Ülkeler Refah Tuzağına Nasıl Düşüyor?

İnsanlar refah devletini severler çünkü bunun ücretsiz olduğunu ve birçok fayda sağladığını düşünürler. İnsanlar, mevcut sosyal yardım tüketiminin gelecekte ne kadar daha az refah getireceğini bilselerdi, nüfus refah devletine karşı eleştirel bir tavır takınır ve politikacılar sahtekarlıklarını satmakta daha zorlanırdı. Nasıl güvenliği özgürlükten üstün tutan bir toplum her ikisini de kaybederse, sosyal faydalara zenginlik yaratmaktan daha fazla değer veren bir toplum ne zenginlik ne de fayda ile sonuçlanır.


Kısa vadeli bir perspektif, modern demokrasinin özüdür. Halk tarafından değil, siyasi partiler tarafından yönetilir. Böyle bir siyasi sistem, pastanın yeniden dağıtımını teşvik eder ve malların tüketilmeden önce üretilmesi gerektiğini ihmal eder. Ancak üretim olmadan dağıtım da olmaz. Üretimin, dağıtımından bağımsız olduğu ve böylece üretimi zayıflatmadan yeniden dağıtılabileceği yanılsaması, politik mekanizma tarafından yaygındır ve yayılır. Ancak ürünün nasıl dağıtıldığı, gelecekteki yapımını etkiler.


Sadece bölüşümün sosyal adaleti ile ilgilenen bir adalet kavramı, kendi içinde bir çelişkidir. Malların dağıtım adaletinin diğer yanı, malları üretme çabalarına ilişkin adalettir. Adalet, doğru anlaşıldığında, bölüştürücü ve değiş tokuş edici bir yöne sahiptir. Adaletin değişmeli yönünün, bölüştürücü adalet lehine göz ardı edilmesi adaletsizdir. Böyle bir yaklaşım aynı zamanda irrasyoneldir, çünkü dağıtım ancak dağıtılacak bir şey olduğunda mümkündür.


Yeniden dağıtım, üretenleri cezalandırdığında adaletsiz ve ekonomik olarak irrasyoneldir. Gelirin ve zenginliğin yeniden dağılımı aşırı hale geldiğinde, nüfusun aktif kısmı üretimden çekildiğinde ve asalaklık devreye girdiğinde, ekonomik ilerleme sekteye uğrayacak ve sonunda ortadan kalkacaktır. Bu şekilde toplum yoksullaşacaktır. Sonunda, bu politikanın en büyük bedelini yoksullar ödeyecekler çünkü büyüme düştüğünde ve sefalet arttığında en çok etkilenenler onlar olacak.


Sanki mutlak bir iyilikmiş gibi daha fazla adalet için çabalamak etik değildir. Eşitliği dayatmanın maliyeti, faydalarını aşar. İlk başta, gelir eşitlemesinin ekonomik büyüme üzerindeki olumsuz etkileri görünür değildir. Bir süre için, sermaye tüketimi zayıf ekonomik büyümeyi telafi edebilir. Bu erozyon milli gelir istatistiklerine hemen yansımaz çünkü tüketim milli hasılatın bir parçası sayılır.


Sinsi bir sermaye tüketimi biçimi, devlet borç birikimi yoluyla gerçekleşir. Bütçe açığı, genel ulusal tasarruf hacminin düşmesi anlamına gelir. Daha az tasarruf, ekonomik yatırım potansiyelinin küçüldüğü anlamına gelir. Ekonomik istatistiklerde, harcamalar  —  ister devletten ister özel taraftan olsun — , ulusal ürüne katkı olarak eşit olarak sayılır. Yine de harcama, hükümet harcamalarının mevcut alıcılarına fayda sağlarken, daha düşük sermaye oluşumu daha sonra daha zayıf ekonomik büyümede ortaya çıkacak ve herkesi cezalandıracaktır.


Kamu borcu ekonomik büyümenin düşmanı olduğu kadar, servet yaratmanın da düşmanıdır. Devletin kısa vadede dağıttığı ve daha yüksek kamu borçlarıyla finanse edilen faydalar, ekonomik büyümeyi azaltacak ve uzun vadede yoksulluğu kalıcı ve yaygın hale getirecektir.


Devlet borcu ekonomik büyümeyi zayıflatır ve zayıf ekonomik büyüme daha yüksek devlet harcamalarına ve dolayısıyla artan borç yüküne yol açar. Daha az ekonomik büyüme, sosyal faydalar için daha fazla talebi ateşler ve daha fazla yeniden dağıtım, daha da az büyümeye yol açar. Pek çok ülke sosyal harcamaların ekonomiyi zayıflattığı ve bu zayıflığın daha fazla harcama gerektirdiği ve dolayısıyla ekonomiyi zayıflattığı tuzağına düşmüş durumda.


Refah Harcamaları ve Ekonomik Durgunluk Döngüsü

Kaynak: A. P. Mueller: Beyond the State and Politics. Capitalism for the New Millennium. Amazon KDP 2018


Refah devletinin genişlemesi, ekonomik performansı zayıflatan ve artan bir kamu borcuna yol açmaktadır. Zayıflayan bir ekonomi daha fazla refah harcaması gerektirir ve kamu borcunun daha da yükselmesine yol açar, bu da daha fazla refah harcamasına yol açar. Bu düşüşün tehlikeli bir yan etkisi, nüfustaki anti-kapitalist tutumun artmasıdır, çünkü çoğu vatandaş için nedensel bağları tanımak zordur.


Bu kısır döngü, refah devletinin genişlemesi ve kamu borcunun artmasıyla birlikte 1970'lerden itibaren sanayileşmiş ülkelerin verimlilik artış oranlarındaki düşüşte göze çarpmaktadır. Refah devleti ve devlet borcu, verimlilik oranlarındaki düşüşün ana nedenleridir. Geçtiğimiz on yıllar boyunca, büyük sanayileşmiş ülkelerin yıllık üretkenlik artış oranları 1960'larda ortalama yüzde beşten 1990'larda yüzde iki civarına düştü ve düşmeye devam ediyor.


Refah tuzağından kaçış, zamanımızın meydan okumasıdır. Daha az üretkenlik artışı, daha az ekonomik büyüme anlamına gelir ve daha az ekonomik büyüme, daha düşük gelir anlamına gelir. Bir ülke tuzakta ne kadar uzun süre kalırsa, çıkması o kadar zor olur. Kısır döngünün üstesinden gelmek için, aşırı refah devletinin üretkenliği aşındırdığı görüşü benimsenmelidir.


Verimlilik kazanımları olmadan, kişi başına reel gelirde bir artış olmaz. Bir ülkenin emek verimliliği, gelir düzeyini belirler. Sanayileşmiş ülkeler, refah harcamaları, kamu borcu ve zayıf ekonomik büyüme girdabından çıkmalıdır. Maaşların satın alma gücünü yükseltmek, daha yüksek üretkenlik gerektirir. Daha fazla devlet kontrolü, daha yüksek üretkenliğin yolu değil. Yüksek üretkenliğin yolu daha az düzenleme, daha az müdahale ve daha az yeniden dağıtımdır.


Yazar - Antony P. Mueller

Çevirmen - Zorbey Uyanık


Bu yazı mises.org sitesinin ''How Countries Fall into the Welfare Trap'' adlı yazının çevirisidir.


79 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör