlet, sınırlarını genişlettiği ve kendi topraklarındaki vatandaşlardan vergi aldığı sürece gelirini artırabilir. Bu yüzden her devletten yayılmacı olması beklenmelidir. ‘’…kuvvete bağlı bölgesel monopollere sahip devlet yöneticileri, kendi ülkelerindeki işletmelerin mülkiyetlerini işgal ederek ve yurt dışında hakimiyetlerini ise bölgesel yayılım politikalarını genişleterek, kârlarını artırırlar.’’ (Molinari, 2016, s.20). Buna karşılık serbest piyasada güvenlik hizmetinin satın alınması savaşları azaltacak ve polis veya askerlerin sadece meşru müdafaa için kullanılmasını teşvik edecektir. Aksi halde sınır dışında üs kurmak isteyen veya yayılmacı bir politika izlemek isteyen savunma şirketi, doğal olarak fiyatlarını yükseltmek zorunda kalacaklar ve müşterilerini caydıracaktır.


Hukuk ve güvenlik hizmetlerinin anti-merkezileştirilmesi, hiçbirinin diğer insanlar üzerinde yasal olarak şiddet kullanamayacağı anlamına gelecektir. Aidat almak yerine vergilendirmeye kalkan şirket ya müşterilerini kaybedecek ya da diğer şirketlerce durdurulacaktır. Böylelikle şirketler anayasayla değil fakat kâr ve diğer şirketlerin varlığıyla sınırlandırılacaktır.


Rothbard, aynı bölge içinde birbiriyle rekabet eden hukuk şirketlerinin birbirleriyle barış içinde rekabet edebileceklerini ileri sürer. Mahkemeler, devletin tekelci hukukundan çıktıkları zaman, verdikleri kararlar daha objektif ve daha faydalı çözüm sunuyor olacaktır. Nozick ise bir bölgede birden fazla hukuk şirketinin varlığının kaçınılmaz olarak silahlı çatışmaya varacağını ileri sürer. Her ne kadar böyle bir durumun olma şansı olsa da, silahlı çatışma için para ödemek kimsenin çıkarına olmayacaktır. David Friedman’a göre: ‘’…devletsiz bir toplumda, güvensizliğin ve kargaşanın egemen olmasını önleyecek temel faktör, insanlar arasındaki ilişkilerde çatışma ve şiddetin bir yöntem olarak kim kazanırsa kazansın hiçbir taraf için kârlı olmamasıdır. Ayrıca, özel koruma müşterileri arasındaki anlaşmazlık nedeni ile karşı karşıya gelmeleri durumunda bile, bu birimler, tamamen kâr saikiyle hareket etmeleri nedeniyle şiddet ve çatışma yerine uzlaşmayı tercih edecekleri açıktır.’’ (Alıntılayan Taner, 2010, s.66). Fakat Frideman, Rothbard’ın aksine bütün dünyada anarşi hakim olmadıkça anarko-kapitalizmin mümkün olmadığını söyler. Nozick’e getirilen bir diğer eleştiriyse zaten dünyada bir nevi anarşinin hakim olduğudur. Her devlet kendi toprak parçası üstünde mutlak karar verme tekeliyken, dünyada yüzlerce devlet vardır. Devletler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için ‘’üst devlet’’ yoktur. Bu bize gösterir ki devletler kendi aralarında anarşi halindedir.


Her iki kişinin de aynı hukuk şirketine bağlı olduğu bir uyuşmazlıkta muhtemelen bir sorun çıkmayacaktır. Fakat A kişisi X, B kişisi Y şirketinden koruma hizmeti alıyorsa ve aralarında bir sorun çıkarsa bu nasıl çözülecektir? Şiddet kullanma tekeli kimseye verilmediğinden, bu sorunu çatışmayla çözmek masraflı olacaktır. Şu durumda tarafların kabul etmesi halinde her ikisi de X hukuk şirketinin mahkemesinde veya Y şirketinin hukuk mahkemesinde yargılanabilir. Eğer bir anlaşmaya varamadıkları takdirde, uyuşmazlığın çözümü için bir tahkim mahkemesine gitmelilerdir. Zaten bu süreci takip edecek olan X ve Y şirketi olacağı için hem kendi müşterilerine hizmet vermek ve böylece toplum içindeki itibarlarını korumak için şirketler kendi aralarında anlaşıp Z tahkim mahkemesine başvurabilirler. Eğer taraflardan biri Z tahkim mahkemesini verdiği karara uymazsa, karara uymayan şirket müşterilerince veya diğer şirketlerce yaptırıma uğrayabilir. Gerçekten de böyle bir toplumun oluştuğu ilk zamanlarda şirketler arası anlaşmazlıklar çıkabilir. Fakat zaman geçtikçe hile yapmaya çalışan şirketler piyasadan silinecek ve mahkemelerin verdiği kararlar, sonrakiler için emsal teşkil edecektir. Böylece, eğer X ve Y şirketi her uyuşmazlığında Z tahkim mahkemesine başvurursa ve verilen kararlara da uyulursa, bu şirketlerin verdiği hukuk hizmetinin kalitesi ve saygınlığı artacaktır.


8) Anarko-Kapitalist Şirketlere Nasıl Güveneceğiz?


Bu soruyu cevaplamak için hukuk şirketlerinin, devletle kıyaslanması gerekmektedir. Hukuk şirketlerinin bir zorlama gücü olmadığı gibi aynı zamanda anti-merkezi bir hizmet sunarlar. Şirketler kâr edeceği için en yararlı kanunun ne olduğu ve koruma hizmetinin nasıl verileceğini objektif olarak bilmek mümkün olacaktır. Bu sebeple kâr, anti-merkezilik ve en yararlı kanuna ulaşabilme imkânı şirketleri sınırlayan ana faktörler olacaktır. Buna karşılık devlete güvenmemiz için hiçbir sebep yoktur. Devlet, şirketlerin aksine kendi hukuk ve güvenlik hizmetini dayatmaktadır. Piyasaya giriş yasaktır ve devletin talep ettiği para zorunlu olarak ödenmek zorundadır. Vergi ödemeyi reddeden kişi silah tehdidiyle karşılaşacaktır. Eğer devlet vatandaşlarını öldürmek isterse, güvenlik tek merkezden verildiği için kimse bunun önüne geçemeyecektir. Bunun en açık örneği Komünist Çin’dir. Mao yönetimi altında insanlar zorunlu olarak göç ettirilmiş, mülkiyetlerine el konulmuş ve katledilmiştir. Toplamdaysa 60 milyon kişi hayatını kaybetmiştir. Benzer şekilde, daha öncede bahsettiğim gibi dünya üstündeki en büyük katliamları devletler gerçekleştirmiştir. Bu sebeple tamamen gönüllülük esasına dayanmayan hiçbir devlet, güvenilir olamaz.


9) Şirketler Tekelleşirse Ne Olur?


Aslında bu yanlış bir soru. Doğrusu ‘’Şirketlerin tekelleşmesini nasıl önleyeceğiz?’’ olmalıdır. Çünkü devlet zaten belli topraklar üstünde şiddet kullanma tekeline sahip yegane örgüttür. Sadece devlet hukuk kuralı koyabilir, para basabilir, askere alabilir, güvenlik hizmeti verebilir, eğitim hizmeti verebilir, ruhsatlandırma yapabilir… Sonuç olarak şirketler tekelleşirse devlet konumuna geri dönmüş oluruz.


Yazar - Can Kilercioglu

Kaynakça

Ashford, N.(2015). Özgür Toplumun İlkeleri. Ankara: Liberte Bastiat, F.(2017). Hukuk. Ankara: Liberte Berzeg, K.(2018). Liberalizm Demokrasi Kapıkulu Geleneği. Ankara: Liberte Yayınları Boetie, E.(2020). Siyasi İtaat İçin Ebedi Yöntembilim. Ankara: Gece Kitaplığı Boudreaux, D.(2017). Yeni Başlayanlar İçin Hayek. İstanbul: Liber Plus Hoppe H.(2010, 2 Ocak) ‘’Political Economy of Monarchy and Democracy’’ Erişim Tarihi: 15 Mayıs 2021, https://mises.org/library/political-economy-monarchy-and -democracy Hoppe, H.(2016). Kapitalizm ve Sosyalizm. İstanbul: Liber Plus Kalkan, B.(2016). Frederic Bastiat’ın Siyaset ve Devlet Anlayışı. Ankara: Liberte Mises, L.(2016). Liberalizm. İstanbul: Liber Plus Molinari, G.(2016). Serbest Piyasa ve Güvenlik. İstanbul: Liber Plus Rothbard, M.(2019). Eşitlikçilik Doğaya Karşı İsyan. İstanbul: Liberus Spooner, L. ‘’No Treason’’ Erişim Tarihi: 15 Mayıs 2021, https://theanarchistlibrary.org/library/lysander-spooner-no-treason.lt.pdf Taner, A.(2010). Murray N. Rothbard Liberal Gelenekte ve Siyasi Felsefesindeki Yeri. Ankara: Liberte Yayınları Yaman S. ve Tarhan B.(2021). Liberteryenizmin Felsefi Temelleri. İstanbul: Liberus


2.181 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör