2. Dünya Savaşı Sırasında Türkiye Ekonomisi

1.0 Dünya Savaşı Arasında Türkiye Ekonomisi (1939-1945)


1.1 Ekonomik Düşüş ve Fakirlik

Türkiye savaşa girmemişti fakat savaş iktisadi olarak Türk evlerine girmişti. Metin Toker, savaş yıllarında halkın yaşadığı yoksulluğu şu sözlerle anlatır: “Evlerde ekmek kavgaları, kim daha çok yedi, kim daha az yedi tartışmaları eksik olmazdı. Ağır işçi karneleri sözüm ona kollarıyla çalışanların karınlarını biraz daha iyi doyurmak içindi ama bunlar karaborsada bol bol satılmaktaydı. Hatta francala bile bulmak, bedelini ödedikten sonra pek hala kabildi. Halk ile memur iki sınıf halinde birbirinden ayrılmıştı ve devlet, kendi memurunu kısmen koruyabilmenin gayreti içindeydi. (...) Şeker için memura ve halka değişik bedel ödetiliyordu. Hâlbuki bunları almak da bir meseleydi ve nüfus cüzdanlarının başındaki beyaz sayfalar çeteleye dönmüştü.”[1] Bu dönemde çok büyük bir enflasyon vuku bulmuştur, 1938’de 100, 1939’da 101 olan genel fiyat endeksi, 1944’te 459’a çıkmıştır [2] [3]. Gıda endeksi ise 1938’de 100 ise 1944’te 1113’e çıkmıştı [4]. Bu dönemde ithalat hacmi 2 yıl içinde yarı yarıya düşerek yüzde 3’ün altına inmişti, buğday üretiminde ise %50’ye yaklaşan bir gerileme mevcuttu [5]. Toplam tarımsal hasıla endeksi ise yüzde 40 düşüş yaşamıştı [6]. Aynı şekilde bu dönem nüfusun %10’u silahaltına alınmıştı. Cumhuriyet Dönemi’nde ise ordu harcamalarına öncelik verilmediğinden ordu dönemin teknolojilerine uygun bir şekilde donatılmamıştı.(Hatta dönemin İngiliz ordusunun üst yönetiminin Türkiye üzerindeki raporlarında Türk ordusunun geri olduğu ve müttefiklere askeri açıdan katkı sağlayamayacağı belirtilir [6].) Bu bağlamda 1.5 milyon kişilik ordun beslenmesi ve yeniden donatılması muazzam bir ekonomik yük getirmişti; Milli Savunma Bakanlığının ulusal bütçedeki payı bu dönemde %50’ye kadar çıkartılmıştı [7]. Bu dönemde aynı zamanda kıtlıktan dolayı ekmek karneye bağlanmıştı [8]. Bu dönemde neredeyse tüm kesimler derin bir fakirlik içerisindeydi. Bu durum basına da yansımıştı:


Savaşın getirdiği ekonomik darboğaz her şeyden önce nüfusun yüzde 80’ini oluşturan köylü kesimi vurmuştu. Bu dönemde köy geçinme endeksi beş kat artmıştı [9]. Dönemin gazetecisi Halil Aytekin, Tan gazetesinde köylünün durumunu şöyle yazmaktaydı:

“Bugün açık olan bir hakikat varsa o da köylümüzün her zamankinden ziyade sıkıntı ve darlık içerisinde olduğudur. Harpten önce sattığı bir kilo buğdaya karşılık en aşağı sekiz metre bez, iki teneke sadeyağına bir teneke gaz, bir koyuna âlâsından bir kat urba, iki tavuğa bir tırpan, bir kilo peynire bir kilo sabun, bir kilo yapağıya bir geyim gön [bir çift ayakkabı derisi], altmış kilo buğdaya iki çift celep malı alabiliyordu. Bugünün şartlarına göre bu ihtiyaçlarını sağlayabilmek için ancak bu ödediği malların bazılarında beş mislini yatırabilmeli ki, harpten önceki satın aldığı malların daha çürük, daha bozuk ve enginini elde edebilsin.”[10]


Mediha Berkes ise savaş yıllarında, Yurt ve Dünya dergisindeki yazısında, köylünün durumunu şöyle anlatmaktaydı; “Bazı tüccarlar daha yeni mahsul çıkmadan köylüye borç para vermiş, mahsul çıkar çıkmaz pirinç, mercimek, nohut, fasulye gibi şeyleri etraftan ucuz fiyatla toplamış veya fiyatlar daha artmadan çok miktarda besin maddesi satın almışlardır. Böylece halkın elinde avucunda yiyecek kalmamış, bilinmez yerlerde ve bilinmez ellerde toplanmıştır. Yozgat istikametinde gördüğümüz bir küçük köyde çok yiyecek darlığı vardır. İçlerinde şunu bunu satıp bir parça un alıp günü gününe geçinenler, bulamadığı zamanlar aç kalanlar vardır. Gittiğimiz evlerden birinde hiç yiyecek yoktu... Kadın birkaç günlük loğusa idi, fakat sütsüzlükten çocuğu ölmüştü.”[11]

Dönemin Zonguldak milletvekilleri ise kendi seçim bölgelerinde yaptıkları tetkiklere dayanarak hazırladıkları bir resmi raporda, köylünün fakirliğine ve kötü durumuna değiniyordu. Rapordan bir kısım ise şöyleydi:


“Uğradığımız her kaza ve nahiyede köylülerle nahiye merkezlerinde oturanlar ekmeklik zahire bulabilmek için karşılaştıkları zorlukları ve çektikleri sıkıntıları anlattılar. Bazıları günlerce dolaşıp araştırdıkları hâlde zahire bulamayarak elleri boş döndüklerini ve bazılarında şimdiye kadar ellerinde bulunan eşya mübadelesiyle ve güçlükle tedarik edebildikleri zahire için artık bellerinde ve evlerinde mübadeleye çıkaracak eşyaları kalmadığını söylediler.”[12]


CHP Gaziantep Bölgesi Parti Müfettişi Fahrettin Tiritoğlu da 1 Temmuz 1945 tarihli teftiş raporunda köylerde yaşanan açlığı ve fakirliği şöyle aktarır: “Geçen yıl mahsul az olduğu için bu vilayetimizin her tarafında çok fazla ekmek sıkıntısı çekilmiş ve bilhassa Kilis ve Nizip kazalarında bazı köylerde buğday, arpa ve darı bulunmadığı için küşne ile bu ihtiyacın karşılanması yüzünden halkın hastalandığı ve hatta sütteki çocuklarda ölüm vakaları da olduğu görülmüştür.”[13] Dönemin tanıklarından Kemal Karpat ise bu dönemde Kuzey Karadeniz’de bazı köylerde insanların açlıktan öldüklerini yazar [14]. Hatta Başer Kafaoğlu, Karadeniz Bölgesi’nde halkın açlıktan dolayı süpürge tohumu yediğini yazar [15]. Bu dönemde sadece ülkenin orta, kuzey ve doğu kısımlarının köylerinde değil; aynı zamanda Batı Anadolu’nun köylerinde de derin bir fakirlik yaşanmaktaydı [16].


Şu da ifade edilmelidir ki, köylü kesiminin çoğunluğunu oluşturan küçük köylü kesiminin aksine, büyük toprak sahibi köylü zümresi savaşın ekonomik koşullarından pek etkilenmemiş; hatta karaborsa gibi yöntemlere başvurarak servetini arttırmıştır [17]. Öyle ki dönemin gazetecisi Hüseyin Avni, bu dönemdeki bir yazısında, sermaye ve toprak sahibi azınlık bir köylü kesiminin zenginleştiğini yazmaktaydı [18].


Savaşın koşulları, salgın hastalıklarını da arttırmıştır; savaş döneminde birçok doktorun, sağlık görevlisinin ordu hizmetine alınmış olması ve köylünün temel besin maddelerine ulaşımının zorlaşmasından dolayı köylerde sıtma yeniden artmaya başlamıştı.


1930’larda Refik Saydam’ın sağlık politikalarıyla önemli ölçüde azaltılan [19] ve yüzde 11’e kadar indirilen sıtmalı oranı, savaş yıllarında yüzde 32’ye çıktı [20].


Murat Metinsoy, köylünün bu fakirliğinin uzun vadede Türkiye için bir sonucunun da, köyden kente göçü tetiklemesi olduğunu şöyle ifade eder: “Demokrat Parti döneminde başlayacak olan kırdan kente göç süreci açıklanırken, göçün nedenleri, 1950’li yıllarda hızlanan tarım sektöründeki makineleşmenin yanında, İkinci Dünya Savaşı yıllarında küçük köylülerin ekonomik koşullarının sarsılmasına kadar götürülebilir.”[21]


Şevket Pamuk ise bu önermeye katılmaz ve şöyle yazar:


“Savaş yıllarında kırsal alanlardan kentlere doğru veya diğer yönde önemli bir göç eğilimine rastlanmıyor. Yoksul kesimler için yaşam koşullarının kırlarda ve kentlerde aynı derecede güç olduğu ve iç göç eğiliminin bu nedenle ortaya çıkmadığı söylenebilir. Ancak, bir diğer açıklama da mümkün gözüküyor. Türkiye'de kırlardan kentlere göç 1950'lere kadar çok sınırlıdır. Dolayısıyla kırsal alanlarla kentler arasındaki toplumsal bağlar cılızdır ve kentlere göç edecek nüfusa destek oluşturacak toplumsal ilişki ağları, doku ve bir anlamda altyapı, 1950'li yıllara kadar ortaya çıkmamıştır. Bu nedenle de savaş koşullarında iç göç özellikle güç bir seçenek olarak kalmıştır. Nitekim savaş döneminin günlük gazetelerinde maddi bakımdan güç duruma düşen köylülerin geçici işlerde çalışmak üzere kentlere geldikleri, ancak kısa bir süre sonra köylerine geri döndüklerine ilişkin haberler görülüyor.”[22]


Şehirlerde de durum farklı değildi. İstanbul’da temel tüketim maddelerinin artışı şöyleydi:

Bu dönemde İstanbul’da işçilik yapan Zehra Kosova, hatıratlarında, İstanbul’daki durumu şöyle aktarır;


“Savaş yıllarında İstanbul'da hayat çok zordu... Sokaklar aç insanlarla doluydu. Çöp kutularını karıştıranlar, lokantaların önlerinde bir dilim ekmek dilenenler, asker kaçakları, akla gelen her türlü yoksulluk ve sefalet İstanbul sokaklarının doğal manzarası olmuştu.”[23]


Orhan Kemal ise Ekmek Kavgası adlı romanında savaş yıllarında şehirlerdeki yoksulluğu ve aç bir insanların hatta köpeklerin belediyenin artık yemeklerini paylaşmak için verdiği mücadeleleri şöyle gözler önüne serer:


“Sabah, öğle, akşam karavanalarından artan yemeklerin döküldüğü toprak, kalın ve besili solucanların hazla kıvrandığı zifirden bir bulamaç halindeydi. Yalın ayak çocuklarla ihtiyar kocakarılar, paslı teneke kutuları ağız ağıza dolu, uzaklaşırlarken, erkek köpekler sıhhatten gerilmiş karınlarını güneşe devirip uyuklarken, sarkık memeli dişiler de peşlerinden tonton enikleriyle dolaşırlardı. Daha sonra meydan karga sürülerine kalırdı. Yalın ayak çocuklarla kocakarılar paslı kutularını daha önce doldurabilmek için çekişiyorlarsa da, köpekler arasında esaslı bir savaş başlamıştı. Bazan bir kemik parçası yüzünden köpeklerle insanlar arasında da kavgalar çıkıyordu. Yahut bir parça ekmek bir kocakarı değneğine dayana dayana giderken, aynı ekmek için yalın ayak bir oğlan tarafından da görülmüş oluyordu. Oğlan kocakarının değneğini çekiverince, kadın yuvarlanıyor, beriki koşup ekmeği kapıyordu."[24] Adnan Binyazar ise, hatıra romanında, o dönem nasıl küçük kardeşiyle savaş yıllarında açlık çektiklerini ve çöpleri karıştırdıklarını yazar:


“Açlıktan tahtaları kemiriyordum. Yazın sanatı sanılmasın; gerçekten tahtaları kemirdim. Çam kokulu tahtaları kemirirken doymuşluğu düşünebiliyorsunuz.”[25]


“Evdekilere göre biz daha iyi durumdayız. Çöplükleri karıştırıp yiyecek bir şeyler bulabiliyoruz hiç değilse. Bir gün, kapağını açınca güzel kokan bir şey bulduk. Üstünde “Diş Macunu" yazıyor. O güne kadar, diş fırçalama diye bir şey bilmiyoruz. Kokusuna bakarak bunun lezzetli bir yiyecek olduğunu sanıyoruz. Tüpün içindeki diş macununun kokusu hoşumuza gidiyor. Tadımı, kokusu güzel, yemesi berbat bir şey. İstanbullula ne olduğunu bilirler diye diş macununu eve getiriyoruz. Belki ekmekle yenirse iyi olur diye düşünüyoruz. Kutudakinin diş macunu olduğunu görünce evdekiler aç soluklarıyla gülüp alay ediyorlar bizimle.. Hayvan eğildiği otu koklamadan ağzına koymazken, biz yiyeceğe benzeyen her şeyin üstüne saldırıp kaptığımızı ağzımıza atıyoruz.”[26] Bu dönemin siyasetçilerinden ve Cumhurbaşkanı İnönü’nün yakınlarından Faik Ahmet Barutçu ise hatıratında bu dönemde, İstanbul’daki açlık sorununu şöyle yazar: “Açlık ıstırabı giderek genişlemekteydi. Pirinç, yağ, et gibi ana maddeleri bulmakta güçlük çeken kentlerimiz eksik değildi. İstanbul gibi en önemli bir merkez yiyecek sıkıntısına düşmüştü.”[27] Şehirlerde aynı şekilde bir konut darlığı da baş göstermişti, zira bu dönemde kiralarda iki üç katlık bir artış görülmüştü [28].


O dönemde öğretmenlik yapan Fehmi Yavuz, savaş yıllarında Ankara’daki konut darlığını şöyle yazar: “Ankara'da konut bunalımı dayanılmaz boyutlara ulaşıyordu. "Sen git, ev tuttuktan sonra eşini gelir alırsın, ya da biz getiririz" dedilerse de ben "Bir çaresini bulurum" dedim, eşim ve halası ile Ankara'nın yolunu tuttuk. Birkaç gün bir akrabamızın evinde kaldıktan sonra, Hamamönü'ne yakın bir yerde 18 liraya bir ev kiraladım. Evde su, elektrik, havagazı yoktu. Bahçedeki tuvaleti 5 aile kullanıyorduk. Saka her gün iki teneke su getiriyor, yakındaki çeşmeden, gerektiğinde kova ile ya da bakraçla su alıyorduk. İlk günlerde ardiyeden aldığımız 1-2 küfe kok kömürünü sobada yakarak ısındık. Ardiyelere kömür gelmemeye başladı. Kimi durumlarda, kalorifer küllerinden seçilen kömürlerin tenekesini 80-100 kuruşa alıp yaktık... Askere giderken Ulucanlar'daki evi sınıf arkadaşım Nihat'a bırakmıştım. Dönüşte, Nihat ev buluncaya kadar uzunca bir süre evi paylaşmak zorunda kaldık.”[29] İstanbul Belediye Mecmuasındaki bir yazısında Emin Kıcıman da, o dönemdeki İstanbul’daki konut sorununa şöyle dikkat çekiyordu:


“Bizde ev meselesi istenildiği gibi düzelmiş değildir. Bir memur ancak maaşının beşte birini; meselâ eline 100 lira geçerse bunun 20 lirasını kiraya verebilir. Bu bile memurun bütçesine büyük bir darbe olur. Ucuz olsun diye tamah edilen kenar mahalleler hem işine gücüne uzak düşer, hem de sabah akşam vaktinden kaybeder. Bu evler ahşap ve eski binalardır. Layıkıyla ısınmazlar. Bu gibi mahzurları karşılamak üzere merkezi yerlere heves ederiz. Apartmanların gün görmeyen 2-3 odalı küçük bir dairesine sıkışırız. Burada da arzu ettiğimiz gibi rahat edemeyiz. Üzülürüz. Hayatımız işkence içinde geçer durur.”[30]


Kiraların pahalılığı ve bütçelerine uygun bir ev bulamamaları nedeniyle, birçok kişi, eski, virane han ve hotel odalarında, ucuz oldukları için barınmak zorunda kalıyordu. Ankara’da eski, yıkım dökük, kalabalık han ve hotel odalarında barınmaya çalışan insanların vaziyetini Tan gazetesi şöyle aktarıyordu: “Eski Ankara'nın yamru yumru sokaklarındaki hanlardan tutun da, asfalt caddeler üzerindeki irili ufaklı otellerin odalarını, Ankara'da çalışan insanlar doldurmakta ve ömürlerini barınacak bir ev aramakta geçirmektedirler. Hele bu han ve otel odalarına sığınmış çocuk çoluk sahiplerinin halleri hakikaten görülmeğe değer.”[31] Hatta bu dönemde birçok kişi, kışın evsiz kalmamak için küçük suçlar işleyip hapse girmeye bile çalışıyordu.[32]


Bu dönemde belki de en zor durumda olan kesim ise işçi sınıfıydı. Çok kötü çalışma koşulları altında çalışmaktaydılar. 1947 yılında da, Meclis komisyonu tarafından hazırlanan raporda, İstanbul’daki birçok işyerinin, işçilere yemek bile vermediği aktarılıyordu [33]. Bu dönemde işçilik yapmış olan Zehra Kosova ise bu dönemde işçi arkadaşları ile beraber yaşama koşullarını şöyle yazar: “Durumumuz yine yürekler acısıydı. Et yiyemiyor, mumbar alıyor, bunu yağ ve mısır unuyla karıştırarak kaçamak diye adlandırılan bir yemek yapıyorduk. Kimi zaman da pekmezle mısır ununu karıştırıp, mamaliga pişiriyorduk. Odamızda doğru dürüst bir ısınma düzenimiz yoktu, bir çinko leğenin içinde tahta yakarak ısınıyor, yanarken ışığından yararlanıyor, üzerine sacayağı koyup yemeğimizi pişiriyorduk. Önce çocukları doyurup yatırıyor, sonra da artan yemekleri biz yiyorduk.”[34]


Bu dönemde işçilerin karşılaştığı en büyük problemlerden birisi de konut sorunuydu. Bu dönemde işçilerin reel ücret endeksi, 1938’de 100 olarak alındığında, 1943 yılında neredeyse yarı değer kaybederek 59’a düşmüştü [35]. Buna karşılık savaş yılları içerisinde kiralarda iki üç katlık bir artış yaşandı [36]. Bu bağlamda anlaşılacağı gibi işçi sınıfının barınma maliyeti ciddi oranda arttı. Buna karşılık işçi sınıfının geliştirdiği çözüm ise gecekondu inşasıydı. Murat Metinsoy durumu şöyle anlatır; “Dolayısıyla, savaş yıllarında gittikçe daha fazla yoksullaşan işçilerin barınma maliyetleri arttı. İşçi sınıfının konut sorununa getirdiği en basit çözüm hazine arazisine, o dönemde mantar evler diye adlandırılan gecekondular inşa etmek oldu. Gecekondu Türkiye'de ilk kez bir toplumsal olgu olarak İkinci Dünya Savaşı yıllarında ortaya çıktı. 1948 yılında gecekondularla mücadele etmeyi amaçlayan ilk yasa çıkarılıncaya kadar büyük şehirlerde 25-30 bin civarında gecekondunun inşa edildiği tahmin edilmekteydi.[37](Vurgu bana ait.)


Bu dönemde, erkeklerin askere alınması nedeniyle ortaya çıkan iş gücü açığı çocuk işçi emeğiyle de giderilmeye çalışıldı. Hatta bu dönemde İş Kanunu’nun kadın ve çocuk emeğini koruyan hükümleri askıya bile alındı [38]. Şehmus Güzel, savaş yıllarında kötü çalışma koşullarından ve artan sömürüden en çok kadın ve çocuk işçilerin zarar gördüğünü yazar [39]. 1930’larda sanayi sektöründeki çocuk işçi kullanımı ciddi oranda düşürülmüştü; 1927’de sanayi sektöründe çocuk istihdam oranı yüzde 15’ken, 1934’de yüzde 3’e kadar gerilemişti. Savaşın başlamasıyla beraber sanayi sektöründe çocukların istihdam oranı yüzde 19’a kadar yükselmişti [40]. Bu dönemde sayısız işyeri İş Kanunu’nda ve Umumî Hıfzıssıhha Kanunu’nda yer alan asgari düzenlemeleri bile yerine getirmiyordu; birçoğunda azami çalışma sürelerine, hatta kanunlardaki en basit hijyen ve temizlik kurallarına bile itimat edilmiyor, işçilerin sağlığı ile ilgili kanunların öngördüğü asgari düzenlemeler dikkate alınmıyordu [41]. Bu dönemde hatta İş Kanunu’nun işçi sınıfını koruyan birçok hükmü ciddi şekilde gevşetilmişti [42]. Bu yüzden birçok şirket de bundan yararlanarak, kârlarını arttırmak için işçi sayısını azaltmış ve istihdam edilen az sayıdaki işçiye olabildiğince daha fazla iş yüklemişti. Birçok işçi günde on altı saat çalışıyordu [43].


Devlet fabrikalarında çalışan işçilerin durumu da en az özel sektördeki işçiler kadar kötüydü. TBMM Meclis Komisyonun üyelerinin İstanbul’da bazı özel ve devlet işletmelerindeki işçilerin ve çocuk işçilerin durumları hakkında yaptıkları tetkiklerle oluşturdukları rapordan bir kısım şöyleydi:

“Bu işyerlerinde 8-10 yaşlarında çocuklar doludur. Ücretleri patronun insafına ve merhametine kalmıştır. Çırılçıplak, yalın ayak, kışın titreyerek, yazın yanan bu Türk çocuklarının hamisi, bugün yalnız Tanrı kalmıştır... Saatte 10 kuruşla başlayan ücrete günde 8 saat çalışacak yerde ne bilelim 14 saat çalışarak aynı ücreti alan ve nihayet 20-30 lira arasında eline para geçen bu vatandaşlar, köşe bucak ağlamakta ve dert dökecek yer bulamamaktadırlar... Hususi iş yerlerinde ise birkaçı müstesna katiyen kazaya karşı emniyet tedbiri yoktur. Hele sıhhi emniyet tedbiri var demek günahtır. İktisadi devlet teşekküllerinde bile temizleme, hazırlama ve havalandırma aspiratörü, hava değiştirme ve tozları çekme aletleri layıkıyla kullanılmamakta ve muattal olanlarına bile tesadüf edilmiş bulunmakta ve fabrikalar toz duman, elyaf tabakaları içinde yüzmektedir... Hususi iş yerlerine gelince: Yine burada hemen ilave edelim ki yüzde 95'inde hıfzıssıhha kaidelerine riayet hiç yoktur. Bu işyerleri birer batakhanedir.[47](Vurgular bana ait.) Aynı zamanda bu dönemde işyeri kazaları da ciddi oranda artmıştır;

Bu dönemde asker ve subayların iktisadi vaziyetleri de çok kötüydü. Savaş yıllarında üst rütbeli subaylar hariç diğer ordu mensupları da bir yoksulluk çektiler. Bu dönemde genç bir subay olan Alparslan Türkeş, şöyle yazar: “Bu devrede başta milli şef ve yardakçıları olmak üzere idareciler orduya ve onun kumanda kademesini teşkil eden subay ve generallere karşı çok küçümser ve önemsemez bir tutum içindeydiler. Artan hayat pahalılığı, geçim darlığı subayları perişan ediyor, bunaltıyordu. Her yerde subaylar ikinci derece insan muamelesi görüyordu. Ankara'da apartmanların bordum katları "Kurmay Subay katı" olarak isimlendirilmişti. Eğlence yerlerinde subayların adı "gazozcu" idi. Yani pahalı içki ısmarlayacak paraları olmadığı için, karaborsacılar, vurguncularla yarış etmek imkânları bulunmadığı için, bu feragatli memleket çocuklarına bu gibi isimler reva görülüyordu.”[48] Memurlar, bürokratlar ve sabit ücretli kesim de çok kötü durumdaydı. Örneğin savaş yıllarında memurların satın alma gücü endeksi şöyleydi:

Memurların içinde oldukları kötü vaziyet ve devletin bunun yanı sıra kendi memurlarına yeterince sosyal destek ulaştıramaması [49], memur kesiminin rüşvet ve yolsuzluk gibi yasadışı eylemlere yönelmelerine sebep olmuştur (Not: İlerleyen kısımlarda bu konu daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır.) Bu döneme tanık olmuş ve hatta bundan mağdur olan Yahudi bir vatandaş Eli Şaul anılarında şöyle yazar: “Memurlarımızın maaşları o kadar azdır ki, kendileri, aileleri ve çocukları ayakta kalabilmek için muhakkak midelerini ve dolayısıyla rüşveti düşünmeleri icap eder ki, bu sebepten dolayı onları mazur görmemiz icap eder.”[50]


Bu dönemdeki kötü yaşam şartlarından dolayı ortalama yaşam süresi bile düşmüştü:

Hatta bu dönemde fakirlik ve sefalet Çankaya Köşkü’nü bile vurmuştu: “Durum Çankaya Köşkü’nde de daha parlak değildi. Yokluk oraya kadar tırmanmıştı. İnönü ailesi yakıt yokluğundan köşkte paltoyla oturuyordu. Tütüne, çaya ve kahveye zam geldiği o günlerde İsmet Paşa sigarayı bırakmak zorunda kaldı.”[51]


1.2 İkinci Dünya Savaşı Döneminde Devlet Politikaları


Dönemin hükûmet politikalarını ise iki farklı kısma ayırmak yerinde olacaktır: Refik Saydam’ın politikaları ve Şükrü Saraçoğlu’nun politikaları [52].


Refik Saydam Hükûmeti, savaşın yarattığı sorunları katı fiyat kontrolleri ve tarım ürünlerine düşük fiyat ödeyerek el koyma yoluyla çözmeyi denedi, Ocak 1940’da çıkarılan Milli Koruma Kanunu ise bu yöntemin en önemli vasıtası oldu: “Fakat savaş halinin gerekleri; doğal olarak, devleti Türk yaşamının hemen her veçhesine müdahale etmeye zorladı. Ocak 1940 tarihli Milli Koruma Kanunu, hükûmete fiyatları kontrol ve piyasaya mal temin etme, üretimi devam ettirmek için, özellikle madenlerde zorunlu çalıştırma gibi olağanüstü durum yetkileri verdi.”[53] Şevket Pamuk, Milli Korunma Kanunu’nun savaş yıllarındaki en önemli iktisadi yasa olduğunu ifade eder [54].

Milli Korunma Kanunu’nun 31. maddesine göre, hükûmet istediği takdirde her türlü malın fiyatını, kalitesini ve türünü belirleme hakkına sahipti. Ayrıca, bu maddeye göre hükûmet, malı satan ve piyasaya arz edenlerden hangi fiyata sattıklarına dair fatura talep edebilirdi. Milli Korunma Kanunu’nun 32. maddesi ise rastgele fiyat yükseltmeyi, mal stoklamayı ve spekülasyon yapmayı yasaklıyordu [55].


Refik Saydam Hükûmeti Mili Koruma Kanunu’nun 31. ve 32. maddelerinin verdiği yetkiyi kullanarak; kanun uyarınca bir Koordinasyon Heyeti kurdu. Ekonomi hakkında birçok kararı, Başbakan Saydam’ın başkanlığında toplanan ve birçok bakanın katıldığı bu heyet verecekti. 28 Ekim 1940’da İaşe Müsteşarlığına bağlı olarak Fiyat Murakabe Komisyonlarının kurulmasına karar verildi. Bu komisyonların ana amacı, Milli Koruma Kanunu uyarınca saptanan fiyatların ve kâr marjlarının piyasada uygulanmasını sağlamak ve piyasada arz edilen metaların fiyatlarını denetlemekti [56]. Fakat bu politikalar sonuç vermedi ve fiyatlar belirlenen düzeyde tutulamadığı gibi büyük bir karaborsa ortaya çıktı. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, görevi piyasayı denetlemek olan Fiyat Murakabe Teşkilatı’nın organizasyon yetersizliği, bünyesindeki personellerin yetersizlikleriydi. Bu dönemin üst düzey bürokratlarından Faik Ökte şöyle yazar:


“Fiyat Murakabe Teşkilatı, bir an için olsun, piyasayı murakabe altında bulunduramıyordu. Ekserisi lise mezunları arasından alınan derme çatma bir teşkilatla koca bir memleketin iktisadi nizamını, müesseselerin muhasebelerini kontrol altında tutmaya imkân olmadığını izaha hacet yoktur. Teşkilatın içinde basit bir yevmiye maddesini hiç yazamayacak, bir maliyet hesabını çıkaramayacak elemanlar ekseriyette idi. Bir murakıbın muhtelif imalattan anlar bir işletme mütehassısı, bir hesap uzmanı, bankacı, maliyeci, hukukçu gibi muhtelif vasıfları nefsinde cem etmesi lazım geldiği düşünülürse, teşkilatın neden muvaffak olmadığı anlaşılır.”[57]


Zekeriya Sertel ise Tan gazetesinde Fiyat Murakabe Teşkilatı’nın ve bürokrasinin diğer teşkilatlarının yetersizliğini şöyle yazıyordu:


“Murakabe Bürosu İstanbul'un zengin ticaret hayatıyla telifi kabil olmayacak derecede zayıf bir teşkilat ile çalışır. Onun için fiyatları tespit işinde bazen hataya düşebilir, kontrol vazifesini de hakkıyla ifaya muktedir olamaz. Filvaki Belediye'nin bir iktisat müdüriyeti vardır. O da şehirde halkın zaruri ihtiyaçları üzerine ihtikâr yapılmasına mani olmak vazifesini üzerine almıştır. Fakat bu müdüriyet de halkın ihtiyaçlarını doğrudan doğruya temin ve tedarik kudretine ve salahiyetine malik değildir."[58]


Hüseyin Avni ise Tan gazetesinde, Fiyat Murakabe Komisyonlarının piyasadaki gelişmeleri ve fiyat hareketlerini bile takip edemediğini Tan gazetesinde şöyle yazıyordu: “Komisyonun emrinde piyasa ile geniş bir surette irtibat temin eden bir teşkilat mevcut değildir. Bu teşkilattan mahrum olan komisyon münferit hadiselerle meşgul olmak suretiyle faaliyetini ancak mahdut bir sahaya inhisar ettirmiştir. Hatta bu mahdut sahada bile hatalar olduğunu itiraf etmek lazım. Mesela odun fiyatları nevilerine göre tespit edilmemiş, bu yüzden komisyon birçok itirazlara maruz kalmıştır. Neticede odun fiyatları birkaç defada tespit edilmiştir. Manifatura fiyatlarının tespiti pek uzun sürmüştür. Fiyat listeleri, tasdik edilmek üzere Ticaret Vekâleti'ne gönderilmiş, liste vekâlette bir aydan fazla beklemiştir. Murakabe Komisyonu piyasa hareketlerini kâfi derecede takip etmeğe imkân bulamamıştır. Milli Koruma Kanunu'nun birçok hükümleri teşkilatsızlık yüzünden tatbik edilememiş ve murakabe komisyonlarının faaliyetinden ümit edildiği derecede bir fayda hasıl olmamıştır.”[59] Aynı şekilde bu dönemde Falih Rıfkı Atay, vatandaşların fiyatların kontrolü ve denetimi sürecinde devlete yeterli desteği vermediğini, belirlenen fiyatın üstünden satan kişileri ihbar etmediğini belirtiyordu [60]. Fakat durum aslında öyle değildi; Şevket Süreyya Aydemir, savaş yıllarında fiyat kontrolü sürecinde vatandaşların neden katkıda bulunmaktan çekindiğini şöyle yazar: “Herhangi bir dükkânda gerçek bir yolsuzluğu bir vatandaşın şikâyet edebilmesi kanuni şekiller bakımından imkânsızdı. Çünkü böyle bir şikâyet yapan bir vatandaşın, evvela kimliğini ispat için karakol karakol dolaştırılması, sonra da günlerce mahkemelerde sürünmesi lazımdı.”[61]


Aynı şekilde sanayiciler ve toptancılar, fiyat deneti uygulamalarını ekarte etmek için çeşitli yollar geliştirmişlerdi. Örneğin, bu dönemde burjuvazi nezdinde fatura manipülasyonu yaygın bir yöntemdi. Fatura manipülasyonunda, satıcılar maliyetlerini kâğıt üstünde olduğundan yüksek gösteriyor, böylece belirledikleri yüksek fiyatları meşrulaştırıyorlardı. Bu dönemde Milli Korunma Mahkemesi’nde çalışan Reşat Tesal, bu durumu anılarında şöyle yazar: “Büyük sanayici ve toptancılar, yüksek tutarlı uydurma faturaları temin edip kendi daha ucuz maliyetli mamullerinin yapı değerini bu yoldan yükseltmek suretiyle, büyük haksız kazançlar sağlamaya yönelmişlerdi. Bu çeşit ihtikâr ortaya yine suç teşkil eden bir diğer kazanç yolu çıkarmıştı. Bu da uydurma imalatçı fatura verme işiydi. Bu iş söyle yapılıyordu: Önce bir küçük işyeri temin ediliyor, buraya bir köhne kumaş dokuma tezgâhı konuluyordu. Ayrıca, sözde gerçekten kumaş dokunacakmış gibi, yetkili makamdan "imalatçı ruhsatı" alınıyordu. Ancak, herhangi bir imalata gidilmiyor, sâdece bastırılan sahte unvanlı faturalarla, mevhum imalattan satış gösteriliyor, bu belgelerin aslı, ihtikâr yapacak olan firmaya, bir bedel mukabilinde veriliyordu. O firma da toptan satışını, bu sahte faturadaki gerçek üstü fiyatla alınmış gibi gösterip, kanunun kabul ettiği toptan satış fiyatını ekleyerek, aradaki haksız farkı cebe indiriyordu. Bu şekilde imalatçı faturası vermek suretiyle geçim sağlayan kimseler türemişti. Böyle biri, bizim mahkemenin gedikli misafiri hâline gelmişti. Kendisinin adı Rüştü Yazıcı idi. Hakkında açılan davaların sayısı elliyi buluyordu.”[62]


Bu dönemde devlet, tedbirlerini, belirlediği fiyatları piyasaya uygulatamamış ve devlet uygulamaları bu dönemde etkisiz kalmıştı. Dönemin Başbakanı Refik Saydam bile bu politikaların devlet teşkilatının yetersizliği yüzünden başarısız olduğunu Meclis önünde şöyle itiraf ediyordu:

“Fiyat tespit ve murakabe isi tam muvaffak olamamıştır... Cihazın işlerken gösterdiği birtakım müşkülatlar oldu. Alışmakta fertler müşkülat çekti. Alışmamak isteyenler buna karsı müşkülat gösterdi. Devlet teşkilatı lazım olduğu kadar mücehhez olmadığı için müşkülata uğradı, Hakikaten halkın ihtiyacı için ve hatta ordunun ihtiyacını temine kâfi gelebilmek için bazen müşkülata uğradığımız zamanlar oldu. Bu stokları yapamadık.”[63]


Yine aynı şekilde Başbakan Refik Saydam, devletin mevcut ekonomik ve sosyal gelişmeler karşısındaki yetersizliğini şöyle dile getiriyordu:


“Devlet teşkilatı halkın ihtiyaçlarını tamamen karşılayacak şekilde teessüs ederse o vakit biraz rahat ederiz. Bugün devlet teşkilatı bu vaziyette değildir. Harbin başladığı günden beri görüyoruz ki devlet teşkilatı A'dan Z'ye kadar baştan başa bu memleketin ihtiyacıyla telif edebilecek şekilde tebdil etmek lazımdır.”[64]


Yukarıda ifade edildiği gibi, bu dönemde “Bu kanunla (Milli Koruma Kanunu) hükûmete ücretli iş yükümlülüğü, ücretlerin sınırlandırılması, gibi büyük yetkiler verildi ama geniş müdahalecilik içeren bu yaklaşım hükûmetin tahmin ettiği gibi işlemedi ve Refik Saydam’ın da itiraf ettiği gibi muvaffak olmadı, bunun yanında bu uygulamalarda şehirlerin iaşesinde büyük güçlüklerle karşı karşıya kalındığı gibi, hemen her alanda karaborsacılığın artmasına sebep oldu ve nüfuz ve rüşvet (İlerleyen kısımlarda daha detaylı biçimde bu konular ele alınacaktır.) ticaretinin önüne geçilemedi [65].


Aynı şekilde Türkiye Hükûmeti bu dönemde, 1920’lerin ve 1930’ların katı para politikalarını bir kenara bırakmış ve orduyu besleyebilmek ve devletin artan harcamalarını karşılayabilmek için geniş ve enflasyonist bir para politikası uygulamaya başlamıştı. Bu bağlamda, Türkiye’de para arzı 1938 ile 1944 arasında, 219 milyon liradan, 995 milyon liraya çıkarılmıştı [66]. Bu arz artışının rezervi olarak da İngiltere’den 1939’da altın-kredi şeklinde temin edilen 15 milyon sterlin değerindeki kredi kullanılmıştır. Aslında savaş dönemi enflasyonun nedeni ve hükûmetin fiyat kontrol uygulamalarının başarısızlığının nedeni de tam olarak bu idi; piyasadaki reel üretim artışına tekabül etmeyen bu para arzı artışı, kısa bir süre içerisinde devlet tarafından fiyat kontrolü ile saptanmış fiyatlar üzerinde büyük bir baskı yaratmıştı [67]. Hükûmet bir nevi arz talep mekanizmasını baskı altına almış ve artan muazzam para arzı sonucunda oluşan tüketici talebinin serbest piyasa koşullarında lojik bir sonucu olarak arz edilen metaların da fiyatları artması gerekirken [bkz: Arz Talep ilişkisi. Arz Talep İlişkisi hakkında: [68]] hükûmetin fiyat denetimleri de bunu engellemeye çalışmış ve bu bağlamda hükûmet, piyasa dinamizmini Milli Koruma Kanunu’nun zabıta önlemleriyle bastırmaya çalışmış, fakat bu da devlet teşkilatının yetersizliği dolayısıyla muvaffak olamamış, aynı zamanda geniş bir karaborsaya sebep olmuştur.


Refik Saydam’ın Temmuz 1942’sindeki ani vefatından sonra iş başına gelen Şükrü Saraçoğlu Hükûmeti ise başka bir yol izlemeye kararlıdır:


1942’ye kadar uygulanan fiyat kontrolü, artık yürütülemez hale gelmiş ve Refik Saydam'ın ölümüyle iktidara gelen Saraçoğlu hükûmeti fiyatları serbest bırakmıştır. Nitekim, Başbakan Saracoğlu, bu politikayı Meclis'te savunurken memleket dâhilinde “Resmi fiyatlarla bazı malları bulmak imkânsız bir hale geldi ve memleket dâhilinde koskoca bir kara pazar yerleşti.” demiştir.” [Kaynak 67 ile aynı]


Yeni Başbakan Saraçoğlu katı müdahaleciliği gevşetme yoluna gider; hükûmetin tarımsal üreticiye ödediği fiyatlar yükseltir, Kent piyasalarındaki yoğun regülasyonlar, denetimler, fiyat kontrolleri kaldırır veya hafifletir, Bunun sonucunda ise kısa bir süre için darlıklar ve kıtlıklar bir ölçüde azalırken, enflasyonda muazzam bir artış gözlemlenir [69]. Fakat belli bir süre sonrası ortaya çıkan sonuç hiç de beklenildiği gibi olmadı. Darlıklar ve hayat pahalılığı daha da artmaya başladı.


Fiyatlar, Başbakan Şükrü Saraçoğlu’nun tabiriyle “Karaborsa fiyatlarını da geride bırakmıştı…” [70] Metin Toker’in de yazdığı gibi: “Hükûmetin istikrarlı bir ekonomi politikasının olmaması, kontrollerin gereği gibi yapılmaması, kararların bir gün alınıp ertesi gün bozulması bir olacak sıkıntıyı on yapıyordu.” [71]



Bunun üzerine, Şükrü Saraçoğlu Hükûmeti bu fiyat artışı sonucu ortaya çıkan olağanüstü kazançları hazineye geri aktarmak amacıyla yeni vergiler (örneğin; Varlık veya Toprak Mahsulleri Vergisi) koyma yoluna gider. Bu vergilerin temel amacı, karaborsada ve piyasada, astronomik fiyat artışı sonucu ortaya çıkan savaş zengini zümresinin servetini hazineye aktarmak ve bu para ile de sosyal yardım politikalarını finanse etmektir [72]. Şu da ifade edilmelidir ki savaş döneminde, hükûmet 1943 yılına kadar kapsamlı bir sosyal yardım programı planlaması yapmamıştır [73]. İlk sosyal yardım tedbiri ise savaş başladıktan ancak üç sene sonra çıkartılan, 13 Kasım 1942 tarihli, 4306 sayılı “Dar Gelirlere Yardım Kanunu”ydu.[Kaynak 73 ile aynı] Bu kanunun amacı; memurlara, emeklilere, dul ve yetim gibi kesimlere piyasa fiyatlarından daha ucuza giyecek, kömür, yiyecek dağıtılmasıydı. Aynı şekilde, Şükrü Saraçoğlu, Varlık Vergisi uygulamasını; bu uygulamanın kaynakları içinde göstermekteydi [74].


Yukarıda ifade edildiği gibi Varlık Vergisinin temel amacı savaşta rüşvet, astronomik fiyat artışı, spekülasyon veya karaborsa ile zengin olmuş kesimin önüne geçilmek istenmesi ve sosyal yardımların ve devlet bütçesinin finanse edilmek istenmesiydi. Varlık Vergisi birçok kişi tarafından farklı biçimde yorumlanmış, bazı çevreler tarafından sermayenin Türkleştirilme hedefiyle uygulanmış bir politika olduğu dile getirilmiştir [BKZ: 75]. Fakat bu vergiyi bu bağlamda yorumlamak kaçınılmaz olarak okuyucuyu bir paradoksa götürecektir, zira 1920’ler ve 1930’lar boyunca Kemalist rejimin aktif olarak yabancı sermayeyi teşvik ettiği, bu dönemde yüzlerce yabancı şirketin faaliyete geçtiği, hatta Osmanlı Dönemi’nde madenler, devlet tekelindeyken [76] 1930’larda çoğu madenin yabancı şirketlere devredildiği bilinen bir gerçektir [77][78][79][80].



Keza, savaştan sonra da CHP Hükûmetinin yabancı sermaye lehine ve küresel piyasalara entegre olmak için çıkardığı yasalar da ortadadır [81][82].

Bu bağlamda Kemalist rejimin ülkedeki tüm sermayeyi Türkleştirmek istediği, böyle bir gayeye sahip olduğu ve yabancı/gayrimüslim sermayeye düşmanca yaklaştığı savları, bunun akabinde, Varlık Vergisini de bu savlar için örnek göstermek; tarihi olgularla çelişecektir.


Nitekim Varlık Vergisi yasa metnine bakılınca da hiçbir etnik köken/ırk/spesifik milliyete işaret edilmemekte, sadece “servet ve kazanç sahipleri” mükelleftir denildiği görülür [Yasanın tam metni [83]]. “Vergi kanunu mülk sahiplerinden, büyük çiftlik sahiplerinden, iş adamlarından ve vergi mükellefi olan bazı maaşlı çalışanlarından vergi alınmasını öngörüyordu. Büyük çiftlik sahipleri sermayelerinin %5'inden daha fazla vergilendirilemiyordu; limited şirketlerden 1941 yılı net karlarının %50 ile %70'i arasında vergi talep ediliyordu. Diğer yükümlüler de vergi tahakkuku heyetlerinin "kendi takdirlerine göre" vergilendirilecekti. Bu son grup için hiçbir vergi oranı belirtilmemiş, hiçbir gelir veya sermaye beyanı istenmemişti.”[84] Bu yasayı bir faciaya dönüştüren husus; verginin tahsilinin tamamıyla yerel bürokrasiye bırakılmasaydı, yani verginin tahsilatı yerel bürokrasinin keyfiyetine emanet edilmişti [85]. İfade edilebilir ki, Varlık Vergisini asıl sorunlu yapan ve adeta bir şovenizme dönüştüren olgu, verginin çıkarılış amacından veya yasa mevzuatından ziyade; verginin tahsilat şekliydi [86]. Yasanın metni de görüleceği üzere muğlak bırakılmış ne tahsil edilecek vergi oranı ne de tahsil edileceği kesim ifade edilmişti. Bunların hepsi her ilde kurulacak vergi tahakkuku heyetlerinin “kendi takdirine göre” belirlenecekti. Yasanın muğlaklığını dönemin üst düzey bürokratı ve İstanbul Defterdarı Faik Ökte’nin şu anısından görebiliriz; kanunun ayrıntıları basında yayınlandıktan sonra İktisat Fakültesindeki eski profesörü onu arar ve açıklama ister, aralarında geçen diyalog ise şöyledir:


“—Faik Evladım, Varlık Vergisinin metni bugünkü gazetede çıktı.

—Evet, hocam.

—Tabii gazeteciler yanlış anlamışlar, bu metin eksik çünkü…

—Hayır, okuduğum bütün gazetelerde metin tamdı.

—Nasıl tamdı? İtirazla veya temyizle ilgili hiçbir hüküm yok! Vergi oranına dair hiçbir şey yok…

—Bu böyle bir vergi hocam.

—Evladım hepiniz delirdiniz mi!”[87]


Dönemin önde gelen iş adamlarından Vehbi Koç ise hatıratında bu vergiyi ve tahsilat şeklini şöyle anlatır:


Merhum Şükrü Saraçoğlu Bey Başbakan, Fuat Ağarlı Bey Maliye Bakanı idi. Varlık Vergisi adı altında bir vergi kanunu çıkardılar. Bu verginin matrahı takdire bağlıydı. Her ilde komisyonlar kuruldu. Bu komisyonların koydukları vergilerin itirazı, temyizi yoktu ve Türk tarihinde eşi benzeri olmayan bir vergiydi. İlk hamlede bana da 350.000 lira vergi takdir edilmişti. O vakit Ankara ve İstanbul’da mağazalarım, Karalyan'la ortaklaşa Orhangazi'de 8.000 liraya alınmış bir köy zeytinyağı değirmeni ile Gemlik'te 40.000 liraya alınmış bir fabrikamız, bir de Anamur’da Mehmet Karamancı ve Canik Verter'le ortak bir kurşun madenimiz vardı. Bulundukları bölgelerde en büyük vergiyi alabilmek için, mülkiye amirleri yarışa girmişler. Gemlik’te iki fabrikanın maliyeti 48.000 lira iken 40.000 liralık varlık vergisi, 100.000 liralık Anamur kurşun madenine de 200.000 lira varlık vergisi geldi. Şuradan buradan yazılan vergilerle bana düşen vergi milyona yaklaştı. Uzun uğraşlardan sonra, mükerrer vergiler yazıldığını ispat ederek bana takdir edilen Varlık Vergisini 600.000 liraya indirdik, hepsini ödedik.”[88]


İfade edildiği gibi, Varlık Vergisinin yerel bürokrasiye bırakılması, bu uygulamanın çok farklı yerlere çekilmesine sebep oldu. Burada okuyucu şu soruyu sorabilir:

“Peki, neden bu vergiyi tahsil eden yerel bürokrasi veya lokal memurlar, verginin hedef aldığı kesim olan; karaborsa ve yükselen fiyatlardan aşırı kazanç elde eden kesimi doğrudan gayrimüslimler ve Yahudiler olarak yorumladı ve akabinde tüm karaborsacılık gibi yasadışı faaliyetlerin sonuçlarını onlara ödetti?” Aslında bu bir açıdan 1940’lar Avrupası’nın azınlık düşmanlıklarının toplumsal yaşama bir yansımasıydı. (Aslında bu Türkiye’ye özel bir olgu da değildi, zira bu dönemde Amerikan Ordusunda bile siyahlar ve beyazları ayırmak için “segregation” uygulaması sürdürülmekteydi.) Bu dönemde, halk sefillik içinde yaşarken bir kesimin karaborsadan büyük paralar kazanması, toplumsal kesimlerin tepkisini çekti. Bu tepki basına da yansıdı:

Aynı şekilde basında çoğu kez, karaborsacılar ve spekülatörler, antisemitik bir refleksle Yahudi olarak resmedilmekteydi:

Yukarıdaki örnekteki gibi birçok gazete/karikatür, spekülasyon ve savaş zengini zümresini gayrimüslimler ve Yahudilerle bağdaştırmış ve bu da kaçınılmaz olarak bu zümreler üstünde toplumsal bir yargı yaratmıştı. Aynı şekilde bu Almanya’nın, faşizmin galibiyetini sağlamak için Uluslararası Nazi Propagandası da bu dönemde yoğundu. Taner Timur, bu durumu şöyle yazar: “Alman faşizmi galibiyetini kolaylaştırmak için, Sovyetler Birliği'nin periferik halklarını ırkçı-milliyetçi fikirlerle harekete geçirerek Ruslara karşı kullanma politikasını gütmüştür. Bu amaçla, 28 Haziran 1941'de (Alman) Dışişleri Bakanlığı’nda bir “Rusya Komitesi" kurulmuş ve Türkler, Ermeniler ve Gürcüler arasında propaganda faaliyetleri planlanmıştır. Alman "şarkiyatçı"ları da bu amaçla seferber edilmişti. Naziler Türkiye'de de bu konuda yoğun bir propagandaya girişmişler ve gençlik örgütleriyle askeri-sivil aydınlar arasında çok taraftar bulmuşlardır.”[89] Keza, Alman Tarihçi Gotthard Jaschke, Genç Türklerin Turancılığı kitabında, dönemin Generallerinden Nuri Kiligil’in ve Hüsnü Erkilet’in, Almanların “Rusya Komitesi” ile yakın bağlantılara sahip olduklarını yazar. Aynı şekilde, dönemin ünlü gazetecilerinden, Cumhuriyet gazetesi Başyazarı Yunus Nadi’nin Nazi Almanyası ile yakınlığı ortadadır (Nazi Almanyası’na düzenlediği gezilerde edindiği gözlemleri hayranlıkla gazetesinde yazmıştır, kendisi Türkiye’nin Naziler yanında savaşa girmesi yönünde bir gayri resmi kampanya bile yürütmüştür [bkz: 27 Haziran 1941, Cumhuriyet gazetesi] hatta bu dönemde bazı çevrelerce “Yunus Nazi” olarak bile anılmıştır.)[90][91][92].


Bu bağlamda ifade edilebilir ki, bu verginin tahsilatının felakete dönüşmesinin önemli bir sebebi de 1940-1943 arasında Almanya’nın uluslararası çapta yaydığı faşist eğilimler ve bunun Türkiye’yi de etkilemesi olarak da değerlendirilebilir ki bu eğilimler ifade edildiği gibi Türk basınına da yansımış ve toplum üzerinde gayrimüslimlere karşı düşmanca bir tavır yaratmıştır. Varlık Vergisinin uygulanma biçiminde vuku bulan büyük şoven eğilimler sonucunda da yabancı sermaye Türkiye’ye sırt çevirmeye başlamıştır [93]. Şu da ifade edilmeli ki Varlık Vergisi her ne kadar çoğunlukla gayrimüslim burjuvaziyi pratikte hedef almış olsa da Türk-Müslüman Burjuvaziyi de çok tedirgin etmişti, bu vergi, “Türk-Müslüman iş çevrelerinde de “böyle uygulamalar yarın bize de yönelmez mi?” şeklinde bir kuşku yaratmıştır.”[94] ve bu kuşku da burjuvazinin CHP’den uzaklaşmasına sebep olmuştur. Dönemin üst düzey bürokratı Faik Ökte ise bu konuda şöyle yazar: “Maliye alanında bu vergiyle (yani Varlık Vergisi) kaybettiğimiz en değerli şey vatandaşım devlete olan güveniydi.”[95] Bunun yanı sıra Bernard Lewis, Varlık Vergisi hakkında şöyle yorum yapar:


“Varlık Vergisi üzücü bir meseleydi. Yabancı gözlemciler tarafından tanımlanıp tartışıldı ve muhtemelen uzun vadede Türk Devleti'nin onur ve haysiyetine verdiği zarar vergi kurbanlarına verdiği zarardan daha büyük oldu. Ancak etkileri abartılmamalıdır. Hitler Almanyası tarafından hakimiyet sürdüğü bir Avrupa'da Cumhuriyet Türkiyesi’nin tek bir infaz girişimi yumuşak ve vasat bir hadiseydi.”[96]



Şimdi de bu dönemde kırsal kesim ve köylü üzerinde büyük bir etki bırakan Toprak Mahsulleri Vergisi ve Zorunlu Hububat alımı ele alınacaktır. Bu dönemde, savaş koşullarının yükü, Hayvan Vergisi, Yol Vergisi, zorunlu mahsul alımı, askeri seferberlik (bu dönemde, seferberlik etkisiyle asker sayısı 1 milyona kadar çıkartılmıştı ve bunun 750.000’ini köylülerdi [97].), gibi uygulamalarla küçük köylüye yıkıldı. Savaş döneminde, şehirlerde ortaya çıkan yakacak sorunu dolayısıyla, devlet ormanları sıkı bir koruma altına almıştı, bu da köylülerin o güne kadar yararlandıkları, orman ürünlerine erişememeleri anlamına geliyordu. Yıldız Sertel, hatıratında bu durumu şöyle yazar: “Ormanda odun kesmek yasaktı. Orman memurlarıyla başları binbir belaya giriyordu. Ne var ki odunsuz da olamazlardı. Bazen, orman memuru korkusuyla odun yüklü bir eşeği, olduğu gibi bırakıp kaçanlar oluyordu.”[98] Aynı şekilde bu dönemde hiçbir şekilde köylüye sosyal yardım yapılmıyor ve bu da memnuniyetsizliğe sebep oluyordu: “Köylülerin şikâyetleri sadece iaşe sorunları ve birtakım zaruri ihtiyaçlarının karşılanmaması ile ilgili değildi. Ayrıca, kendilerinin kentlilerle bir tutulmadıklarından, üvey evlat muamelesi gördüklerinden ve kendilerine karşı adaletsizlik yapıldığından yakınıyorlardı. Çünkü devlet, darlıkları ve yoksulluğu hafifletmek için kentlerde gösterdiği çabayı köylerde göstermiyordu. 1943 ve 1944 yıllarındaki sosyal yardım kampanyaları yoksul köylüleri kapsamıyordu. Devlet, sosyal yardım faaliyetlerini köylüleri kapsayacak biçimde genişletmek şöyle dursun, köylünün zenginleştiği söylemiyle onun mahsulüne piyasa fiyatlarının altında el koymaya çalışıyor, nihayet köylüye gelir ve mülkiyet farkı gözetmeyen TMV'yi yüklüyordu. Dolayısıyla, devletin kentlerde çeşitli sosyal ve ekonomik tedbirler alması, buna karşın köyü sadece vergi ve asker toplarken hatırlaması memnuniyetsizliğe yol açıyordu. Nüfusun yüzde sekseninden fazlasını teşkil eden köylülerin standartlarını düzeltmek için devlet neredeyse hiçbir girişimde bulunmadı. Kentlerde dahi yoksulların ancak bir kısmının sosyal yardım faaliyetlerinden yararlandığı, sağlık, eğitim, sosyal hizmetler gibi faaliyetlerin sürekli aksadığı göz önünde tutulursa, köylerde durumun daha kötü olduğu düşünülebilir. Pek çok köyde neredeyse hiç sağlık memuru, hemşire veya ebe yoktu."[99]



Anlaşılacağı üzere, devletin köylüyü kötü etkileyen birçok uygulaması olmuştur, fakat bizce iki uygulama vardır ki; bu iki uygulama, uygulanışı ile tam anlamıyla, Kemalist Rejimin, köylü gözündeki meşruiyetini kökünden sarsmış ve şüphesiz ki köylüye en büyük eziyeti vermiştir. İşte bu uygulamalar; Toprak Mahsulleri Vergisi (TMV) ve Zorunlu Hububat Alımı uygulamalarıydı. 1939-1940 yılları arasında çiftçiler mahsullerini istedikleri gibi satmakta özgürlerdi, hatta bu dönemde Türkiye buğday ihracatı yapacak kadar iyi durumdaydı [100]. Şevket Pamuk, bu dönemde hububat ve tarım konusunda bir iyimserliğin olduğunu ve hükûmetin Almanya’ya buğday ihraç etmeye devam ettiğini yazar [101].


Fakat 1941 yılına gelindiğinde hükûmet hububat stokları tükenmeye başlamıştı ve kentlerde de ciddi bir beslenme sorunu baş göstermeye başlamıştı [102]. Bunun üzerine Şubat 1941’de, Türk Hükûmeti tarım politikalarını değiştirmeye başladı ve hububat piyasasına fiyat kontrol uygulamaya başladı; temel tarım ürünlerinin, piyasa fiyatlarının altında belirlenen sabit bir fiyat üzerinden Toprak Mahsulleri Ofisi’ne (TMO) satılmasını şart koştu [103]. Fakat bu uygulama, TMO ve devlet teşkilatının yetersizliği, köylülerin direnişi gibi sebepler yüzünden başarılı olamadı. Üstelik şehirlerde ekmek darlığı ortaya çıkmış ve kıtlık daha da artmıştı. Çünkü devletin tarım ürünlerine düşük fiyattan el koymak istemesi, çiftçiyi, pazara meta arz ermekten caydırmıştı; 1943 yılında ekili alanlar, 1939-1940 düzeyine kıyasla yüzde 15 azalmıştı [104]. Aslında bu olgu doğrudan Arz Yasası (Law of Supply) ile bağlantılıdır. Arz yasasına göre, bir malın fiyatı ne kadar yükselirse, o malı satmak isteyenler artar; ne kadar düşerse, o malı arz etmek isteyenler azalır [105]. Bir Ceteris Paribus (diğer tüm durumlar sabitken), normal bir arz eğrisi şöyle olur:

Yukarıdaki grafiğin kaynağı: [106].


Klasik İktisat Teorisine göre; müdahalelerden soyutlanmış bir piyasada, arz eğrisi, talep (zira fiyat arttıkça, talep azalır.) ve rekabet faktörleri (arz edilen metanın artan fiyatı göz önünde bulundurulduğunda, piyasadaki diğer sermayedarlar da bu ürünü arz etmek isteyecektir, bu olduğunda da arz edilen meta nicel olarak artacak, bu da doğal olarak fiyatı düşürecektir.) hesaba katıldığında kendini dengeleyecektir (bkz: görünmez el). Fakat, Türk Hükûmeti, tarım ürünleri piyasasını baskı altına alarak ve suni fiyatlar belirleyerek, klasik iktisatta arz talep dengesi denilen olguyu bozdu ve bu da hububat piyasalarında bir kıtlığa sebep oldu. Dolayısıyla savaş bittiğinde de toplam buğday üretimi hacmi, savaş öncesine kıyasla yüzde 51 gerilemişti [107]. Yukarıda ifade edildiği gibi TMO teşkilatı da böyle bir politikayı yürütmek için oldukça yetersizdi. Örneğin, dönemin Eskişehir Milletvekilleri, seçim yerlerinde bulundukları tetkikler sonucu hazırladıkları resmi raporda durumu şöyle aktarırlar:


“Ofis teşkilatının bozukluğu ve idaresizliği umumi şikayetleri toplayan bir mevzudur. Toprak mahsulleri vergisinin cibayeti esnasında harmanlar mühürlü olarak çok bekletilmiş, memurların vaktinde gelip malları ölçmemesi yüzünden halk bizar olmuştur.”[108]


Refik Saydam’ın vefatından sonra, Yeni Başbakan Şükrü Saraçoğlu, dönemin fiyat kontrollerine dayanan sıkı ekonomi politikasını biraz daha gevşetmeye karar verdi ve fiyatlar serbest bırakıldı. Zorunlu satın alma yerine her üreticiden ürettiği hububatın bir kısmının belli bir ücret üstünden satın alınmasına karar verildi. (Bir çeşit vergilendirilme gibi düşünülebilir.) Her üreticiden 50 tona kadarki hububat üretiminin yüzde 25’ini, 50 ile 100 ton arasındaki üretimin yüzde 35’ini, 100 tonun üzerindeki üretimin ise 50’sini devletçe saptanan fiyatlar üzerinden teslim edilmesi isteniyordu ve bu hububatlara devlet tarafından ödenen ücretler de arttırılmıştı. Fakat bu politikalar da sonuç vermemiş, bu sefer fiyatlar hızla yükselmişti, aynı şekilde devletin, çiftçiye verdiği fiyatla piyasa fiyatları arasındaki fark adeta uçurum halini aldı. Mesela, buğday fiyatlarının 100 kuruşa kadar yükseldiği 1943 yılında, hükûmet kilo başına 20 kuruş vermeyi sürdürüyordu [109]. Bu da köylünün, mal kaçırma, yanlış beyan etme gibi